GEMİ GİDİYOR
Gemi gidiyor ve gemi gidiyor,
Üzünçlü bir baharın sonsuz kış uykusunda
Litvanya, Letonya, Estonya,
Ah efendim, havlular çok kirli, kahya pek çalışmıyor,
bahçede eskisi gibi güller açmıyor, arı kovanlarının
bakanı yok, kasımpatılar kurudu, ortancalar
yapraklarını... ha, evet, yapraklarını çabuk döküyor,
borsada iyi gitmiyor, öbür arabayı pek kullanamadık!
evet, evet, kızıma devredeceğim, o köşkte yalnızım;
yaşam solüsyon! ha! ya! evet!..
gemi gidiyor ve gemi gidiyor,
***
ZÜMRÜDÜANKA / Ulus Fatih / CİNİUS YAYINLARI / 813 Sahife.
19 Haziran 2019 Çarşamba
VLADİMİR BURKONY
VLADİMİR BURKONY / Ulus Fatih / CİNİUS YAYINLARI / 666 Sahife.
(46. Bölüm)
Garip bir aşk masalı dersem, fazlasıyla abartmış olurum, tuhaf bir aşk öyküsüydü dediğimde, gerçeği söylememiş olurum, sıradan bir ilişkiydi yaşanılan dediğimdeyse, bayağı küçümsemiş olurum, üçünden de esintiler taşıyabilir olanlar, ama asıl gerçek yaşanmışlığıdır ve masallar yaşananlardan alır gücünü, öyküler gerçeklikten, sıradan duygularsa çökmüş ruhlardan...
Bu şehirde çalmadığım, çalışmadığım yer kalmadı, kemanım tüm semtlerden geçti, tüm eğlencelere katıldı ve yeri geldi ağladı, yeri geldi güldü, kahkahalar attı ama yine de sıkıştırayım araya öznelliğini, düşünmeye vakti olmadı kemanımın.
Lüks bir otelde çalıyorduk o gece, anımsadığım kadarıyla Zincirlikuyu taraflarında bir yerdeydi otel, bir düğün vardı sanırım, taşralıların düğünü, gelenlerin tavırlarından anlayabilirsiniz bunu, gece boyunca eğlendiler, bir kadın oturduğu masadan sürekli bana bakıyordu, bu tür yerlerde sık sık olan bir şey bu, alışılmış ve heyecan verici bir yanı olmayan, yine de gecenin ilerleyen saatlerine doğru gülümseyebildim, o kadar...
Aradan aylar geçti geçmedi, yolumuz güneyde bir şehre düştü, şimdi anımsayamıyorum, çünkü sahil boyunca uğruyorduk her yere, turistik bazı kasabalarda bile çaldığımız oldu, güneyin içlerindeydi şehir ve denizi unutmuştuk bir kere, oradan biliyorum, gece bir eğlencede çalıyorduk, mahur bir yerdi, baktım yine o kadın, benzettim belki de ama bana bakıyordu sanki, dur duraksız ve makus yüzünde -pek üzünçlü bir yüzü vardı- hiç bir anlam taşımadan... Bu kez o gülümsedi ve anladım o olduğunu...
Çok kalabalık olmadığı için, cüret ederse konuşabileceğimi düşündüm, hatta buluşabileceğimi, gizemli bir olaydı ama, beni asıl meraklandıran bu gizem değildi, aradan zaman geçmiş; özel bir şey olsa, bu karşılaşma böyle mi olurdu... Bar benzeri yerden çıkışta, kadın yanıma doğru geldi, ben de buna elveren bir tutum içindeydim, ortalık sakindi ve kadın yalnızdı sanırım, merhaba dedim, merhaba dedi gülümseyerek, konuşmaya başladık ve beni asıl şaşırtan şeyi çok çabuk söyledi; senin için geldim...
Olamaz dedim şaşkınlıkla, afişteki orkestrayı tanımış ve bu kentte yaşıyormuş, gelmeseydim karşılaşamazdık ama demedim, küçük şehir parklarını andıran, ilerde bir yerde oturduk, sanırım oraya bilerek gelmişti. Garip heyecanımızın yerini sakinlik ve bir güven duygusu almıştı, gülüşürken elini tuttum ve sarıldım ona, öptüm yavaşça, sarhoş sayılırdık...
Çok derinlerden gelen bir bağımız varmış gibi, seni bir yere götüreceğim ben dedi, o an şöyle düşündüm açıkçası, bazı insanlar anılara dönüşecek bir macera yaşamayı ya da anılarını aramayı pek severler, kadıncağız geçmişin özlemlerini yinelemek isteyen, bir hanende melek gibiydi...
Anlamıştım onun düşlerini, ama bende; bu kadar halim selim, sakinlikle ve kendinden emin yaşayan bir kadından, hoşlanmıştım doğrusu, bir arabaya bindik ve karanlık sokaklardan geçerek, açık alanlarda bir süre yol aldıktan sonra durduk ve birbirimize bile bakmadan indik. Bir bağ evine gelmiştik, çevrede benzeri evler vardı ama ışıkları yanmıyordu, geç saatte uyumuşlardı sanırım.
Taşranın insanları, tanrının kendilerine bağışladığı, değişmeyen bir düzeni, titizlikle yineleyen ve gerektiğinde, melek ve şeytanla işbirliği yapabilen, yaşama sıkı sıkıya bağlı, vazgeçilmez bir köşe taşı ve alışkanlıklarına her haliyle yakışır, dirimcil, dünyevi canlılardır...
Bahçe kapısı gıcırdayarak açıldı. Ürkünç, tatlı bir ürperti yayıldı havaya, böyle zamanlarda duyumsanan, bilinmeyen bir gizem, öngörüsüz bir sevi, dizginlenemeyen arzular ve acımasız zamanın yatıştırıcılığı...
Ahşap evden içeri girdiğimizde, kır evlerine özgü -alın teri-, kuyunun yanında belki bir akasya ya da kasımpatı, buruk yorgunluğun sindiği, envaı çeşit yemişlerin tadı, çulun, yollukların yarı ıslak, geçirgen perdelerin, toz huzmeleriyle silkinmiş, hırpani, bitkin görmüş geçirmişliğini taşıyan, derin ve genizleri yakan özlemlerle dolu kokuları sardı içimi...
