1 Eylül 2021 Çarşamba


TEMEL SORU ?







 Kısa Bir Öykü / Lortop / 86. Bölüm / Düzeltilmiş asıl metin.

Derede, ikindi güneşi eşliğinde, at üstünde bir adam beliriyor.  Öyle yavaş gidiyor ki, güneşin servilerde oynayışı, yaprakların arasından süzülüşü, çırpınışı, süzmelerin yer değiştirişi, atlıya; başı önüne düşmüş bir Zapata ya da Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin gibi, yenilmişlerden bir ölü havası veriyor. Gölgelerin arasından süzülüşü, insanı keder dolu bir yalnızlık duygusuna sürüklüyor...

 
Atlı, belki kederli ya da umutsuz bile değildir, ama onu izlerken tuhaf bir duygulanımla, engin bir yalnızlıkta; ışık parçalanımları gibi bir halenin içinde geziniyor ve görüntü birden düşlere dönüşerek, bir saplantı gibi, neden bilmem, artık hep onu düşünüyor oluyorum. 
 Lortop'da sanki anlamış gibi, bana bakıyor sürekli, bir şeyler var diyor içinden, bir şeyler var!..
 Arka ayakları üzerine oturmuş, kuyruğunu hiç oynatmadan, atlıya bakıyor şimdi...
 Atlı, derenin içinden, kutsal bir sessizlikte ve sonsuz bir oyuntuda, bir dolambaçta kaybolacakmış gibi üzünçlü, solgun, yitip giderken, ilerde, ansızın ortaya çıkarak, yamaçtaki keçi yoluna sapıyor ve az sonra,  hınçla düzlüğe çıkıyor.
 Şimdi güneş ışığı ve tüm gözler üzerinde, altın yaldızlı bir şövalye gibi ilerliyor ve uzaklarda, tümüyle gölgelerin içinde kalmış, bir korulukta, bir yarı tanrıymışçasına yitiyor.
 Uyuşturan renkler ve cansız lekelerle dolu, tuhaf bir hiçliğin içinde yavaş yavaş solup, eriyip gidiyor...
 Sanki böyle bir şey, hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi...