Kadının, bu dünyanın içlerinden gelen bir ecinni olduğunu düşünmem saygısızlık olurdu, onu anlıyordum artık...
Loş ışıkta tavandan sarkan şeyler, yerlerdeki süpürge, bakır kova ve ocağın yanı başındaki kapaklı tencereye, çabuk alıştı gözüm, sahanlığın ortasında ellerimiz kavuştu ve ağzından ateşler çıkan bir sfenks, bir ejderha gibi, aniden dudaklarımız birleşti...
Köşedeki döşeğe doğru gitti ayaklarımız, hiç ayrılmadık ve birbiriyle sarmaş dolaş olmuş iki yılan gibi, savrulduk yere...
Birbirini tanımayan, bilmeyen, ama nasılsa arzular içinde yanan ve kıskançlıkla seven iki yaratık gibiydik. Bilinmezliğin ve öngörülmezliğin gizemi, bir kılıç kadar keskin, tene dokunur bir ipek kadar kışkırtıcı ve yaban, cennetten arta kalmış kokuları, bir ırmağın şırıltısı kadar uyuşturucu, bedene sarhoşluk veren bir tanen gibi de ferahlatıcıydı...
Hava soğuktu ve ürperiyorduk, çırılçıplak kaldığımızda, kıvranarak birbirimize dolandığımızda, söylencelerde adı geçen ateş hırsızları gibi, tutuşmuş alevlerimizi alıp veriyor, bedenimizin en kuytu köşeleri, bir yangın yerine döner dönmez evrilip, yerini değiştiriyor ve karanlıkta bir günahı bile örtmeye yetmeyen perdelerin aralığından, derin ay ışığı bizi gözetliyor ve sakin, tuhaf bir yaratık gibi de gülümsüyordu...
Ayakta duruyor, garip biçimler alıyor, uzanıyor, kıvrılıp bükülüyor ve gölgelerin oynaştığı yarık tahtalarda, masallardan çıkmış birer cin ve nedense tam da düşündüğüm gibi, Kuğu Gölü'nden bir balet ve balerin gibi düşlüyordum kendimizi ve çılgınca sergiliyorduk hünerlerimizi. Bir bağ evi, ay ışığı, iki çılgın varlık ve Kuğu Gölü balesi... Yaşam her şeye kadir demek ki...
Ne yalan söyleyeyim, bir keman gibi inlemeye özen gösterirdim ben, içimden geldiği gibiydi belki ama, kemanın inleyişleriyle karıştırıyordum sesleri, o kadar yükseliyordu ki bazen, o kadar yabansı bir dünyanın iniltisiydi ki onlar, gecenin sarhoşluğunda sanrılara kapılıyor ve kapılara vuruluyor sanıyordum artık...
Dışarda köpekler havlıyordu, bir gece kuşu uzun, tuhaf ötüşlerle eşlik ediyordu onlara, gece kelebekleri ay ışığında titrer gibiydi, pencereden biri gözetliyor ve sonra yürüyüp gidiyordu belki de, kuyudan öyle sesler geliyordu ki, biri ölmüş de, hiç tanımadık, duyulmadık biçimde inliyordu sanki, belki de bizden yardım istiyordu, hafif bir yel esiyor, dışarda kap kacağı, yaprağı ve çalı çırpıyı sürüklüyor, ağaçların sayısız dallarından geçerek, bir uğultuyla kuyunun iniltisine eşlik ediyor, yas tutuyor ve karşılıklar veriyordu birlikte...
Bu daracık yerde, sıradan bağ evinde, nasıl oluyor da bunca dünyalar vardı... Bambaşka bir yaşam sürüyordu buralarda ve aralarında sürgit konuşuyorlardı...
Gecenin yalnızlığı tükenecek gibi değildi, her şey birbirinden ayrı, eşsiz bir gezegene kucak açıyor ve sabah olunca ortalıktan çekilerek, gündüzün terörü ve karabasanına terk ediyordu sanki yeryüzünü...
Odalarda gölgeler bizi ziyaret ediyor, ay ışığı üstümüzden süzülerek geçiyor ve sevişmenin sonsuz hazzı, yerini bir dinginliğe, bir uyuşukluğa terk ederek, salınarak uzaklaşırken, yitip gidiyordu...
Sabah olunca ayak izleri bizimkiydi eminim, ama garip bir varlığın bizi gözetleyip, kulak verdiği sanısına kapılmaktan, kendimi alamadım...
Kadınla ilk ve son karşılaşmamız oldu o gece, bir daha göremedim, yaşama arzusuyla kıvrandığımız bir şeyi gerçekleştirmiş, iki ayrı bir ruh gibiydik bence...
Bir daha karşılaşmamız, sözler alıp vermemiz büyüyü bozar. O gece, içtiğimiz iksirin eşliğinde, uzandığımız döşeği, bir günah keçisi kılardı belki de. Sıradanlığın beşiği. Onun adını unutmuştum, o benimkini sormamıştı bile, ama bir şey var ki, o günün anısı, bir anlamın çırpınışı, arayışı, acısı, bugünkü gibi gözlerimin önündeydi...
Bir daha karşılaşmamız, sözler alıp vermemiz büyüyü bozar. O gece, içtiğimiz iksirin eşliğinde, uzandığımız döşeği, bir günah keçisi kılardı belki de. Sıradanlığın beşiği. Onun adını unutmuştum, o benimkini sormamıştı bile, ama bir şey var ki, o günün anısı, bir anlamın çırpınışı, arayışı, acısı, bugünkü gibi gözlerimin önündeydi...
Mitik, gökten düşmüş ve otantik bir geceydi sanki bizimki ve gece bir yırtıcının uluyuşlarıyla çökmüş ve sevda sureleri, meleksi, ipekten bir kanatla üzerlerimizi örtmüştü. Kutsal organlar ne yapacağını şaşırmış, bir coşkuya kapılmış ve bağışlanmış bir varlığın, sonsuzca bekler bir taşın gözü gibi parlayan gece, dur duraksız yanıp sönerek; dizginsizce kendinden geçerek, solup gitmişti...
Ay ışıltı saçıyor, ürkütücü bir varlık gibi, hızla bize yaklaşıyordu, bir kurt dikilir gibi oldu başımıza, taşın gözü, onun gözleriymiş demek ki. Hiçlik sıfırın değeri değil miydi, her şeyi büyüten sıfırın. Oysa onun, var edici hiçliğin değerini bilemeden, ölüp gideceğiz belki de, hiçlik var kılıyordu her şeyi, bizi, onsuz olmuyordu ve onunla var oluyorduk geceleri...
Bir ara, gizemli kadın, durup dururken Kitz okuduğunu (Kuran, İncil, Tevrat, Zebur) söylemişti, güneş hastalığı varmış kendisinde ve bir gizi açınlar gibi karanlıkta, kasık memesinin, susuzluktan kavrulmuş bir dil gibi sarkmasından alınıyorum ve sevişmek bedeni değil, yalnızca ruhları doyuruyor demişti.
Ruhun Gemisi'yle dünyayı terk ederek, Atlantis'i bile geçerek, su zerrecikleri, ışık simgecikleri arasında, sonsuz bir yolculuğa çıkmıştık onunla, fena yokluk demekmiş gerçeklikte, fenalaşmış, yok olmuştuk artık bizde...
Bağ evinde güvenlik dansıyla, köçekçe oynarlar demiştim ona, bir yabancı olamayacağımı düşündü sanırım o an, ama kuşkusunu belli etmedi, kiliseler insan resmiyle, bizim mabetler soyutlamayla dolu dedi, işte ondan da duymuştum bu özgülüğü...
Bedenlerimiz tersinir biçimde; ay uzaklaşırken, uykuya dalmıştık, onun bedeni bir kelebek gibi titreşiyor ve benim ruhum onu, seğirmeler içinde sarıp sarmalıyordu...
Bir aşk ve erotizm masalıydı bu belki de, atalarım Zagros dağlarından gelmişler demişti, teni esmerceydi, gece renginde ve ikimizde kördük ilerleyen saatlerde, sarhoştuk ve el yordamıyla bulabiliyorduk yolumuzu, erojen bölgelerin yamaçlarında, tek kılavuzumuz ay ışığıydı ve kimselerin bilmediği iki kişi, o gece...
Sonsuzluğun yolcusuydu...
Sonsuzluğun yolcusuydu...
16 Nisan 2019 Salı
KISA BİR ÖYKÜ
(Kısa Bir Öykü / Ulus Fatih / Cinius Yayınları / 736 Sahife)
( 22 Büyükada Öyküsü / 66 Öykü.)
*
TROÇKİ
Zaman zaman adayı, kimselerin olmadığı gece yarılarında, ay ışığının ıssızlığında, nice çıldırtılar arasında dolaşırım. Geceleyin beyaz bir at çıkar karşıma, mitolojik çağlardan kalma bir yarı tanrı gibi az ilerde durur, bir yılkı atı olduğunu anlayana dek sessizce süzülür ve geriye dönerek, bulutların arasında yükselir, ayın içlerine doğru, ışık okyanuslarının içine karışarak, yiter gider. Özgürlüğün tanımı budur işte derim...
Yollar tanrının yarattığı, uzayıp giden bir yılan gibi kıvrılır, evler sizi gözetleyen canavarlar gibi gözlerini kırpıştırır, sokak lambaları solgun ışıklarını üzerinize çevirerek, gecenin bir Frankenstein'ı, talihsiz ve yazgısına küsmüş bir insanı gibi sorgularcasına, sürgit sizi izleyerek gölgenize eşlik eder. İşte o gecelerden birinde, uzaklarda, sanki yolun ortasında bir bankta, tuhaf bir yaratığa benzer, biri oturuyordu sanki ve belki de yalnızca ben görüyordum artık onu... Yolumu değiştirmek gibi bir ürküye kapılamazdım, gururum bir kez bile incindiğinde, sürgit öyle olabilirmiş gibi bir duygu vardı içimde, giderek yaklaştım o şeye ve bir dönemeçte yol kenarında duran bir bankta oturduğunu anladım tuhaf yaratığın...
Yaratık diyorum, çünkü çul çaput içinde, sanki içine kıvrılıp kalmış, ufacık tefecik ve çaresiz, kimsesizlikten emekli, içine doğru sinmiş ve neredeyse eriyip gitmiş bir canlı gibiydi... Sanrılar ve illüzyon çağlarında, bir insandan başka şey olamayacağı belliydi. İçimden şimdi bu gecenin boşandığı, karanlığın siyah bir zehir gibi aktığı saatte, hiç bir anlamı olamayacağı halde, para isteyecektir bu meczup diye düşündüm. Hiç bir zaman bozuk metaller taşımam, ağırlıktan nefret ederim, kolye, saat, bileklik gibi barbariyan alışkanlıklardan hoşlanmam, başıboş yaşamayı severim, bu durumda dedim kendime, işim zor, şimdi adam kesin bir şeyler ister ama vermeyince, veremeyince sözü gümüşleyecek her zamanki gibi, ilgisizlere ilgisiz tüm evren gibi, bende duymazlıktan geleceğim ve öbür dünyaya kadar bir daha görüşmemek üzere yanından geçip gideceğim.
İçimden böyle geçiriyordum ama eceline susamış bir yaratık gibi, ya içgüdüsel korkularımı yenemeyerek, ya beni yok edecek canavara naz çekip, gönlünü almayı umut ederek ya da insafına sığınıp, kadirden, beladan uzak durma düşüncesiyle veya hiç birimizin henüz bilmek istemediği, bilemeyeceği kozmik dürtülerden, evrenin her şeylere yayılmış, ortakçıl genetiğinden süzülüp gelen nedenlerden ötürü, geçerken elimde olmaksızın adama merhaba diyerek, görünürde insanlık özlemiyle, candaşlık, kardeşlik düşüncesiyle bir selam verdim, sessizce başımı eğdim. Dönemeçte olduğum için kör noktada sayılırdım ve doğrucası da Adem'in borcunu ödeyip geçip gitmekti niyetim. İki köşeyi birleştiren dik açının kırılgan noktasında yan yana geldiğimiz anda, fırsatı kaçırmadı adam ve elem ve coşkunun soyutlanabilen tinselliğinde, ateşin var mı dedi ve büyük savaş, varlıkların çarpışması başlamıştı işte, saniyelerle, saliselerin boğuşması bakalım nasıl sonuçlanacaktı...