**********************************************************************************




BECKETT, DÜNYA VE PANTOLON
Fellini’nin Amarcord (Anımsadıklarım) diye bir filmi vardı, baştanbaşa rengârenk, tropikal bir kuş gibi, bir anlatının sarmaladığı, düş doyuran bir filmdi. Filmin ortasında bir tavus, karlı bir kış günü, kasabanın ortasında kuyruğunu saçarak, tanrısal bir görüntü yayıyor ve izleyenleri de büyülüyordu. Oysa, İtalya gibi Akdeniz mitinin süslediği, gerçekte Avrupa kelebeği olan bir ülkede, tavus kuşu ne arar diye sormak kimsenin usuna gelmediğinden ve bir düşte geçmediği için sahne, filmin Fellini’nin çocukluk anıları değil, bir yönetmenin çocukluğunu, sinemanın olanaklarıyla süsleyip, s/empatik sanrılar üreten, filmatik bir şey olduğunu düşünmek gerekirdi sanırım.
İzleyiciye bir çocuğun düşlerini sunmaktı gerçekte amaç ve bir kurguydu bu!.. Fellini bunu hep yapıyor, kendi yeteneklerini yansıtıyor evet, olağanüstü bir estet ve görsellikle, ama gerçekte o izleyiciyi ele geçirmeye ve sinemayı büyülü kılmaya çalışan bir provokatördü kanımca… O görüntüyle insanların anlağının ele geçirilebileceğinin ayrımındaydı, çünkü filmlerinden hiçbir replik ya da motto kalmış değil benim düşünsel evrenimde… Sanat ya da gerçek sanatçı budur işte, bir olanaklar alanının tümünü kullanmaya gerek duymadan da, büyü veya tansık yaratabilen kişi büyük sanatçıdır.
Melevich resim yapmadı, Pollock yalnızca tuvali karaladı, Tarkovski film çevirmedi, düşündüğü bir şeyi bir yöntemle anlatma yolunu seçti, Joyce’da bir günlük bir şeyi, neredeyse bin sahifeye sığdırarak, tam tersi bir yolu izledi. Büyük sanatçı -deyim yerindeyse!- sanatın kendisini değil, bir yöntemin kendisini dünyamıza armağan eden kişidir. Örnekçesi, bakar bakmaz onun Pollock olduğunu anlarız, birkaç sahne çırpınsa önümüzde, ah bu Fellini deriz, yosunlu suyun akışında, düşünceyi imleyen bir dalıp gitmeye evriliyorsak, orada Tarkovski vardır ve anladığımızı anlamanın anlaşılmazlığına kapılmışsak Joyce’un oyununa geldiğimizi bilmemiz gerekir!.. Sanatın kendisi değildir büyüleyici olan, büyüleyici olan iki ayaklılardan kimilerinin sihirbaz oluşunda yatar, tansık ve düşüncemize durgunluk veren şeyler, sanatçının usa sığmaz becerilerinden başka bir şey değildir. Borges’in kimi öyküleri, Nazım’ın bazı şiirleri, Kavafis’in mitolojik ağıtları ve daha nice büyücünün yapıtları insanı o denli tutsak eder ki, eğer bir daha dünyaya gelseydim, onlarla yaşamak ve onları gene izlemek, okumak ve dahası tanımak isterdim.
Bu kişiyi bir puta tapar gibi algılamak değildir, büyüsüne kapıldığım edebiyatın, sanatın büyücüleriyle, dünya en azından, daha katlanılır bir dünya olurdu sanırım -belki de öyledir-, yaralarımız sarılmıyor, mutluluk kör bir gece feneri gibi arada bir kırpıyor gözlerini ama melankoli, karaduyular hepsinden ağır basıyor, dünya Nazım’ın şiiri gibi ‘ulaşıldıkça ulaşılmaz olan bir hasret’ yalnızca, ey kederli yolcular… Ama gene de, Eppur si muove!.. Ne diyebiliriz ki, ilk taşı günahsız olan atsın!.. Kabil’in kabilesi değil miyiz biz…
İnsan soyu tükenmiş de, artık bir organoid olmuşlar gibi sürdürelim, sanatçının tanımı, örneklerde olduğu gibi, angaje aydın olmayan, manipüle entelektüelliğe yaslanmayan kişidir gerçekte, diğerleri tüketici avlamaya çıkmış esnaf, Turhan Selçuk’tan bir ‘Gözlüklü Sami’ gibidir, onlarda iyi şeylere kucak açabilirler, bunun nedeni insan anlağının algı sınırları içinde bir hayranlık, büyü, şaşırtı veya kabullenime kapılacağımız içindir, insan anlağının sınırları dışındaki her şeye kayıtsızdır insan, hiçliği gerçekte tanımlayamaz örneğin, çünkü onun tanımını yapabilecek bir algı dünyasının içinde değildir, bir veride yoktur ve tam aksine bu dünyanın da dışındadır. Açıklamakta zorluk çekiyorum, çünkü anlağımızın dışındaki şeyleri dile getirebilseydim, onlar anlak içi şeyler olur-sayılır ya da anlayabileceğimiz bir biçeme, tanıtlamaya ve kavramsallığa dönüşmüş olurlardı. İnsan gerçek anlamda bilmediği şeyi, tanımlayamaz. Evrenin ötesinde ne vardır dediğiniz an, evren içi ama ola ki fantastik öğeleri sıralamaya başlar, tanrı nasıl bir şey dediğimizde, yüz yılların ataerkil bir cro magnon’u saymamız gerekirse insanoidi, onu atalarıymış gibi tanımlar ve ikonalarda uzun sakallı bir ermiş ve büyüleyici bir Herakles gibi karşınıza koymak, devleştirmekle yetinir. Tanrı bu yüzden bir kurgu, bir düştür. Bir imgelem ya da metafor, üstelik tanrılar konuşur da!.. Çünkü anlak sınırlarımız onu ancak böyle düşleyebilecek yetenektedir, devinim alanınız yeryüzüyse, göksel olanda zemine uygun hareket etmek zorundadır, kuş gibi uçar, duvarlardan geçer ve düşlerimize girebilir artık, Drakula, kartal ve korkunun imparatorluğunun bir sentezidir o, algı kapılarının dışına çıkamaz insaneller, tanrı yeryüzüne inseydi sözü bile, insansı düşlemin bir parçası olmaktan öteye geçemez.
Öyleyse önce insan vardı ve tanrı sonra yaratılmıştır diyebiliriz, paradoks ise, insanın onu kendini yaratan varlık, töz olarak tanımlamasıdır, içinden çıkılmaz bir şey değil bu, düş ve kurgular, fizik ve fizik ötesi maddenin aynı anda her yerde bulunabileceğini savlar duruma geldi ve sonuçların nedenlerden önce oluşabildiğini de ileri sürebiliyoruz artık. Öyleyse paradoksların bile gülünçlüğünde, tanrıyı biz yarattık ama o bizden önce vardı diyebiliyoruz kolaylıkla, kurguladığımız evrene tam tamına uygun bir açım bu, ta ki tanrı ben varım ya da yokum veya ben sizim diyene kadar!.. İşte bu son söz kozmikomik ve tanıtlarımızı yerle bir eden bir yaklaşım. Çünkü insan masallarına bağımlı ve ondan çıkma bir yaratık ve vargı ve yargıları için canını bile verebilir. Eh, tam da bu yüzden uygarlık biçimimiz değişmelidir. Değişiklik veya köklerin sarsılması, insanlar için ölümden daha korkutucu bir şeydir ama; öyleyse bilinmeyene yolculuğu olabildiğince güzel yaşamalıyız diyelim ve bu kargaşanın saltanatını bitirelim.
Bu kez de sanat nedir üzerinden sürdürelim diyalektiğimizi!.. M.V. Llosa büyülü gerçekçiliğin başarısını, belki ‘saf yazın’a uygun bulmadığından, bu yazın biçemini tropik bir kuşa benzetir ve büyüleyiciliğini, rengârenk tüylerin alımına yorarak, sonuçta bu tarzın kof bir yazınsal (ilahi) şaka olduğunu söylemeye getirir. Ne var ki şöyle düşünebilmekte gerekir, eklektizmle bir ilgisi var mı bilemiyorum ama her zaman hangi akıma yönelmiş olursa olsun, neyi anlatıyor olursa olsun, iyi yapıtın yanında olmak gerektiğini düşünmeliyiz. Voltaire’in bir sözü var; ‘Düşüncelerine katılmıyorum, ne var ki onları dile getirme hakkını sonuna dek savunabilirim’. Bunun gibi, bir radikal düşünceye bağlı olunsun ya da olunmasın, biçim ve anlatısında etkileyici olabilen her yapıtın önünde eğilmek gerekir. Oysa günlük yaşamımızda, Nazım’dan etkilenmeyeyim diye okumadım veya Dostoyevski gibi bir kumarbaz okunur mu, Tolstoy ulusalcıdır okunmaya değer mi gibi yaklaşımlar her zaman karşımıza çıkar. Bu sonuçta insanın ‘kendini unutma’sına yol açabilir ancak, literatürler arası bağların kopmasına, İskandinavya’da buzullar var diye gözden çıkarılmasına, okumak için okuyanlar, belki bu tür seçimlerde bulunabilirler ama okumanın ötesinde şeyler düşünenler için bu tutum, ölümcül bir yoksunluğa düşmekten başka bir işe yaramaz.
Yazının, güzel sanatların amacı, bir genelleme olarak, temelde insanı hümanist, güler yüzlü ve içrek bir erince kavuşturmak olabilir; derin bir algı, yıkıcıda olabilir evet ama yüzeysel bir katlanış, mutlulukla donanmış olsa bile, insani olmaktan hep uzak sayılacaktır ne yazık ki, okuyoruz, yüzyılların yolculuğunda bir arpa boyu ilerleyemedik belki de, ama salt dış bükey, görmekle yetinen bir varlıktan, iç bükey, soran, soru üreten bir varlığa evrilmemiz de, ilkel belleğin pagan büyülerinden kurtularak, söze, yazıya ve düşünceler üretmeye yönlenimin de sanırım okumakla, yazmakla, kadim kodeksleri bugünlere taşıyabilmekle bir ilişkisi, bir bağı olduğunu da düşünmeyi gerektirir sanırım.
Söz, bilincin dışa vurumudur, yazı ilk bilgisayardır, düşünebilme evresine -bilinç- geçişimiz, psiko-somatik bir pozitive olsa da tarihin ilk devrimidir. Kutsal kitapların oku diye başlaması boşuna değildir, Okumak (ansıma), varoluş adına ilk ritüelimiz, bir tapınma biçimi, bir vecd, kendinden geçmedir. Okumak kutsaldır, düşünmenin kale kapısı, algı dünyalarının sorular ve yanıtları, orada vücut bulur. Okumak gerçekte, varlığımıza, var oluşumuza şükretmenin o (yarı) bildik yoludur. Çünkü varlığın en büyük olmazsa olmazlarından olan tözlerin; bir haz, bir düş ve bir anımsayışın, benzeri olmayan eşsiz yollarından biridir. Yeryüzüne, evrene ve insansı varoluşa kayıtsız kalan -okumayan- bir anlamda cansız bir varlıktır. Okumak, düşünmek ve yorumlamanın evrensi bir koyutu, var oluşumuzun nedenselliğini yaratır anasıdır. Arayışın (varoluşun amacı arayıştır) tanrısal edimidir.
Konuyu genişleterek yaymaya ve öze yönelik bir daraltma, düzen vermeye de geçecek olursak, bir yazarda politisist anlamda bir toplumun önderi değil, ancak öncülü olabilir, dolayısıyla postmatüre kalmış bir toplumda, ne denli istemesek de, daha modern, içbükey yanı gelişmiş, Zenon paradokslarını aşkın çıkmazlarla dolu olsa da, görece teknolojik çağcıllığına erişmiş, süslü püslü toplumlara göre, fanatizme varan çok daha belirgin ayrışmalar gözlenir ve toplum düşünsel anlamda, çok daha primitif, şiddete yönelik ve bölünüp, parçalanmaya elverişli biçimde hareket eder, bu görüngü, düşünce ve bilgi konusundaki az gelişmişliği ve yetersizliğiyle doğru orantılıdır. İnsan için düşünce ve bilgi somut kazanımlar edinmeye çok yararlı bir güçtür toplumsal anlamda ama kendini aşma ve içgüdülerinden arınmış, tanrısal bir varlığa, cennetsi bir dünyaya ulaşma konusunda; henüz bu ayrıcalığın yaratabileceği bir ütopya ve bir düş ülke üretip, yaratamamıştır; hümanist insan nitemi, homosapiens ya da çağımızın homohome’u gibi düşünce boyutlarımızın sınırları bizi ilkellikten alıkoyamamıştır. İnsan ve düşünsel yapısı, beden ve ruh gibi ayrılmaz bir ikili ve iki paralel doğru gibi ilerler, bedenin görüngüsü ruhu belirler, ruhumuzun naturası bedeni belirler, tıpkı alt yapının üst yapıyı belirlemesi ya da yazında biçimin içeriği belirlediği savı gibidir durumumuz. Düşüncelerimiz geliştikçe varoluş biçimimizde değişecektir, insan değiştikçe düşüncelerimizin de gelişmiş, değişmiş olduğu bir kesinleme olarak doğallıkla ileri sürülebilecektir. Bu şöyle tanıtlanabilir, düşüncemiz bizi belirler, bizde düşüncemizi, iç içedir her ikisi de… Ama belki de anlamak için Deloslu dalgıç gerekiyordur, düşüncenin her türlüsü kendine bir zemin bulamadığında; bir anomali olmaktan öteye geçemez.
Sonuç olarak az gelişmiş toplum, düşünce ve bilgi olarak yeknesak toplumlar; okumaktan ziyade, zamanlarını okuma kavgasıyla geçirirler, örneğin bu tür toplumlarda, hiç olmadığı kadar, bir edebi kişiliğin, yazar olup olmadığı tartışılabilir. Bir kitap daha okunmadan önyargının kollarına atılarak boğulabilir. Yazarın yazdığıyla yaptığı karşılaştırılarak, yazar ya da yapıtı darağacına asılabilir; ama bu dünya öyledir ki, bir yazar bile, belki yapıtıyla kendini eğitmeye çalışıyordur.
Bütün düşünceler, sözler ve bulgular anonimdir -ortakçıl- bu dünyada, Sartre’a mal edilen ‘Ben başkalarıyım’ sözü de başkalarının, yani hepimizindir. Ama bu söz işte kendini eğiten yazarın savunmasına Sokrates’çe bir güç verir, güçlendirir, çünkü bir yapıt hiçbir zaman yazarının değildir, o okuduğu, gördüğü, rentuistik dille söylersek, ç/aldıklarıyla yazardır. Öyleyse kendini eğitiyordur sözü bir hurafe değil tam anlamıyla bir gerçekliktir, neden olmasın. Yazar yazdıklarıyla kendini eğiten insandır kısacası!.. Şu da ileri sürülebilir ki, tüm insanların duyuları sanıldığından daha çok birbirine benzer, Kabil’in kabilesiyiz biz diyoruz ve iyi bir yapıtta herkesi kendine hayran bırakırken, arzu ve algılama gücünün varlığı hemen herkeste birbirine yakındır, ayrım nicel olup görecelidir ve birikim gibi temel ama çözümlenebilir bir sorunsaldan başka ortada çekinilecek hiçbir şey yoktur. İnsanı dış dünyanın egemen ve biçimselleşmiş kuralları, ekonomik, demografik ve demokratik gibi somut ve soyut bazlar ve bunların üzerinde bir kurgana dönüşen üstyapılar değiştirir, köreltir ya da yüceltir ve insanlar özünde aynıdır.
Ama bizler okumak konusunda hiçbir zaman özgür olamadık ne yazık ki, bunun nedenlerini hepimiz biliyoruz ve bu konuda en doğru yaklaşımın, tümümüzün bu sorunda payımızın olduğunu kabullenmekten geçtiğini biliyorum. Gün ve ah budur işte!..