Bende, bu tip insanlara yarayacak hiç bir şey olamazdı öteden beri, belki de güneşin ilk gününden bu yana, yok deseydim adama, hiç bir işe yaramaz, gün yüzü bile görmemiş biri yaftasıyla kendimi mahkum edeceğimi biliyordum, ayrıca adamın tepkime sessiz kalışı, beni bir ezikliğin içine bulayarak yürüyüşümün dengesiyle dozajını bozacak, gecem artık haram ve harap olacaktı, üstelik adamın daha ağırdan bir tepkisi de olabilirdi belki... Karşımdaki, sanki daha sözünü bitirmeden, hiçte yeri olmadığı halde, sırf lafa tutuşurum, ortamı kaydırıp, yumuşatarak, konudan uzaklaştırırım tasası ve umarıyla; Ne yapacaksın dedim. Çünkü duruşu o kadar içe kapanık ve bir yorgana sarılarak uyukluyor gibiydi ki, ne tütün içebileceğini düşündüm o an adamın, ne de yapabileceği başka bir şeyi...
Ateş istemesi, varlığın temas alanına olanaklar sağlayan, tanrısal bir Prometheus öngörüsüydü kanımca, tutuşturan birliğin ortak meşalesi... Adam iyi biriymiş, duymasam da olurmuş gibi usulca, tenekeyi tutuşturacaktım dedi, o zaman anladım bacaklarının arasında duran bir teneke olduğunu, yarı karanlıkta, yarı gölge konisinin içinde, hiç bir şey tam olarak görünüp seçilmiyor ki, teneke kurumuş bir ağaç gövdesi gibiydi, adamın uzun boyu, sanki biricik dalın devamını andırıyor, yanına koyduğu çar çaputun içindeki yumru, uyuklayan bir kediymiş gibi düşlere kapılıyordu insan, sabah olunca bu adamın yerinde yeller esebilirdi inanın, dünya değil, dünyalarımız vardır bizim...
Adamcağızın zararsız biri olduğunu anlar anlamaz, dengeyi daha bir korumak adına, özveride bulunmaya karar verdim ve bankın bir ucuna anında ilişerek, hava o kadar soğuk değil ama dedim. Ateşle bir ilişiğinin olduğunu hemen anladı sözümün. Böylesi bayağı keyifli olurda ondan dedi. Söylediği şey o kadar mutlu etti ki beni, gerçekten gecenin bu saatlerinde yanan bir ateşin çevresinde oturmak, düşlere dalarak bir söyleşiye kapılmanın sonsuz ve eşsiz hazzında zaman geçirmenin, unutulmaz bir zevk olduğunu, bu denli iyi anımsayamazdım. Çocukluğumda yaşlıların ateşin önünde uyuklayıp düşlere daldığını bilirim ben. Ateşin içine düşerek yanıp tutuşan, küllerinden doğanın olduğunu da söylerlerdi şakayla karışık. Ateş geldiğimiz ve gittiğimiz yerdir, cennet diye bir yerde yoktur, olsa olsa salt dünyamızdadır o tür şeyler ne yazık ki...
Cüretim arttı ve inisiyatifi ele geçirir gibi, sohbetin ateşi tenekeden daha iyi ısıtır geceyi dedim, doğruluğunu ya da eğriliğini pek düşünmeden, adam güldü sessizce, boşluğun içinden, konuşmak için can atan, kendisinden daha garip biri geldi diye düşündüğünü var saydım artık ve son kozumu oynayarak dedim ki ona, buralarda Troçki'nin kaldığı köşk varmış, hangisi o dedim... Adam hafifçe ciddileşti ve ilk kez yüzüme bakarak, gece orasını görmek ne işine yarar ki dedi, ürperdim birden, adamın karanlıkta yüzü yok gibiydi neredeyse, yine de konuşmamızın akışına güvenerek, tamam ama herkes bir yeri gösteriyor ne yazık ki dedim, daha önce şurada kalmış, sonra şuraya geçmiş, o ilk geldiği yermiş, burası son kaldığı yer, sanki Troçki hiç yaşamamış da, bir masal, bir efsane uydurulmuş gibi... Adam bana doğru daha bir ciddi baktı artık ve sohbeti karıştıracak, düşünsel çatışmaları başlatacak ilk vaazı verir gibi inlercesine bir ses çıkardı; Bu dünya uydurmadır dostum!.. Gerçekler düştür ne yazık ki diyerek, konuyu saptırmak istemedim.
Dedim ki ona, Troçki kaotik düşlemlerden, ikicil varsayımlardan arınamamış biri, sırf kendi doğrularına inanmış olsaydı bulunduğu noktada, daha başarılı olurdu, ama kitlelere, daha doğrusu tüm bir insanlığa kulak verdi o ve yenildi. Doğrunun doğruluğu değil, doğrunun kitlesel karşılığı öncel sayılmalıdır yaşamda, çok karışık bir konu ama tüme varım, tümden gelime zaman zaman hükmedebilir, tersi de olabilir belki, basıncın değerlerini iyi hesaplayan ve göstergelerin tümünü gözlemleyip, sonuçlarını öngörebilenler, doğruluğun doğruluğuna da hükmedebilirler artık dedim. Teori deniz gibidir ama dedi, pratikse ağa takılan balıklar...
Güldüm hafifçe, politize pratikleri bu denli peyzaja dönüştürmenin cezasını o da çekti, bizde aynı şeyleri yapıyoruzdur belki, ama karşımızda tepki verecek bir kitlesel dalgalanma, bir sayıklama olmadığı için Diderot'dan daha vurdum duymazız. Sözlerimi anlamazlıktan gelmiş gibiydi, insan düşüncesini kendisi belirleyemez dedi, bir yenilgi, bir sürgün, bir zafer, bir beraberlik, bir rüzgar, bir gün batımı, bir kavga, bir ziyafet ve bir arkadaşın toplamıdır düşünce... Okumak, gözlem, yaşananlar, düş gücü filanda var diye ekledim. Troçki'nin yitirdiği düşünceleri değildir, verimlerin dünyevi karşılığının pratikte gerçekleşme olasılığına oranla yetersizliğidir bizi kederlendiren dedi. Burjuvalar onun yanında yer almış ama, oyun içinde oyunun içinden çıkmak zor olsa gerek...
Düşünce ele geçmez gerçekte, lunapark oyuncakları gibidir diye sürdürdü, kaygan, akışkan, bir çukurda biriken, bir tümsekte dağılan; sonra düşünce öyle sonsuzdur ki, bizim düşünce sandığımız şey bir gölgeye bakarak ürettiğimiz çırpıntıyla, kırıntılardır, Platon'un mağarasında sözü edilir açınlar gibi... Kırıntının kırıntısıdır belki de diye sözünü tamamladım... Troçki dedim, böyle günah çıkartıyor mudur artık bilinmez... Troçki onun gerçek adı bile değildi, momentumdur bunlar dedi. Yaşam, tinsel eylenimler, düşüncelerimiz, konkav dünya, bezdirici eylem ve saltık evrenin som varlığı, sonsuz bir çatışma ve uyum içinde dalgalanan töz yığınlarıdır gerçeklikte, var oluşumuzun anlamını arayıp, bulmak için çabalarız sonuçta, tekillikse burada düğümlenir, yenilgilerin ve zaferlerin bir değeri yoktur zamanın akışında, sonsuzlukta her şey başladığı noktaya dönecektir, bu zorunlulukta tüm kutuplar birleşerek, bütün ayrılıkların ve bir olmaklığımızın; tanrının enstrümanları, varoluşumuzu hükme bağlayan organları ve sürgit genleşen tinselliğimizin kaotik yansımaları, göksel sayılabilecek bir geotizmin türevleri olduğu anlaşılacaktır.
Tanrıyız biz gerçekte ve onun sonsuzluğa uzanan uzuvları, yürek atışlarıyla, kıpırdanışlarımızın kanıtıdır dedi. Bambaşka iki kişiyiz biz yine de dedim gülerek, enternasyonal birleştirecek bizi dedi bir kahkaha atarak, sesi havada çınlayarak sanki geri gelmişti. Troçki, tüm insanlık için çözüm aramıştı, bir bütünün parçası, sağlıklı bir yapı izlenimi verdiğinde, bir domino etkisi yaratıp ya da Şanghay rüzgarı gibi bütün dolayımları sürklase edemeyecekse eğer, parça başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalacaktır diye sürdürdü. Gerçekliğin bütüne karşı düşünülebilecek kapsantısı uğruna, parçanın sağlıklı ve tümsel bir yapıya bürünmesinin genel geçerliği öngörüldüğünde, sızmalar oluyorsa ortaya konulanın bir deney safhasında kalacağı bellidir, yarı cennet, yarı cehennem ara duraklardır, bütünsellik söz konusu değilse, tamlık sağlanamadığında hiç bir edimimizin pratik yansımasından söz edemeyiz. İlkeliz biz, bir yapıntı bile değiliz, oluşmaktayız ve bir otomat sayılmalıyız, aşamalar bütününde ilerlemeliyiz belki de, evet ama bir paradokstur bu ne yazık ki, bizi daha vulgerize edebilecek bir gelişme ya olduğu yerde kalmalı ya da tümümüzü kapsayan bir dönüşüme varmalı, öylece sonuçlanmalıdır.
Doğrunun ne olduğuna tanrı karar verecektir. Sonuçta, uzuvlarımızın tüm bir bedeni yüklenemeyen, sürükleyemeyen davranışları, hükümsüzdür, geçersiz sayılmalıdır, türün öbür bireylerini kapsamayan her restorasyon, bir canlandırmadır, hiç olmamış gibi bir eylemle sonuçlanabildiğinde edimlerimiz, görü neyi gerektiriyorsa o olacaktır ve artık bizi bir düş kırıklığı bekliyordur kaçınılmazlıkla... Öyle olduğu, bırak geçmişin devinimlerini, senin varlığından bile belli diyecektim ki, belagata düşmekten korktum, su yollarının belirsizliğinde, günoğulculuğa sapmaktansa, adamın sakınmasızca dile getirdiği düşüncelerinin, geceyi aydınlatmaya kalkışmasının, saygıdeğer olması gerektiği kanısıyla, sessiz kalmayı yeğledim.
Bir boşluğun süzülerek aramızdan geçip gitmesiyle, düşünceleri, sonsuzluğun hükümranlık yayan görkemine yenilmiş gibi, derin bir iç çekti adam ve gel sana Troçki'nin kaldığı köşkü göstereyim dedi; gözüme giderek dev gibi görünen adamın, çar çaputun içinden çıkınca, çelimsiz, ufak tefek biri olduğunu gördüğümde, sürüp giden düşünsel atışmalarımızdan utanır gibi oldum, keşke dedim yalnızca adam konuşsaydı da salt dinleseydim, kim bilir neler söyleyecekti, doyunca içini dökecekti belki de, pek fırsat vermedim adama çünkü, karşılıklı diyalog, ne de olsa yarım kalmış hamlelerin yığınından, bir eksiklikten doğan şeyler, keşke sessiz kalarak, adamın sırf kendi düşüncelerini aktarmasını sağlayıp, dikkatle dinleseydim, şimdiki zaman diye bir şey yok ki, evrenin 'kozmik karmaşasında', çelişkiler içinde hepsi yiterek, geçip gitti işte... Karanlıkta geniş yolda yalpalayan iki sarhoş gibi yürümeye başladık.
İnsanın biri dedi, bir gün bütün dertlerinden arınmış, ağrısız sızısız bir güne uyanmış, meğer birde bakmış ki öbür dünyadaymış...
Düşüncelerimiz sonsuza dek bir azlık içinde barınacak, yetersizliğini koruyacaktır, maddenin sakınımı dediğimiz budur işte, düşünce kendisini üreten bağlaşıklıktan, çoğaltıcı, yayılmacı varlıktan hiç bir zaman kendini kurtaramaz, o bir hiçliktir eşya için, bu yüzden varlık kendisine inanmak zorunluğu duyar. Düşünün ki, en usa sığmaz başkalaşım bile, kendisinin bir türevi olmak zorundadır sonuçta, o kendisini yadsımış olduğunu, yoksamış olduğunu, hiçlediğini var saymış, öylece düşünmüş olsa bile...