Okumak başlıbaşına bir özgürlük kaynağı değil de nedir, sonra hangi okuma birebirin dışında öznel sayılamayacak bir gösterge vaat eder, bu olası mı, ama bizler yıllarca okumak konusunda birbirimizi güdülendirdik, resmi söylem ve baskı, kişisel eylem ve otozorbalığa dönüşerek, kendimize ilişkin ötenazi hakkını kullanma dolayımın da, bir bütüncüllükle okuyan okumazlar konumuna düştük ve birbirimizi yok ettik. Yeryüzü tarihi göz önünde bulundurulduğunda, baskıcı yöntemle onun öznesi kişi ya da toplumun, trajikomik bir yazgının paydaşları olarak sahnede yer almaktan başka hiçbir işe yaramadıkları açıkça görülür, kutuplar burada erir ve dönemin acınası yoksunluğunu yaşamış hayaletler kalır geriye…
İşte girizgâh bitti ve okuma yöntemi açısından bir azınlık ve herkese hitap etmeyeceğini bildiğim bir yazar ve bir yapıt var artık elimde, kitapta görülebilecek, bu yazın anlayışı; absürt, bir parça underground, bilinç akışı (belki de bilinç dışı demek gerekir), Kafkaesk ve felsefi anlamda hiçliğe eşdeğer nitelemelerle adlandırılmış bir yazın türüdür diyebilirim -yazını yadsıyan ve teoremada protest bir yaşamsal tavır sergileyen, argoyu ya da küfre bulanmayı adetten sayan literatür!- Seveni, sevdalısı az ama fanatiği çok, fanatizmi azgın, alışılmış olanı çarçabuk sövgü diyarına gönderen bir yazın kompartımanıdır dersek gönül verenlerini üzmeyiz sanıyorum. Bu yazını açımlayan, tümüyle olmasa da, diyagonal varyantını sunmak isterim. Lizbon hayaleti Pessoa’nın bir kuarteti!.. Bu tarz yazının tasım, kaygı ve bilinç akışı türünden, tüm sancılarını ne var ne yoksa, özünde yansıtıp, dışa vurabiliyor kanımca…
‘Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemem / Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemem / Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemeyeceğim / Ama bende dünyanın tüm hayalleri var’
Görüleceği üzere, bu yazın türüne bel bağlayanlar, Eldorado’nun altınlarıyla değil, Torino’da, sokakta kırbaçlanan sütçü beygirinin, boynuna sarılarak ağlayan deliyle ilgilenirler!.. Elimdeki kitap, kısacık, yazınsal bir manifesto diyebileceğimiz türden Dünya ve Pantolon adında ve absürt yazının (tiyatronun) öncülerinden, Samuel Peygamber’e, - gözlük camının merkezi, onu çevreleyen tüm noktalara eşit uzaklıktaki Beckett’e ait!..
Beckett’i artık sanatın Mediciler ya da masenaslar tarafından korunup kollanmadığı zamanların dışında izlediğim ‘Godot’yu Beklerken’ adlı oyundan anımsıyorum, yıllar önce... Vladimir ile Estragon’u unutmadım, salt kavranılır bir beklentinin, yalınkatlıktan, kaotik bir dolantıya -dolambaç mı demeli- evrilebileceğini ve umarsızlığın sanıldığı kadar yıkıcı olamayabileceğini -oyunun özü sezgilerimize göre, bilinçli bir bekleyiş, saltık bekleyişi amaçlar gibi, hiçbir beklentinin olmadığı, saf bir bekleyiş- ve belirsizliğin görünmeyen bir eyleme dönüşerek, anlakta bir sonuca, bir kesinlemeye yol açabileceğini o oyundan öğrendim diyebilirim. Yalnızca umut sonsuzdur bu dünyada, adı da bekleyiştir… Umudun saltık varlığının bir şey, bir töz barındırması gerekmez, Umut başlı başına bir varoluş biçimidir ve onun kendisidir salt beklenen. Var olan yalnızca bir bekleyiş, bir umuttur oyunda… Ama bu insanın naturasında bir melankoliye dönüşür doğallıkla, insan hiçbir şeyi tüm gerçelliğiyle kavrayamaz çünkü, belirsizlik ilkesinin varlığı, hiçbir zaman bir kesinlemenin çocuğu olamayacaktır, öyleyse aslolan umuttur, bir tür belirsizlik, bir tür kapılış ve bir bağlam, bizi ayakta tutan tek şey ve tek sonsuzluk!..
Eğer abartmış olmuyorsak Beckett’in bu oyundaki gerçek amacı, izleyicinin oyunu ‘kendi imgeleminde sürdürerek’ ayrımında olmaksızın, kendisini sahnedeki oyuncunun yerine koyarak, kişisi olduğu ve yerini aldığı atmosferde üreteceği düşüncelerle artık oyunu kendi düşleminde, kendi dünyasında sergilemesi amacını taşımaktadır. Bunun yaşamda da sürmesidir salık verilen elbette… Ama sahne bağlamında izleyicinin, bilinç altında bir oyuncu olarak, kendisini sergilediği, oyun içinde bir oyun düşünün, bunun başarılarak, izlenen oyun anlamında, yöneliminin, izleyicinin yarattığı ve bir gerçelliğe dönüşen sahne ve gerçekte var olmayan bir oyun,.. Düşüncesi bile güzel ve tuhaftır sanıyorum ama herkesin yöntem ve yorumlar ileri sürdüğü, sözü edilen bir oyun için bile, Beckett incelenmeye değer bir yazardır diyebilirim. Oyuna göre; insanlar yaşamıyor!.. Oyun bir tiyatronun izlenilmesini, bir anlam çıkarılmasını değil, gerçekte dünyevi bir durumu sunarak, tüm evren, öbekler ve varlıklar adına, kendimize kendimizi gösterip, bir gizi salık veriyor bize; yaşayan tek şey umuttur!.. Yorumlar ve ideler birer paradoks içerir, ken, kene, kendimiz, kenetlenme birbirinin tersinir kılabilir, aya seyahat, bir kaçış ya da yuvayı terk ediş gerçekte tümüyle ana rahmine dönüş özlemidir. Godot’u Beklerken’de kuru ağaçta bulunan, o tek yaprağında, son sahnede düştüğünü, olmadığını görürüz, öyleyse yaşayan tek şey umuttur söylemi de boşunadır gerçekte ve Beckett’e göre umut diye de bir şey yoktur. Bilinç akışının şövalyelerinin şövalesi; gide gide bir nihilizme, hiççiliğe dayanır çünkü, Ulysses bir hiçliğin döngüsüdür gerçekte ve kitap bittiğinde Reichstag yangını gibi kitabın yanıp kül olduğu duyusuna kapılırsınız. Öyleyse tek gerçek dünya dönüyordur. Ama evimiz bir türlü yerini değiştirmez ve güneşi de göremez!..
Risale görünümlü bu kitabında, resim ve sanat üzerine görüşlerini belirtiyor Beckett, kitabın içine girmek gerçekten zor, dediğimiz gibi bu yazın türünün temsilcilerinin, ne anlatırlarsa anlatsınlar, dünyalarına girmek zor, dilini anlamaya çabalamak ve arzulamakla bir parça başarılabilir sanıyorum, işte kitaptan kimi alıntılar; ‘Gerçek anlamıyla eleştiriden söz etmeyelim. Bir Fromentin’in,bir Grohmann’ın, bir Mc Greevy’nin bir Sauerlandt’ınkinden de iyisi Amiel’inkidir. Mala marifetiyle döl yatağı ameliyatları. Peki başka türlü olabilir miydi ki? Alıntılamaktan başka bir şey yapabiliyorlar mı? Grohman, Kandinsky’deki, Moğol yazı sanatı etkilerini açığa çıkarttığında (araya girelim, Picasso, görecelilik kuramının dünyayı sarsan popülerliğini, bir biçemle tuvale yansıtarak, Kandinsky’de 20. Yüzyılın başlarında tifo, tifüs dizanteri gibi tarihte Huneyn gazvesi veya Puvatya türünden çok, tanrının gazabının kırıma yol açtığı, tüm bulaşıcıların eması bulunduğu için, deyim yerindeyse dünya azılı bir dertten kurtulduğundan, bakteri, mikrop, amip, öglena ve zigot gibi mikroorganizmaların, basillerin resmini yapmaya koyulmuştur oysa, sanatçı çağından -algı dünyasından- kopamaz, bu anlak dışı kalmak gibi bir şey olur!), Mc Greevy, çok da yerinde bir tutumla, Yeats ile Watteau arasındaki yakınlıktan bahsettiğinde, ne değişiyor? Sauerlandt şu tanınmayan büyük ressamdan, Bellmer’den incelikle ve -dürüst olalım- pintilikle bahsettiği zaman, bu kime ulaşıyor? Herr Heidegger’in yazıları karşısında korkunç bir biçimde acı çeken Bellmer. ‘Das geht mich nicht an’ diyor. Bunu son derece alçak gönüllü bir biçimde söylüyor’.
Tek olan üzerinde düşünmek olanaksızdır. Eni konu düşünülmüş resim, her fırça izinin bir sentez, her çizginin bir simge olduğu, her tonun, binlercesi arasından seçilerek bulunduğu ve örtük tasımın kırılıp bükülmeleri ile son bulan resimdir. Hercai bir ölü doğadır. Ameliyat masasındaki dikiş makinesidir. Aynı anda hem cepheden hem de yandan görülebilen figürdür. Bu aynı zamanda hiç şüphesiz ki –kesinkes doğru olmasa da, memeleri sırtında olan bir hanımefendidir. Böyle bir resim kendi tarzında başyapıtlar üretir.
En sonunda bulunmuş olan, merkezi her yerde olan ve çevresi hiçbir yerde olmayan bilinmeyen’den başka bir bilinmeyen istemek olanaksızdır; ne onu durdurabilecek bir etkenin var olduğunu öne sürmek olanaklıdır, ne de onu durdurma amacının var olduğunu. İşte tam da bu yüzden, bu hayranlık ve heyecan uyandıran şeyi bundan böyle görmemekten, zamanın körlüğü içine girmekten, hiçbir zaman ölmemiş olan gövde burgaçları önünde sıkılıyor olmaktan ve kavakların altında titreşmekten bahsedilebilir. O halde onu, mümkün olan tek biçim aracılığıyla, göstermekten başka bir şey yapılamaz. Eleştirinin eleştirisi. Basit olanı düzene sokmak olanaksızdır. Sanat sıçramalara bayılır. Yaşamın sayısız koşulu ve bedeli vardır… İşte kitabın araladığı sözdeyişler. İnsanlar felsefeden sıkılır, nedendir bu… İnsan kendisiyle evlenirse hangi gerekçeyle boşanır sorusunun yanıtı, çatının onarımını geciktirdiği için değildir, insanın ruh ikizi ya da birebir kendisi sonsuz uyum ve bir mezomorto, diyesim yarı ölüm gibidir. İnsan kendisiyle geçinemez, bundandır öteki kendisi ya kölesi olacaktır, ya kendisi, onun kölesi olacaktır artık, bu da diğerinin gerçekte yokluğu anlamına gelir ki, ortada evlilik diye kavram kalmaz, bunun zıtlık hali de benzeri gerekçeler üretir, ayrıksı olmasının önemi yoktur, sonsuz uyum ve kutuplaşma, her ikisi de devinir bir evrende anomaliye yol açar kaçınılmazlıkla, öyleyse bunların açımını ancak felsefe verebilir, basite indirgediğimiz örnekte, çatının onarımı bir somutluktur, durumdur, son tepisi sayılır olay ufkunun, gerekçe ondan öncekilerin birikimidir deyim yerindeyse, bu yüzden felsefe bize yaşamı ve onun nedenselliğinin kavranellerini ve tüm varyantlarını dile getirebildiğimiz bir araç bir tözdür. Felsefeden sıkılan yaşamı yadsıyor ve yaşamdan sıkılıyordur ne yazık ki, yaşam sevinci bile derinlerde bir anomalinin göstergesi olabilir, içimizdeki kablolar gibi birbirine bağlıdır nedenler ve yaşamlar, üzünç ve melankolide, mutluluk ve haz birbirine evrilir ve bir tür birbirinin türevidir gerçekte ve temelde algı biçimimiz sorunların çözümlenmesinde aracı olabilir… Öyleyse düşünme, okuma, yazma -üretme, yorumlama- sonsuz bir uçurum, bitimsiz bir varyant ve anlağın sınırlarının paramparça olmasına yarar bir düzenektir. Görüşlerimize çokça bel bağlamadan ama, değişmeyen değişmektir.
Sonuçta; Nazım’dan, Eliot’a, Borges’den, Sezai Karakoç’a, Cansever’den, Mehmed Rauf’a oradan Gülseli İnal’a yüzlerce deniz feneri var, hepsi başka bir dünyanın esin perisi olsa da, Ormanda Ölüm Yokmuş’dan, Odisea’ya, Evrenin Sırları’ndan, Solaris’e, Kale Kapısı’ndan, Chöd Raksları’na kanat çırpmakta yarar var.
Halil Cibran’ın bir meselinde, din adamı bir dindarla, inançsız bir bilge, gece yarısına dek tartışırlar, sabah olup evine döndüklerinde, din adamı tüm kitaplarını yakar, inançsız bilge ise kitapları arasından, yıllardır tozlanan o biricik kitabı çeker alır ve de bir dini inancı vardır artık!.. İnsan asıl karşı çıktığı şeyleri derinden öğrenmelidir ki, kendi gerçekliğini inanılır kılabilsin, sonra yeryüzündeki her şey, bağımlılık dolu kurtuluşlardır, din olmasaydı, ateizm olur muydu, tanrıya inanmasaydık, onu yadsımaya gerek kalır mıydı… Din ateizmi yaratırken, ateizmde dini besleyen bir olguya dönüşebilir ve bütünüyle olmasa da Oscar Wilde’nin bir öyküsü, şu düşüncelerimizi belki açımlayabilir…
‘Narkis, suda hayranlık dolu güzelliğine bakıp övünürken, su; Ben onun gözlerinde kendi tanrısal akışımı izliyordum der…’ Yazın sanatının yaratıları sanıldığı gibi aramızda bir şey değil, olabildiğince dünya dışıdır, hele Beckett, kitaplarında, açıkça öngörülmese de, tüm olan biteni hiçler, bir boşunalığın girdabına sürükleyerek, okuru boğmaya çalışır ve en önemlisi kendimizle olabildiğince etik dışı biçimde, yüzleşmeye çağırır ve belki de tüm bu olanlardan sonra o da, yaşam onu sürekli şaşırttığı ya da acılar verdiği için, bir ütopyanın ya da özlediği türden bir yaşamın, için için peşinden koşar veya böyle bir şey için bizi zorlar ve belki de güdülemeye çalışır; ama yaşamın nasıl olması gerektiğini ve onun ne olabileceğini bize söylemez Beckett, gelecekle bir tür yüzleşme sayılabilecek, yazın dışı böyle bir kehanete girişmez, hatta bunu hiç sorun olmayacağı halde, kendisine bile fısıldamayacaktır, bunu hafiflik sayar.
Sonuçta, bireyin kendine yabancılaşması, yaşama karşı uyumsuzluğu ve bunun önlenemezliğiyle, onmazlığı üzerine, bir hiçliğin burgacında, kozmik salınımları dile getiren, umarsız bir yazın türüdür Beckett’in ki…
Son bir söz; ‘Göz ucuyla bir şeyin ansızın kayıverdiğini gördüm. Yerimden fırladığımda anladım ki kendi yansımdı…’
Son bir dize…
‘İşte bu söylediğim bir şarkı ki / bir yerde söylendi ve şarkı değildi / ki bazıları ve ben bana baktık / pembe aynanın içinde / ve bakış da bana ve paltolara baktı…’
Bilinmez, umut etmek için belki de, umutsuz olmak gerekiyordur!..