Gecede kızıla boyalı bir köşke vardık, ay ışığının, uzaktaki denizi aydınlatan, suyun üzerinde inip çıkan parıltısında; yakamozlar kızıl ordu gibi dalgalanıyordu. Burayı gelip geçerken görüyordum ama sessizlikte ürkütücü ve göz alıcı bir yapının dibinde durduğumuzu anlamıştım. Adam beni çekerek aşağılara sürükledi, köşkün içlerine dek sokulmuştuk, orada dalgalanıp duran bir denizle, bir sandal vardı, bin dedi, 'carpe diem' nasıl olsa, Horace dedim, Horace'ın dizesi bu, bir çırpıda şiiri okudu...
''Günahtır alınyazısını kurcalamak, Yıldızlardan geleceği okumak, Lekenoe; Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi. İşte kayaları kemiriyor Tiren denizi; Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız, Belki de yaşanacak yıllar vardır önümüzde; Bilgeliği elden koymamaktır, en iyisi. Madem ki sonumuz ölüm, şarabını süz, Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez; Konuşurken bile zaman geçip gidiyor, İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.''
Koltuğunun altından bir şarap şişesi çıkardı ve denizin ortasında içerek kutsadık üzüm kanını, sonra bir şeyler fısıldayarak ağzını kapattı şişenin, denize bıraktı. Belki bir gün Odessa'da bizimkilerin, mujiklerin eline geçerde dünya yeniden kurulur dedi. Kuşkuya yer veremezdim kendimde, olanaksızdı bu ve Odessa konusunda ağzımı bile açmadım!.. Deniz dalgalanıyordu, ay ışığı sanki suyun içine bıçak gibi giriyor, sonra şıpırtılarla, balıkları uykusundan uyandırıyormuş gibi, küçücük şeyler çırpınarak, çevremizde dönüyordu, köşkün karanlığı içinde kayığı kolonlara bağladığımızda adam, sana güle güle dedi... Şaşırdımsa da belli etmedim, yalnızca gene görüşürüz iyi günler sana da diyebildim.
Alacakaranlıkta, yol neredeyse aydınlanmıştı... Ada'nın zararsız köpeklerinden biri hızla yanımdan geçti, garip bir mutlulukla dönüyordum ki, bu adamın Troçki'nin kendisi olabileceğini anladım birden ve ıssızlıkta omuzuma biri dokunur gibi oldu, döndüğümde, kapkara, dev gibi bir gölge karşımda duruyordu...
Bu dünyada ölülere salıncak kurulamayacağına göre, yaşananlar bir düş müydü, gerçek miydi o günden beri anlayabilmiş değilim!..
18 Mart 2019 Pazartesi
ASTEROİT
Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl yaratıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak -teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.
Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.
Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor.
Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.
Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.
Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.
Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim), sanki bulamaç dolu bir çanağın keskin kenarında kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu 'Yazıt'ın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla, bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz...’
Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin -esiri- değilsiniz...’
4 Şubat 2019 Pazartesi
KISA BİR ÖYKÜ / 736 Sahife (66 Öykü) / Cinius Yayınları
'Dünyada her şey günün birinde bir kitap olmak için vardır' diyor Mallarme, öykü sanatı dünyamızın gayri resmi tarihi ve onun bir anı defteri -günlüğü- sayılabilir, dünya öykülerimize bakılarak yeniden kurulabilir. Yazınımızın, şiirimizin geçmişten bu yana güçlü olduğunu biliyorum, sanıldığının aksine güçlü olduğumuz, evrensel katkıda bulunduğumuz pek çok alan var bu konuda, bizde atalarımızın tilmiziyiz sonuçta...
Toplu öyküler değil bu, bir bölüm öyküler toplamı, kitabın bir adı olması gerekirdi, kısa yazacak kadar zamanım olmadı demiş yazar, 'Kısa Bir Öykü' adını vererek anakronik, ironik bir ad verdik bizde...
Gümüş Ülkesi'nin büyük yazarı Borges, ilginç ama trajik bir yaklaşımda bulunur; Köpeklerin bir tarihi olmadığına göre, bugüne dek bir tek köpek yaşadı diyebiliriz. Bu yüzdendir ki 'insanlık' hep bir -varoluş biçimi- aradı. İşte -Yazın- bir arayış ve varoluş biçiminden başka bir şey değildir ve bir amaç değil, bir araçtır yalnızca...
Ama onun sınırları evrenin sınırlarından daha geniştir, bir metafor olarak evren dediğimiz uçsuz bucaksız bir hapishanenin içinde yaşıyoruzdur belki de... Bizi olasılıksız biçimde kapsıyordur belki de evren; ama işte düşlerimiz onun sınırlarını aşar, çünkü düşlerin sınırı olamaz ve sonsuzluk onun yanında yaya kalır. İnsan için yazıklanası, tuhaf bir paradokstur bu, çünkü insanın sonsuzluk kavramı, içkin olmasına karşın, evrenin sınırlarından daha geniştir!.. Mutluluk beni kederlendiriyor, çünkü varoluş biçimlerimiz kimi zaman çok acımasız... Günoğulcu ya da etkileyici olmakla, yaratıcı olmanın sınırlarında çatışabiliyor insanlık...
Bu kitapta işte böylesi öyküler var, birer öykü olabileceğinden kuşkulandığım metinler de var, ne var ki sınırların parçalandığı bir dünyanın içindeyiz diyerek geçiştiriyorum bu tasaları... Bir çok öykü dışarıda kaldı, yazmaktan başka bir varoluş biçimi bulamayanlar için elim bir şey. Yaşama karşı bir tavır belirleyemedikçe, ona karşı bir duruş, bir sunu, bir verim geliştiremedikçe, bir soyutlamadan öteye gidemeyeceğizdir belki... İşte onu başaramadığını düşünen Kaan Romero'nun trajik öyküsü bu kitapta, onun gerçek yaşamda ki yansıları Soysal Ekinci ve Orhan Talat Şalcıoğlu'nun yaşamlarından bir esin ve onlara bir adayıştır belki de...
Çocukluğumda bir sabah köpeğimizin olmadığını gördüm, babam ölüme gitmiştir o dedi. Yazmak için unutamayacağım bir olaydı benim için, Lortop onun öyküsü, bir köpeğin anıları, küçük bir novella belki de yüz elli sahifelik ve kinik bir açınlama... Ada öykülerini bir çırpıda yazdım, parapsikolojik olanları da var, yalnızlığın dolambaçlarında yolunu yitirenleri de, sondan başa doğru sıralandılar.
Diğer öyküler zaman içinde dile gelmiş olsa gerek. Kimileri kendisi için yazdığını söyler, kimileri için okur dilden düşmez bir aşk öyküsüdür; Hiçkimse, diyesim 'Odysseus' için yazdığımı söylesem bilmem ne derler, 1001 Gece Masalları bile öyledir gerçeklikte... Ama kinle yazdığım öykülerde var, bu nasıl oluyor derseniz, düşmanca bir tavır değil, tarihte göz ardı edilmiş kahramanlar veya bizim elimizin değmesinden çekindiğimiz şeyler belki de, bilim kurgu, binbir gece masallarına öykünme ve İlyada'ya zeyl, örneğin Ölü adlı öyküyü yazabildiğim için anakronik dünyamıza karşı çıkarak, Hektor'a olan borcumu ödediğimi düşünürüm neredeyse, Truva'yı şimdiye dek denenmemiş bir açıdan yazmak belki de göz ardı edilen bir gerçeği yerine getirmektir, kim bilir.
Bir kitabı okumak değildir aslolan, birinin dünyaya neden böyle bakmak istediğini anlamaya çalışmak, gerçekten gizemli ve paylaşılmaya değer bir olaydır benim için, bir kitabı okumak değildir amacım hiç bir zaman, bir insanı tanımaya çalıştığımı ve onunla yaşamın içinde zaman zaman birlikte yürüdüğümü düşünürüm hep. Kitabı değil o birini tanımak bana gizemli bir paylaşım gibi geliyor her zaman. Örneğin Malaya adlı öyküyü neden yazmak ister bir insan, bir yokuşu tırmanırken sırtında beliren kara bir noktayı yok etmek için mi... Buradaki öyküler bir kitap değil, bir insanın, hiç kimse için çığlıkları ve sınırlı bir yaşam için, son iç çekiş provası!..
Yaşam sevinci okuyanın üzerine olsun. Hayy-u la yemut, ölmeyene aşk olsun!..
İşte, Kısa Bir Öykü'deki 66 öykünün, en kısa öyküsü!..
KISA BİR ÖYKÜ
(16. Öykü)
(16. Öykü)
Kafede oturuyordum. Gözümün önünde birine saldırdılar. Argolar havada uçuşuyordu. Ayırdılar. Bir süre sonra, saldırıya uğrayan garip bir şey yaptı.
Ötekilerin dizinin dibine bir ‘Kitap’ bırakarak, çekip gitti!..
Ötekilerin dizinin dibine bir ‘Kitap’ bırakarak, çekip gitti!..
VLADİMİR BURKONY / 666 SAHİFE / CİNİUS YAYINLAR
2001 Yılında bir gazetede okudum Vladimir Burkony'nin intiharını, belki haberi dramatize etmiş olabilirler, Ukrayna'dan göç ederek, Antalya'da çalışan bir müzisyenin ümitlerini yitirip, öylesi bir biçimde ömrünün geçeceği kuşkusuyla, intihar ettiğini yazıyordu gazete...
İnsanın iç dünyasında hüzünlü bir titreşime yol açan, ürperten şeyler vardır. Kıyıda köşede yitip giden karanlık ruhları merak ederim, köyün delisini, roman yazdığı halde yayınlamayan veya yayınlatma olanağı bulamayan bir heimatlosu, ay ışığında kendini asan İsabey köyündeki Kezban'ı ya da Portekiz'de içerek sızan ve bir daha uyanmayan ve ama yanında karalanmış bir kaç dize bulunan adsız Pessoa'yı...
İnsanın iç dünyasında hüzünlü bir titreşime yol açan, ürperten şeyler vardır. Kıyıda köşede yitip giden karanlık ruhları merak ederim, köyün delisini, roman yazdığı halde yayınlamayan veya yayınlatma olanağı bulamayan bir heimatlosu, ay ışığında kendini asan İsabey köyündeki Kezban'ı ya da Portekiz'de içerek sızan ve bir daha uyanmayan ve ama yanında karalanmış bir kaç dize bulunan adsız Pessoa'yı...
Vladimir Burkony'nin romanını yazmaya ant içtim kendimce, kararlılık adına değil, onda bir parça kendi yazgımı ya da başkaca yitip gitmiş insanları gördüğüm için, bu bir yazgı değil bir tür ruh kardeşliğidir benim için. Aradan 16 yıl geçti, bir gün aniden yazmaya başladım, 66 günde bitirdim neredeyse, 666 sahife çıkınca sevindim, esprisi var diye...
Ukrayna'ya gitmedim ama gideceğim, gitmeden yazdım orayı, gitseydim yapay ve roman'tik olamazdı. Sonrasıysa yeni vatanında geçiyor. Yazında amaç ruhlardan söz etmektir, bedenden değil. Elbette salt Vladimir Burkony değil anlatılanlar, bir intiharın olasılıkları ve yaşamın handikapları ve iç dünyalar... Çekinmeden yazdım her şeyi, amaç ne intihar, ne Vladimir'in bir treni kaçırması ne de aç kalma olasılığı... İntihar eden bir insanın, sıradan ama sanatsal tepkileri ve yaşamda savrulup giden öznel ve düzensiz biçimde sıralanmış düşünceleri.
Vladimir Burkony intihar etti ve size öylesine, bir gün intihar edeceğini bilmeden ama ikide bir intihar edeceğim ben diyerek, gevezece tepki gösteren, sanrılar, umarsızlık ve bilgiçlikle dolu bir kitap bıraktı geride!.. Belki hiç gereği yokken canına kıydı evet, ama o bir kitapta yaşamayı başardı yine de!.. Yaşamak bir biçimdir ne de olsa!..