23 Ağustos 2021 Pazartesi


YAZGI

 

Güneş sistemini oluşturan maddenin yüzde doksandokuz tam onda dokuzu güneşte bulunuyor. Gezegenlerin kapsantısı bir tüyden daha hafif. Ama üçüncü gezegene bakıyorum, denizlerde hareket var, dağ taş tavşan dolu, kent dediğimiz yaşam öbekleri, üç boyutlu metal cızırtıların egemenliğinde, insanlar tıraş oluyor, işe gidiyor, kravat takıyor, aybaşı görüp, mastürbasyon yapıyor, daha bir sürü usa sığmaz şeyler, ne ilginç! İşte bu garip oluşumun parçalarından biri de benim. Anlatacağım şey o denli ilginç değil ama bu çılgın belirsizlikte yüzen, sıradan bir öykü olarak en azından var! Yazarıysa belli ki çarpıcı şeylerden sıkılmış olmalı, üstelik araya, ‘Asıl çarpıcı olan sıradan bile bulamayacağımız öylesineliklerdir’ gibi bir klişede sıkıştırıyor. İşte o öylesinelik...

 

Öğrenimini ana kucağından uzakta sürdüren çoğun gibi, okul çağlarında uzun süre kiralık evlerde, hatta odalarda kalmıştık. Denizli ili, Kaplanlar mahallesindeki son kiralık evden ayrılırken, kardeşlerin en küçüğü olduğum için, taşınma işini izlemekle yetiniyordum, unutulan bir şey var mı diye, son bir kez bakmayı benden istediler, kurt yeniği tahta merdivenlerin ev boşalınca nasılda kırılgan olduğuna şaşarak, boş odalara daldım, küçük ve küçüğün küçüğü iki odaya, görevimin bir şeyin unutulmuş olmasından ziyade, bana biçilen rolün yerine getirilmesi olduğunu bildiğim için, kaçarcasına son bir kez baktım, giderayak bir de odunluğa, burası oda sayılmasa bile, hamamlık (yoksullar bunu iyi bilir) sayılabileceği için gene de bakmıştım. İyi ki bakmışım, o ivedilikle dipte ölü yaprak renginde, eski bir zarf ilişti gözüme, bir mektup, kardeşlerime hiç söz etmedim bundan, yıllar sonra okumak üzere şöyle bir açtığımda, düşündüğüm gibi, belki bir özyaşam öyküsü veya deneme amacıyla yazılmış sayfalar çıktı karşıma, yazan kendisini mi anlatıyor, anlattığı şeyi yazan kendisi mi, onu bile anlayamadım diyebilirim. En iyisi okuyalım...

 

Anadolu coğrafyasının ege plakasındanım, önemi yoksa bile gene de söyleyeyim, ayrı ayrı bayraklarla donatılmış bu gezegende, yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan ülkelerden, önasyadakinin, orta batısında, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey köylüğündenim. Tüm insanların yaptığı gibi önce adımı soracağınızı biliyorum, ben öleli çok oluyor, adımı anımsayamamam doğal sayılmaz ama, ölüler ülkesinde geçen süre, bellekle ilgili atomların çoktan parçalanmış olmasına yettiği için, konuşabiliyorsam da, bir adım yok, yinede Sahir olabilir diyorum, ama kesinleyemiyorum.

Kendimden söz edeceğimi sanmayın, lütfederseniz, öteki dünyada, -sizin dünyanızda!- geçen bir kaç zaman diliminde başımdan geçenlerden söz edip alıntılar yapacağım. Bölük pörçük olabilir, bir ölüye yakışır bu, hem ölülerin ardında kalan, zamanla tüm canlılığını yitiren solgun sayfalar değil midir. Doğduğum yeri açayım, İsabey kasabası, Demirler mahallesi, Emirler sokak, No:13. Emir, demir, İsa, onüç, size ne düşündürür bilemem ama, benim bildiğim her halttan istenirse bir şeyler çıkarılabileceği üstünedir.

Çocukken gittiğim Kuran kursu dışında, ergenlik çağında aldığımız okuma yazma eğitiminden ötürü, alfabetik anlamda okur yazar biriyim. Okuma yazma hocamızın adı Muhammet’di, şişman, ablak suratlı, esmer, kalın kaşlı bir adamdı, kısa boyuyla hükümranlıktan sıkılmış Lagaş kralı gibiydi, zaten onun için ‘Hoca’ diyorum.

Yaşamda yapılabilecek her çılgınlığa, tümüyle uzak bir peyzaj çizen -lingam- (neye yazılmış bu), bu halim selim adam, günün birinde bir kır gezisinde, okuttuğu çocuklardan Zühre’ye tacizde bulununca, tüm kasaba şok geçirmiş, Muhammet hocada soluğu başka bir kasabada almıştı. Uzun süre onun öldürülmesini bekledik, gerçekleşmedi ama, kendimden biliyorum, onun öldürülmemesi hepimizde kırık bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. Şimdi düşünüyorum da, yaşamda böyle bir olayın cinnet yada masumiyet değeri bir inci tanesi kadar bile yok, öldürülmesini arzu etmekten dolayı utanç içindeyim. Ama hep ustan söz ederiz, üstüne basa basa söylüyorum: İnsan usunun esiridir. Gene de Zühre’nin güzelliği ben dahil herkesi büyülüyormuş ki, hepimizin tabusuna dokunulması, anlağımızı kızıl bir çanağa çevirmişti. Bu tip olaylarda doğruyla yanlışı ayıramayıp işin içinden çıkamamak belki de en geçerli yoldur sanırım.

Neyse, ben yurt savunması adına yaptığım 20 yaş görevime dek, köyden dışarı çıkmış değildim. 0kur yazar olmama karşın, yaşadığımız dünyayı, gören gözün çevrelediği dağlar kadar sanıyor, köyün yaşam kurallarına uygun yaşayıp gidiyordum. Örneğin uyuyordum, camiye, kahveye girip çıkıyor, zorda kalmadıkça ne pazara, ne mezara uğruyordum. Hasbelkader yazı yazar, oyun bozar (kahvede), aylak gezerdim. Ekin biçmek ve kuş avlamak  dünyanın hakkını vermek sayılırdı bizim yurtlukta.

Bir gün köye yeni bir imam geldi dediler, (karşı dağlardan), bizim cami, toprak damlı, tek katlı bir yapıydı. Merak edip gittim, normal bir adamdı, ama bu dünyada her ademin bir düsturu vardır, bu imamda bir gün camide bulunan kitapları (daima tozları alınır ve özenle yerine konur) ayıklamaya kalktı, o gün gölgede oturmak için ben de camideydim, çeşitli (Hadis ve Kur’an başta olmak üzere) kitapları ayıkladıktan sonra, üzerinde Eski Ahit yazılı, minicik harflerle dizili bir kitap bulduk, imam duygularını gizlediği bir paravanın ardından konuşurcasına, bunu önceki imam mı bıraktı dedi. Bizde önceki imamın kitaplığa bir gün bile dokunmadığını, zaten kitapların bir süs olduğunu söyledik, yüzü biraz dinginleşti ama gözlerindeki anlam değişmedi ve kitabı elime verip bana güvendiğini söyleyerek, şöyle bir süzdükten sonra, derenin akıntısına bırakmamı söyledi.

Köyün aşağısından dere geçerdi, o an içtenlikle aldım. İmam o gün, Angloma, kelebek dişi, sadalmelik, koyun ve domuz, sulfata ve Kevser gibi laflar ederek sözünü bitirince (dinler gibi görünürüz), kitabı dereye bırakmak üzere yola koyuldum ve ilk kez, içine düştüğüm aylaklıktan olsa gerek, kitabı açıp şöyle bir okuyayım dedim (şimdi içimde bir heves varmış demek ki diyorum), inanın daha ilk satırlarda bir ilgi, bir merak aldı götürdü beni, bir taşın üzerine oturup sakin sakin karıştırmaya başladım, sonra Yeni Ahit diye bir bölüm daha olduğu gözüme çarptı, sonuçta kitabı atmamaya karar verip, bütün kış onu okudum, köyü çevreleyen dağlardan çıkıp, geçmiş ve geleceğe, anlaşılmaz olan tüm alemlere geçişim, gelişip değişmeye elverişli bir evrim canlısı gibi, o günlerde başladı. Kendime değil kitaba şaşırmıştım, Pavlus’un Mektupları, Süleyman’ın Meselleri bölümlerinden  hala beğeniyle söz ederim. Yalnız burada çarpıcı bir noktaya değinmek isterim; Eski Ahit’teki yerlerin, İsa’nın oyalandığı yörelerin, Zeytin Dağı’nın , beyaz eşeğin, değirmenlerin anlatımında inanılmaz biçimde kendi köyümüzü bulmuşumdur. Sanki Celile, İsabey, Golgata (kafa kemiği demekmiş) bizdeki Araplar Tepesi, Zeytin Dağı’da  Çökilyas’tı. O hırpanilik, o yoksulluk, o süzgünlükte cabası. 2000 yıl öncesi gelmiş ve ne hikmetse bizim köye girip bağdaş kurmuştu. İnsanlar kandille aydınlanıyor, zeytinyağlı fenerlerle hayvan ahırlarına girilip, kelterlerle saman veriliyor, arpalar serpiliyor, keçi, koyun, düve ve katırlarla iç içe yaşayıp gidiyorduk. 2000 yıldır bu köyde hiç bir şey değişmemiş miydi? Dut ağaçları, kümesler, avlular, Judaslar, otlar, pıtraklar, şarap evleri, hepsi Tevrat’dan çıkma, hepsi Musa’nın , Meryem’in günlerini yaşamaktaydı. Üstelik bir tuhaflık daha vardı, köyün adı da ilginç bir buluşumla İsabey’di. Yarı gülüt düşünürüm, göçerler kurmuştur bu köyü ama, adının İsabey oluşundan dolayı hep huylanmışımdır. Eski Ahit’i okumayan bu benzerliği kavrayamaz, dahası bugün bile, elektrik ve traktör dışında aynı meczupluk sürüp gitmektedir. Köyde İsa bir yerlerde saklanıyor olmalı, baksanıza elektrikte onun  mucizelerinden biri zaten!.. Musa’da belki bir gün, düşlerin ulu görkemiyle, elinde asası, Baklan ovası tarafından köye girecek. Gerçekte köyde dolaşırken, hep bir Selçuklu Oğuzu karşıma çıkar ama, köyün göçük ve mitik yüzünü, Meandros’un kıvrılarak akıp gidişinde görebilmek için, gene de o kitabı okumak gerekir diye düşünüyorum. Neyse, ben İsa’nın, Musa’nın buralarda yaşadığını sanırken bir gün benimle beraber 4 arkadaşı, nüfusa kayıtlı gönüllüler olarak, iki er ciple önce Çal jandarmasına, oradan da ver elini Antakya’nın Samandağ’ına askerlik yapmaya gönderdiler. Uğradığım şaşkınlığı bu kez de saklayamam, trenle geçtiğimiz yerleri hiç bir zaman unutmadım, dünyada binlerce İsa, Musa ve binlerce İsabey olduğunu o zaman anladım. Bütün köyler, bütün kasabalar birbirinin aynıydı, üstüne üstlük askerde bile tıpkı bana benzer biri vardı, sesi, yüzü, her şeyi... Dünyayı anlamaya çalışırken, daha bir kargaşaya dönüşmesinin önüne geçemiyordum, sürekli kendini yineleyen ve hiç değişmeyen zemberekli bir oyuncaktı sanki dünya, çevrilerek kuruluyor ve hep aynı şarkıyı çalıyordu. Tanrıyı -benzetmeme izin verirseniz- vodvil sever bir monark gibi düşünmeye başladım. Düşünceler genişledikçe, işimin zorlaştığını ayrımsıyordum, keşke Eski Ahit’i dereye atsaydım, ben “kendi şapkamın altında mutlu” cehaletin sükunet dolu denizinde bir hoş, yaşayıp gidecek, bilisizliğin verdiği aleni ukalalıktan nüfusa bile yazılmayarak, yaşamında bir kez bile köyün dışına çıkmadan, 91 yaşında ölen Syblimiz, Kör Eşebe gibi gamsız, tasasız ölüp gidecektim.

Büyüyü Tevrat bozdu, ama yıldızlar arası bir olayda geçen kriket karşılaşması gibi, bütün bunların en ilginci, bir gün minik radyosuyla dikkat çeken, kırmızı boyalı bir kadillak üzerinde söylev veren politikacının, sizleri Almanya’ya göndererek işsizliğe çözüm bulacağız vaadine kanarak, Almanya meseline herkesten önce parmak kaldırmamla oldu. İçimde kıvılcımlanan coşku ve merakı İsabey’de kimse anlayamayacağı için, yoksul şayak pantolonumla, Almanya uğruna böyle yürekten atılmama sonraları kim bilir kimler acımıştır. Köylüler kendi ılımlı dünyalarının dışındaki her devinime, ölümcül bir tehlikeymiş gibi bakarlar ve gönülsüzlükleri düşman çatlatır.   

Evet, bizim lakabımız Azizlerdi. Beş kardeştik, söylemenin yeri geldi, Eski Ahit’ten dolayı içimdeki pusulayı şaşırmamın asıl nedeni, İsmail, İbrahim, Zekeriya ve İlyas’ın kardeşlerim olmasıydı. Üçüncü (ortanca) kardeş olarak (Tanrı, ruhül Kudüs ve İsa gibi!) adım Nuri de olabilir, ama gene de bir türlü anımsayamıyorum, yalnız Nuri’nin diğerleriyle uyuşmadığını asla düşünmeyin, o nurlu demekle, tanrıya hepsinden daha yakındır. İşte tamda bu nedenle, Eski Ahit benim gizemim olmaya başlamıştı, onda soyağacımı arıyor, köyün adının bile İsabey oluşundan ötürü imgelemimde anlam denizlerine sürüklenip gidiyordum. Gene de Almanya Cumhuriyeti’ne gitmek gibi dış dünyadaki olası yazgıma herhangi biçimde karşı koymadan yaşamımı sürdürüyordum. Düşünceler başka, yaşam başkaydı. Bunu bir tür kurnazlık gibi kabulleniyor, dış dünyanın olasılıklarına, olabilirliklerine anında uyum gösterebiliyordum. Bu nedenle imgelemimin, düş denizleri gibi genişlemesine de ses çıkarmıyordum. Sonuç olarak, Almanya yalnızca lastik üretilen bir fabrika, yahut ta dört tarafı duvarlarla çevrili bir boşluk olabilirdi, kim bilir nereye, ne yapmak için çağırıyorlardı bizi. Unutmadan söyleyeyim, erlik ocağımız Antakya’da, Pavlus’un yurdu çıkmaz mı, artık Eski Ahit’le bir bağım olabileceğine iyice inanmaya başladım, köyde demir sandıkta bırakmıştım onu ama, söylemeye çekiniyorsam da, kendimi önemli biri gibi duyumsuyordum artık, belki bir tür peygamber olabileceğimi düşünmeye başladım, engin bir bilgiye sahip değildim, merhametli olmak gibi; bir gönencin sınanması için, tanrım benim gibi yoksullara olanak tanımıyordu, mucizeler göstermek gibi insanüstü yetilerim olduğunu coşkuyla ileri sürecek havarilerim yoktu, dahası gelecekte benim için türlü meseller uydurulup uydurulmayacağını da, usumdan geçirecek kadar cesur olmadığım için ahkam kesemiyordum, yalnız düşlemek gibi herkese nasip, ama kimsenin kullanmadığı bir koza sahiptim. Konuşuyor, serbestçe atıp tutuyorum ama, Almanya meseli ortaya çıktıktan sonra işler sarpa sarmaya başladı, düşlerim gerçeklerle gereğinden çok çatışır oldu. Örneğin yalvaçlık düşü, olaylar ve olanlar karşısında komik bir hülya gibi sırıtmaya başladı. Elbette nedenlerini anlatacağım, gidecekleri seçerken, İsa’nın anasının öldüğü yerlere yakın bir kentte (Smyrna) etimize kemiğimize baktılar, günler geceler geçti, sakınır olmaya başlamıştım, düşlerim gerçeklerden kaçar olmuştu.