(Daha önce onun için şunları yazmışım)
Her insan bir kütüphanedir... 47 yaşında, düş kırıklığıyla sona eren bir yaşam; ama imgelemde uçsuz bucaksız bir hayatın romanı... Bilimin, sanatın ve yaşamın amansız bir eleştirisi...
''Vladimir Burkony bir müzisyendi, geçmiş yıllarda; 'Ural Birliği'nin dağılması sonucu, ortaya çıkan parçalanma ve ekonomik kriz ertesinde; Ukrayna'dan ülkemize göç etmek zorunda kaldı. İyi bir eğitim görmüş ve kemana gönül vermiş biriydi. Durumu iyileşecek, geçim noktasında bir birikim edinecek ve ülkesine geri dönerek, derin araştırmalar, besteler yapmak ve akademik çalışmalarla, müzik tarihine katkılarda bulunmak istiyordu...
Ama düşleri gerçeklere yenildi ve ne yazık ki, bar ve pavyonlarda, ucuz işler, öylesi şeyler diye niteleyebileceğimiz ortamlarda yıllarını geçirerek, gün geldi umudunu yitirdi!..
Sanrılara kapıldı ve içine düştüğü karaduygular tüm bedenini ele geçirdiğinde; bir gece yarısı canına kıyarak, bu dünyadan ayrılmayı yeğledi.
Bu kitap, çağımızın 'Umutsuzlar Parkı'nda, kimselerin görmediği ve sessizce geçip giden, kimi canına kıyan, kimi yarı yaşar, köprü altlarında, sağda solda ömrünü tüketen ve tanrının düşünmekle, idealist ülküler peşinde koşmakla cezalandırdığı insanların; hepimizi dehşete düşüren, trajik romanıdır...''
Ama düşleri gerçeklere yenildi ve ne yazık ki, bar ve pavyonlarda, ucuz işler, öylesi şeyler diye niteleyebileceğimiz ortamlarda yıllarını geçirerek, gün geldi umudunu yitirdi!..
Sanrılara kapıldı ve içine düştüğü karaduygular tüm bedenini ele geçirdiğinde; bir gece yarısı canına kıyarak, bu dünyadan ayrılmayı yeğledi.
Bu kitap, çağımızın 'Umutsuzlar Parkı'nda, kimselerin görmediği ve sessizce geçip giden, kimi canına kıyan, kimi yarı yaşar, köprü altlarında, sağda solda ömrünü tüketen ve tanrının düşünmekle, idealist ülküler peşinde koşmakla cezalandırdığı insanların; hepimizi dehşete düşüren, trajik romanıdır...''
ZÜMRÜDÜANKA / 813 SAHİFE / CİNİUS YAYINLARI
Kitap, Toplu Şiirler sayılmaz, yeni ve yayınlanmayan pek çok şiirin gün yüzüne çıkması, hep şunu düşünürüm, ne yaparsam farklı bir şey yaratmış olurum, bu çabayla geçirdim yıllarımı, bilim kurgu şiiri yazayım dedim ve denedim, denemek başarmaktan daha ilginç ve cüretkarca bir şeydir, başarı anlayabileceğimiz bir şeydir, denemekse bazen çılgınca bir şey olabilir örneğin, başarının çılgıncası yoktur kısacası, otomatik metinlerde var, şiirsel olması için çabaladım elbette, gerçekte farklı olmakta değildir sorun, daha önce denenmemişi denemek çabasıdır, olağanüstü güzel bir şiir yazmayı başarabilir insan zaman içinde, ama bu bildik sınırlarımızın içinde bir şeyse ne denli önemli ya da değeri olabilir ki diye düşünürüm, Annabel Lee'yi yeniden yazmak gibi bir şey bu, amacım güzel bir şiir yazmak değil, olabildiğince farklı bir konu ve örneğin bilim kurguyu anımsatan şiir yazabilmek, tümü böyle değil elbette, zaman içinde düştüm bu dolambaca...
Yazmak mutluluk vericidir, yorucudur, bıktıran bir tek düzeliktir, bir sürü açın koyabiliriz ortaya, yazmak gerçekte yeni bir kapı aralamak olmalıdır, olabilirse, yoksa daha önce geçtiğimiz kapıları yinelemek istemiyorum ben, örneğin bilinen bir kapıyı herkesten daha hızlı geçmiş olmak gibi bir başarıda ilgilendirmiyor beni, başarmaktansa, feci bir biçimde yenilmek çok daha ilgi çekici benim için, bu kitapta absürt ve delice şeylerde var, ama olağan bir başarı ve bir sarayda sürüp giden, taçsız bir krallığın herkesçe alkışlanan melodilerini aramayın!.. Anlaşılması güç, ama belki zamanla anladım diyebileceğimiz bir zorluğun içinde yüzüyorum ben...Nedeni şu, amorf bir evrenselliğin, tuhaf, anlaşılmaz girinti ve çıkıntılarında, neden ve niçinleri aramak ya da karanlığında yitip giderek, yapayalnız boğulmak haz veriyor bana...
(Şiir Çıldırtır)
Saksonya kralı, Normanlar'a karşı kazanılan zaferin kutlanması adına bir destan yazmasını ister şairden.
Zaferin yıldönümünde şair uzun ve görkemli bir destan okur. Kral şairi kutlar ve der ki, biraz uzun değil mi, daha öz, daha sıkı olsa, daha iyi olmaz mıydı!..
Şair ertesi yıl daha vurucu, daha çarpıcı bir destanla çıkar halkın karşısına, kral yine kutlar şairi ve yine der ki, bu da uzun ne yazık ki, daha yüce, daha derin, daha öz olsaydı keşke!..
Şair bir yıl daha çalışır ve üçüncü yıl kutlamalarında, sapsarı bir yüzle çıkar kürsüye ve tek bir sözcük fırlar ağzından, bir fısıltı, sessiz bir çığlık gibi evrene yayılır sanki sözcüğü!..
Ve şair aniden, kralın hançerini belinden çeker alır ve kendine saplayarak oracıkta ölür!..
Kralda o günden sonra tacını tahtını terk ederek, Saksonya kırlarına açılır ve bir daha haber alınamaz kendisinden, imi timi bellisiz olur!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