Dişimi, tırnağımı inceliyor, kafa çevrenimi ölçüyor, bir kadın gibi kalçalarıma dokunuyorlar, hatta penisimi tutarak evirip çeviriyorlardı. Çiş yapmak, gözlerin ağını gösteren çemberler çizmek, yok yere soluk alıp vermek... Bizim köyde beygir alıp satılırken yapılırdı bunlar! Pes etmedim, gelecekten çok şeyler uman seçilmiş bir insandım ben, İsa’nın çilesi, Musa’nın acısı da belki böyleydi, hiç ses çıkarmıyordum, gençliğim bütün bunların üstesinden gelirdi, hem ben... onlar nereden bilsin ki... Bir işçi topluluğuyla, eskitemediğim umutları taşıyarak Münih’e ayak bastım, oradan da banliyölerden bir otomobil fabrikasına götürdüler. Gülünç ama, bizimkilerin şaşaalı diye tanımladığı bir yaşamın içinde, oralarda ne olup bittiğini pek çok insandan yıllarca ve yıllarca duyduğunuz için anlatmayacağım. Tam 13 yıl yalnız yaşadım, permanganat suratlı şefime usulen söylediğim merhaba dışında, ne Türk, ne Alman, ne kadın ne erkek hiç arkadaşım olmadı. Dakik hareket eden, ayakta yemek yiyen, Titanik gibi tabutta geceleyen yaratıklar olmuştuk. Tanrının makineleriydik. İsa ile Musa, Hans ile Thomas’a dönüşmüştü. Kimi gereksinimler, jeton denilen demir pulcuklarla karşılanıyor, konuşmanın yerini susmak, eylemin yerini durmak alıyordu. Uzun sözün kısası, 13 yıl kobaylık yaptım. Ta ki bir Alman kızının sabırla ve dirençle ilgilenip, bendeki derin sessizliğin gizini ölesiye merak edene kadar. (O aralar Çökilyas dağında bir tavus kuşuyla olan saklambaç düşünü görüyordum sık sık) Alman kızının adı Eva (Havva demekmiş!) Rosalin’di ve gerçekte bir museviydi. Yavaş yavaş dostluğumuz ilerliyor, bu gönülsüz çilem bitiyor diye düşünüyordum ama çok küskündüm, bir daha ne İsa’ya, ne Musa’ya dönmedim, düş kırıklığı beni katılaştırmış, tenor uykusu gibi her şeye sıçrayıp uyanan birisi olmuştum. Makinelerin ortasında, Eski Ahit’in insanı hareleyen mistik havasının beni ahmak yerine koyduğunu düşünmüştüm. Demirin buzla örtülü dünyasıyla, İsa’yı sevmek arasında ne gibi bir ilgi vardı. Bir gün, üzerimden ölü toprağı kalkar gibi, İsa’dan Musa’dan, Antakya’dan söz ettim Rosalin’e, hiç unutmam hemen kentin en yüksek yapısı Reims Katedraline götürdü beni. Orada kızıl pencerelerin ışığında, çarmıha gerili İsa, düşlerime geri dönmeme yol açtıysa da, benim köyümün kırık dökük değirmenlerine çok uzak ve Eski Ahit’tende alabildiğine başkaydı... Rosalin’le geziyor, eğleniyor, düş kırıklığımı ve yiten peygamberliğimi unutmaya çalışırken en ilginci de sevişiyorduk. Benim yaşamımdaki ilk kadındı Rosalin, bu nedenle Havvammış gibi tapardım ona. Bendeki küllenmiş Eski Ahit aşkını sezen Rosalin pek çok kitaplar verdi, artık dünya gözümde değişmeye başlamıştı. Küskünlüğümü atarak aşkı keşfediyordum, aşk yaşlı ruhuma gençlik aşılamış, kinetik bir enerjiyle yaşamımı evirip çevirir olmuştu.   Rosalin... gülümdü benim ve ben ona sık sık güller armağan ediyordum, dahası o sıralar Hölderlin’i okumaya başladım, inanın içimi bir erinç kapladı, ama delirip ölmüş olması beni çok üzdü, ben delirip ölmemiştim, ama ya Hölderlin!.. özel nedenlerle hayran olduğum birini, iç dünyamda taklit etmem, yani onun gibi intihar etme düşüncem, ama bir türlü becerememem, ruhsal açıdan ezilmeme yol açıyordu. Ardından Genç Werther’in Acıları’nı okudum, bir intihar daha, ama yaşamımda İsa ve Musa dahil ortak yönler bulduğum kişilerin çoğun kendini öldürmüş yada öldürülmüş olmaları, gariptir beni intihardan uzaklaştırdı, farklı olmayı başarabilmeliydim. Bir gün aniden Rosalin’in küçük kardeşi -elim bir kazada- ölünce üst üste gelen bu karamsarlıklar ve gönül dostumun acısını alabildiğine paylaşabilmek için yazdığım şiiri, tüm ailesinin gözleri önünde Rosalin’ime okudum:

“Mezarımın üzerinde kuruyacak yeryüzü / Anne, anneciğim / Unutacaksın sen beni / Yabani otlar dalgalanacak üzerimde / Baba, babacığım / Ne de sen özleyeceksin beni / Kara gözlerin yıkanır yaşlar dinince / Abla, ablacığım! / Artık acı üzmeyecek seni / Canım kardeşim / Ancak sen unutmayacaksın hiç / Var gücünle yok say beni / Sen ise durmadan üzüleceksin kardeşim, ölünce / Yanıma uzanıncaya dek. / Ey tekmelediğim neşe dolu yollar / Acımasız çıktınız. Kölemdiniz oysa! / Ya sen kara toprak / Ayaklarımın çiğneyip kardığı kara toprak / Mezarımı örteceksin. / Soğuksun ölüm, tanrın ve efendin idim / Yıkılır gövdem yakında toprağa / Eririm / Ruhumsa gider belki cennete / Belki bir bilinmeze...”                                  

Bir Çeçen ağıtı gibi dokunaklı buldukları dizeler, benim büyük bir ders almama yol açtı. Her şey bir yana şunu anladım, yaşamda asıl acı çekenlere, onlardan çokca üzülürmüş gibi yaklaşırsanız, size güvenmez ve inanmaz olurlar. İşte bende Rosalin’in acısını peyderpey paylaşınca, birden uzaklaştı ne yazık ki. Nedenini söyledim ama; belki yinede kimsenin bilemeyeceği yaşamsal gizleri vardır ayrılıkların. Hiç bir zaman asıl terk nedenini öğrenemedim, belki acıları paylaşmak değil, onlardan kurtulmak ya da olanları unutmak istiyordu Rosalin, benim mistik yanım, yaşadığı acı gerçek karşısında komik bir yetersizliğe, yada kişiyi çileden çıkaran bir teslimiyetçiliğe sürüklemiş olabileceği için, ilgisi aniden bir tiksintiye de dönmüş olabilir diye düşünüyorum. Rosalin beni terk etti, telefonla ulaşamıyor, çaldığım kapılardan dönüyor, geçtiği yollarda boşuna bekliyordum, onu bir daha göremedim. O sıra Titanic’i okudum, Enzensberger’i. Titanic tüm yaşadıklarımızın, boşunalıklarımızın bir aynasıydı sanki ve son dizesi şöyleydi “Belirsiz, söylemesi güç, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorum.” Evet, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorduk...

 

Artık anlatamıyorum, ne romantik Schiller, ne Goethe, nede kara yoksullukçu Walraff teselli oldu bana, bu anlayışsızlık denizinde, neredeyse Hitler’e sempati duymama ve hatta insanların şiddete yönelmesini yerinde görmeme neden olan belirtiler oluştu. Fabrikada ise tek bir slogan vardı: Daha çabuk, daha iyi, daha çok... En kısa zamanda, daha iyisini, daha çok yapacaktınız... Zaman kazandırır, hem size hem bize deniyordu ama, kimse zaman nedir diye sormuyordu. Straus ve Wagner dinlemeye başlamış yaşamdan da umudumu kesmiştim, “Anladım ki zaman bazen 3, bazen de bir hiçti!..”

 

Bir gece düşümde bir tavus gördüm, ama önce kulağıma biri hiç ilgisi yokken, “Şu çarşaflı kadın, 2000 yıl önceki imparator Septime Severe’in Roma’sında yaşasaydı, sarayın sefahatına karışacak ve Caracalla’nın babasıyla olan sürtüşmelerini dinleyecekti” dedi.

Düşümde ıssız bir ormanda tavusun peşinden koşuyordum, renklerin çılgın tanrısının peşinde... Rosalin’in bıraktığı Direyler Ansiklopedisi’nde kuşu bulduğum zaman onun tavus olduğunu anladım. Çökilyas dağında dolaşırken, bir uçurumun dibinde, bir uzay kolonisi gibi yemyeşil parıldayan koruda gördüğüm o tuhaf kuş. Bir mayıs sabahında can sıkıntısından dağa çıkmıştım, yalnızlığın dolambacında kolan vuruyordum, kuş sürüleri çığlık atıyor, acayip ötüşlü bir kuşun sesi diğerlerinden ayrılarak yamaçlarda yankılanıyordu. Dağın etekleri aydınlanıyor, kertenkeleler kayalarda devinirken, gelincikler kovuklardan başlarını uzatarak güneşi selamlıyorlardı. Sümbüller, öteye beriye serpilmiş mavi otlar, sarı, tırnaksı çiçekler, minicik mavil kuşlarla cıvıldaşıyorlardı. Pembemsi şeyler ayaklarıma bulaşırken, uzun, yay gibi bitkilerin rüzgarda savruluşuna tanık oluyordum. İşte o sıralar inmiştim, kimselerin sözünü bile etmediği o gizemli koruya, yamaçtan dolanarak aşağılara sarkmış, düzlüğe kavuşunca da, ardıçların, meşelerin arasında yürürken görür gibi olmuştum kuyruksaçanı. Ben yürüdükçe, çalıların ardında, sarmaşıkların içinde rengarenk düşsellikte,  gösterişli bir yaratığın, uçuşup kaçıştığını duyumsar gibi oluyordum. Salt sessizliğe bürünerek ayak seslerimi kestim ve bir böğürtlenin arkasına saklandım; beklemeye başladım, ama durumumu sezen tuhaf kuşta, sanki beklemeye başladı, bu kez sessiz biçimde, büzülerek yürümeye başladım, birbirimize yaklaştığımızı duyumsuyor, neredeyse karşılaşacağımı umarken, yine birdenbire yitiveriyordu. Sonunda irili ufaklı taşların yolak yapıp kıvrıla büküle suya kavuştuğu bir patikada, tuhaf çığlıklar atan, renkcil acayip bir kuşun minik mahmuzlarıyla sekerek, suyun içine dalıp gittiğini gördüm... Suya eğildim, birden tepemde Herakles belirmiş gibi, parıldayan suretimden korkuya kapılarak uyandım ve çevremi kolaçan ederek ıssızlıkta gene yürümeye başladım. Suda, larva kuyruklusu ve küçük balıklardan başka bir şey görünmüyordu, yinede dalıp giden kuşun renklerini ve iriliğini düşledikçe yaşamda böyle bir kuşun olamayacağına karar verdimsede, birden uzakta alacalı bir orman canlısı, binbir renkli, kuşsu bir yaratığın, yüzerek kıyıya çıktığını görünce gene düş gördüğümü sandım, düştüğüm ürküyle suya dalan kuşun renklerini tam algılayabildiğimi söyleyemem, çünkü yüreğim şiddetle çarpıyor, kuşun kuyruğu büyülü renklerle dolu bir püskül, acayip bir yelpazenin süslediği görklü bir kavis, utkulu bir çevrim gibi, kekiklerin, buruk kokulu lavantaların, karman çorman otların arasından süzülerek, havayı yarıp gidiyordu.

Sanki sabah sessizliğinde tanrı benimle yüz yüze gelmek istemişti. Birden korkmaya başladım ve aylak satirler; orman cücesi gibi önümü keser, bir nympha, ırmak cini yada su perisi kılığında karşıma çıkıp, sırtıma biner düşüncesiyle koşmaya başladım ve o hızla korudan uzaklaştım.

Bayılmışım. Yamacı tırmanıp tepeye vardığımda hiç ummadığım bir şey oldu, korunun birden gözden yittiğini gördüm, koru yoktu. Düşümde düş görmüştüm belki de. Ama Rosalin’in ansiklopedisinde gördüğüm kuşun gerçekten varolduğunu anladığım zaman düşüme duyduğum hayranlık ve mutlulukla enfes bir pantolon ve bir fötr şapka aldım kendime, ama kimselerin bilmediği bir gizi vardı şapkanın, kenarında o kuştan olduğuna kesin gözle baktığım büyüleyici tüy... Bu yalan dünyada gerçekten mutlu olduğum tek an düşümün gerçeğe dönüştüğü  o andı ve mutlulukların en güzeli; her zaman, en zarif ve küçücük olanıdır.

O yıl sonunda emekli oldum, hem de günüm dolmamışken, dalgınlığım ve aylar önce frezeye kaptırarak kullanılmaz hale gelen işaret parmağımı gerekçe göstererek emekli ettiler beni, iyi düşünmem gerekiyordu, köye, yurduma nasıl dönecektim, ülkeler görmüş, tuhaf şeyler yaşamış birinin dönüşü de epeyce görkemli olmalıydı.

Bir cip aldım, üstelik ilk elden ve köyün girişindeki susa yolundan ayrılıp, iki yanı servilerle kaplı yola girdiğim zaman ahalinin, Midas görmüş gibi şaşkınlığını, tanıyınca da merakın yoğurduğu bir şüpheyle sessiz gülüşmelerini hiç unutmadım. Yakın çevreme pek yüz vermediğimi söylemeliyim, çocukları şaşırtıcı oyuncaklarla sevindirip, yaşlıların ağzına gönülçelen ikramlarla, birer parmak bal çaldım o kadar.

Günler geçiyor, gizli mutsuzluğum alabildiğine sürüp gidiyordu, melankoliye dönüşen can sıkıntımı geçiştirmek için, ciple düşlerimin dağı Çökilyas’a çıkıp dolaşmayı tasarladım ve bir sabah erken, Baklan ovasında bir garip kuş öterken yola çıktığımda, motor gürültüsünün doğanın sesini bastırdığını ve sabahın sesine karışan tüm canlıların, çılgın bir koroyla çığırışlarını duyamadığımı söylemeliyim. Cip, çekiş gücü bitip, dağın yamacında durunca, yürüyerek uçurumun kıyısındaki koruya, düşlerimin korusuna kavuşmaya karar vermiştim. Yarım saat süren inişli yokuşlu bir çabadan sonra, yöreye yaklaştım ve korunun bir düş gibi aşağıda uzandığını gördüm, yamaçtan kayarak aşağılara indim ve düşlerimin peşinde, püfürdeyen yapraklar arasında, kuşu aramaya başladım, eğer gerçekten görürsem, yaşamımdaki tüm yalnızlığımın bilinçli ve tanrı katında da seçilmiş olduğuma inanacak, kutsal bir görevle yükümlü olduğumu kabul edecektim. Korunun içinde koşmaya başladım, çılgınca koşuyordum, çalılara, otlara, dikenlere; çarparak, sürtünerek, sıyrılarak; birden devasa bir çukura yuvarlandığımı anımsıyorum. Uyandığımda, üstüm başım harap olmuş, palas pandıras kalkmaya çalışıyordum ki, masalların kuşunun, yukarıda, bir gök perisi gibi bana bakıyor olduğunu ve yine birden yitiverdiğini gözlerimle gördüm. Aceleyle tırmandım, aman allahım, bu tavustu!..  Evet, kuyruğunu olanca görkemiyle açmış, gökkuşağından tepeliği ve devasa cüssesiyle bana bakıyordu, kuyruğunda binlerce im, eflatuni, sarılı, kırmızılı benekler, yalvaçlara özgü işaretler, us uçuran zarifliklerle gülümsüyordu. Tanrıya en yakın kuş bu olmalıydı ve sanırım, artık tanrı bana işaretini vermiş bulunuyordu, ama ben yinede şunu düşünmekten kendimi alamadım, neden insanın yaratılışı, bir tavusunkinden daha önemli olsundu ki. Bu gezegende belki de biz, tavuslara eşlik eden canlılardık, bu kozmik şarkı yalnızca tavus için tasarlanmış olamaz mıydı... Tümüne belki de diyerek bu konuyu kapattım, gene bayılmışım, uyandığımda tepenin başında, kırık taşların arasında yatıyordum, ılık bir akışla burnumdan kan sızıyordu,  frezenin ezdiği parmağımla burnumu bastırarak, eteklerden inmeye başladım, düze geldiğimde, cipin yerinde olmadığını gördüm, yolun aşağılarında, kayaların dibinde ters dönmüş durumda, pelül perişan buldum onu, ya el frenini çekmeyi unutmuş, yada buralardan geçen meçhul bir yolcunun, belki bir titan yada bir kiklopun azizliğine uğramıştı. Yanına vardığımda kimsecikler yoktu, bu ıssız dağ binlerce yıldan bu yana, doğa dışı bir aletin, koşabilen, dört ayaklı bir makinenin ölümüne ilk kez tanık oluyordu. Son bir kez okşayıp, ona veda ederek ayrıldığımda, uzaktan bir kez daha baktım ve içinden nasıl sağ çıkabildiğime bayağı şaşırdım. Yoksul  bir köylünün, sıska bir eşeği gibi, uçurumdan yuvarlanmış, -deyim yerindeyse- dört ayağı havada, nalları dikmişti. Kırk yıllık emeğime önce göz yaşı döktüm sonra nedensizce elimde olmadan güldüm. Güneşin yalımı, yakıcı bir kırbaç gibi yamaçlarda dolaşırken, yukarılarda beyaz bir bulut, azize gibi süzülerek aşağıya indi ve gelip tam başımın çevresinde harelenerek taçlandı. Cipe ve yukarıdaki gökyüzüne bir daha baktım, kendime dokundum, yabansı bir gezegende, bir konuktum ben, benden başka her şey yakışıyordu bu gezegene. Tavusta, belki bu gezegende barınamamış, görünmeyen bir yüz, bilinmeyen bir dünyaya kanat açmış ve ben onu salt imgelemimde canlandırmıştım. Büyük bir üzünçle köye döndüm. Dünyadan elimi ayağımı çekmem, yemeden içmeden kesilip, erenlere karışmamda o günlerde oldu. Yaklaşık bir ay sonrada, Budistlerin pek sevdiği bir incir ağacının dibinde 9876543210' nuncu soluğumu verdim. Köylüler sıradan bir cenaze töreniyle Araplar tepesine gömdüler beni. Ve defin biter bitmezde günlük işlerine koyuldular. Ben bedenen öleli 666 ay, gerçekten ölüp, hiçleneli ise 33333 gün oluyor. Bütün bunlardan sonra, son sözümü soracak olursanız, üzülerek; ‘Tuhamet su’  -Yaşam boş- diyorum...

...

Bu mektubun aynısını, İstanbul’da okurken, trafik kazasında ölen Denizli’li teoloji öğrencisi Yakup Düşgördürücü’nün evinde de buldum. Ölüm nedeniyle tek göz evi boşaltılırken yerdeki sarı zarfı dedektif öykülerinde olduğu gibi, kimsenin gözüne çarpmadığından alan olmadı. Her iki zarf da, bende buluştuğunda yazılanların birbirinin suretiymiş gibi, aynısı olduğunu gördüm. Bazı yerleri okumakta güçlük çektim, kimi tümce kopuklukları ve bağlantı zayıflıklarını birbirine ulayarak gidermeye çalıştım. Ayrıca yerde Wagner’e ait bir kaset ve Schiller’den çevrilmiş bir şiir buldum. Şiirden nefret edenlerin çok olduğunu bildiğim için, onu buraya alamadım. Ama pek şiir sayılamayacağını düşünerek, kendisinin olduğunu sandığım bir dörtlüğü buraya aktarıyorum (İnsanlar bir şeyin kötüsünden hoşnut olurlar, iyi şeyler kavgaya neden olur!) ki kendisiyle ilgili eksik bir şey kalmasın, bu görevim sayılır...

‘Kimimiz korkağız, kimimiz kahraman / Bir zamanın peşinde koşup, ağlayan / Düşler, bekleyişler, oluşlar derken / Boşlukta yitip giden bir boşlukta yaşayan...’

Bu sıradan öykünün kahramanı gerçekte kimdir ve zarf sahipleri 

birbirini tanıyor mu bilemem. Mektubu aynısıyla yayımlamama

gelince; üçüncü bir kişi olarak, bende de -bir mektup- var!..

 

 

 

 

16 Ağustos 2021 Pazartesi

















 Ulus Fatih / Resim; Katalin Tengerdi



                                                                        *













22 Mayıs 2021 Cumartesi

“VLADİMİR BURKONY” ve YAZIN ÜZERİNE SÖYLEŞİ




Yazar Olmak

 

Yazarlık nedir ya da kimler yazardır; örneğin, Marki de Sade, Homeros (Köle demekmiş), Borges, Edgar Allan Poe, bunlar yazın sanatının niceliğine katkı değil, niteliksel yapısında devrim yaparak insanları bir çarpınç içinde şaşırtmışlar ve hatta yeni bir yol açmışlardır sürgit. Bir yazarın ereği insanları mutlu etmek olmamalıdır, onu olanaksız düşlere, düşlenemeyecek  sanrılara, oluşumlara ve ama cennetten öte bahçelere de sürükleyebilmelidir ki et ve kan uygarlığının yeknesak yanlarını, hacmini, yadsıyan, yansıyan ve yankıyan genetik yapısını ölçüp biçerek bir ütopyaya doğru koşabilsin.

 

Bu açıdan bakarsak, Borges’in öykülerini düşleyebilmemiz bile olanaksızdır, Homeros, Odysseia'da doğayı olağanüstü biçimde betimleyerek, insan anlağını baştan çıkarır, Poe ise korkunun, gerilimin, cinainin yazının alanına girebileceğini kanıtlamış ve okurların ve yazın sevdalılarının önünde yeni  ufuklar açmıştır. Marki de Sade bir sapık değildir, cinselliğin en bayağı, en vulger oluşkularının ‘edebileştirilebileceğini’ kanıtlamış, yazının sınırlarının sonsuz olabileceğini göstermiştir. Melville'nin Katip Bartleby'si, gerçekte sıradan bir ‘yılgın’dan hareketle, yazınsal anlamda, nasıl felsefi ve dünyadaki varoluş sorunsalına, derin bir  bakış getirilebileceğini göstererek, unutulmaz bir öykü yaratmış ve karakterinin hiç bir zaman usumuzdan çıkmayacak bir kişiliğe bürünmesini sağlayarak, ‘Bedenî değil, gerçekte ruhsal varlıklar olduğumuzu kanıtlamıştır’

 

İyi bir yazar, yaşamın görsel düzleminin, güzellik sıfatı taşır, düzdeğişmece engebelerinin, delta varyantının orman yarasalarının betimleyici nitemleriyle oyalanamaz, o yeryüzünün anomalik yapısına ve insanın evren dediğimiz yüceltilmiş hapishanesindeki trajik yazgısına, olabildiğince derin bir bakışı seçer. Sonuçta bir varlık eni sonu kabına sığamayacağı için, evrenede sığamayacaktır.  

 

Kitapların korkunç, tiksinç, aşağılayıcı, çarpınca sürükleyen ve bazen tanrısal, ulaşılmaz bir yücelikte büyüleyici olanlarını severim. Çünkü gerçekte, anlak dışı, bize sonsuz gibi gelen, ‘olağanüstü bir güzellikte’ ürkütücüdür. Yaşayan bir kitap, beni mutlu ettiği için sevmem, onun bu sayabildiğimiz özellikleridir mutluluk veren ve artık bu tür algıların tanığı olmaktan, bir mutluluk ve ayrıcalık duygusuna kapılırım. Bundandır düşleyebileceğim şeyleri ve yaşamın içinden  olağan diyebileceğimiz peyzajları anlatan yazarlar, bu açıdan bakılacaksa, bir yazar nitelemesine sahip olamazlar.

 

Onlar dünyevi bir endüstrinin, yapı söküm parçaları olarak nitelenebilirler. Ün, Lidyalının sikkeleri ve ödüllere doyabilirler ama ağzı kulaklarında olan, bir yinelemenin eşsiz bir kuklası, günoğulcu bir denek taşı ya da eksik bir parçanın paslı ve kullanışlı bir manivelası olmaktan da kurtulamazlar. Ne ki gerçekte, bunca çabaya karşın, anlak içi bir nesnel varlık olduğunu bilmeden, hiçliğe karışmanın dokunaklı bir yanı da olmalıydı diye düşünebiliriz ve ne yazık ki kesinlemeler sanatın alanına girmemelidir diye bir yaklaşımda kaçınılmaz olarak yerini alabilir artık!..

 

Yazar olmak, olağanüstü derecede dünyevi  sahneleri yaşamla bütünleştirmek ya da oyunu kurallarına göre oynamak, basamakları çıkmak, borsada boy gösterecek güce ulaşmak, sayısız fanatiklere sahip olmak değildir. Bilinmeyen, düşlenemeyen, algılamakta zorluk çektiğimiz, sanrılı dünyalar yaratmak, ilk kez karşılaştığımız bir ejderle, us sayrısı bir sevdalıyla, evrenin gizine sahip kılınmış ama bunu kimseyle paylaşmadan ölecek kadar korkunç bir ‘yeti’yle tanışmaktır yazarlık. Bize sayısız kişilik, binlerce dünya, düşler bağışlayabilen ve bizi biz olmaktan öte, düşsellikle baştan çıkaran nice kalemşorlar ancak yazar olabilir. Ötekiler yazın loncasının devasa üyeleridir belki ve ama sonuçta katlanılmaz gerçeğin ve yüzyılların boyunduruğunda, kozmikomik varlıklar sayılabilirler!.. 

Bu konunun açınlanabilmesi için başka bir konuya giriş yapabiliriz, örneğin, Tarkovski'nin hiç bir filmini bir -pundunda- izleyemem, Solaris'i yıllar süren bir periyotta, parça parça izledim, öyle ki artık kurdelenin başı sonunda, sonu başındaydı anlakta yer ettiği kadarıyla ama o filmden bir sözü unutmadım, ayrıca filmi her karşılaştığımda yine bıkmadan izleyebilirim, unutamadığım söz ise şu; ‘Ne zaman öleceğimizi bilmemek, pratikte bizi ölümsüz kılar!..’ .

 

Gerçek bir sanatçının, eşsiz bir yaratık olduğunu anlamak için  yapıtına bakmak yeterlidir, gene örneğin, ‘Kumların Kadını’ adındaki Japon filmi oldukça sıkıcı ve uzundur. Nedir ki öbür dünyaya neler götürmek istersiniz deselerdi, listede o filmde olurdu!.. Sanat bizim için hiçbir zaman düşleyemeyeceğimiz veya us erdiremeyeceğimiz bir şeydir!.. Minicik bir rönesans!..

 

Evren biçim ve içeriğiyle estetik bir çabadır, bize düşende onu vulger yanlarıyla sergilemektir, eleştirinin tanımı da budur belki ve denilebilir ki artık, eleştirel olmayan bir varlık, yaşamı da algılayamayacaktır!.. Çünkü eleştiri yaşamla ve evrenle yüzleşmenin diğer adıdır.




















KEŞİŞ

Ada da 'Yetimhane'ye doğru yürüyordum, birden pencerelerin birinde, ikiye bölünmüş bir adam belirdi. Garip olan, pencere adamla birlikte hareket ediyor gibiydi. Akşam üzeri, kararan havada, gölge oyunları kabildir diye düşündüm. O tuhaf siluet, dağından büyük bu devasa manastırın, ürkütücü keşişidir belki de!..

Düşüncelere boğuldum birden, söyleyeyim Shakespeare azılı bir gerçekçidir ve bu anlamda sıradan bir yazardır kimilerince -var böyle okurlar-, çünkü onun bütün kahramanları ya hayalettirler ya da hayalet görüyorlardır. Bu gerçeklikten başka nedir ki, hayalet görmek bir soyutlama değildir, bir durumdur çünkü, tabi bu kesinlemelerde bir görüştür, ama soyutlama nedir sezip bilenler ne anlatılmak istendiğini bilir.

'Canına kıyıp, Mississippi ırmağının kıyısında, ağzından sular taşan bakire Meryem, artık bir hayalete benziyordu' derseniz, bu bir soyutlamadır. Yazarlık zaten olan biteni çarpıtma sanatıdır. Gerçeğin kavalcıları yinelemenin cambazlarıdır ve hiç bir işe yaramazlar. Avutmak ve avunmaktan başka... Ne ki çarpıtma yeni varyantlara ve çıkmazlara sürükleyip, yoldan sapmadığı sürece, hiç bir yararı da olamaz. Bir gizem barındırmayan şey, şiirde olamaz örneğin, 'Şu mayıs sabahında, baharsı renkler, sanki içimde koşuşuyor gibiydi' demelidir, düşlerin prens/es/leri hiç yoksa...

Doğrucası, Shakespeare -gerçekten gerçekçiyse- çalı bülbülü bile değildir. Aynı nakaratın savruk düşlerle dolu bezirganıdır bu tür yazın erleri!.. Adına biçemde desen, tek bir şiir yazdı yaşamı boyunca da desen, tek boyutluysa bu insanlar, yazın statükosunun, tamponu ve takozu işlevi gören anlak içi kumarbazlarıdır ve oyunu kurallarına göre oynamaktan haz alırlar, alkışlar kimileri için, yazın sanatının kişisel trajedisinden önce gelir, statik yaşam şövalyeliği gibisi yoktur onlar için, oysa Globe'un oyun yazarının, öncelikle kendisinin kozmirajik olması gerekirdi. Neden, genel kanı şudur ve dile getirilmese de yazının gizli kurallarındandır, kendi Gargantua'sını yaşamayan birinin kaleme aldığı trajediden, değil Oblomov, tanrı bile kuşku duyabilir!.. Salieri, Mozart kadar içten olabilseydi eğer, tanrı katında yer değiştirmiş olurlardı!.. Sanatın dolambaçlarında, saraylarda cirit atarak, bakir kırlar ve evrensi yoksullukları, ne denli dile getirebilirsin ki...

Neyse, bu terk edilmiş yetimhanede cinler periler var deseler insanlar inanmaya hazırdır zaten. Bütün hayaletler, drakullar, umacılar, tanrılar, melekler, şeytanlar, tapınaklar ve katakomplar bizim içimizdedir. Ama korkacak bir şey yoktur, biz nasıl varsak alt tarafı, onlarda vardır.

Tahtından düşmüş bu karasaray, kendisi yetim bu İsevi ocağının, bir peri masalı yoktur ama; yazık, bir söylenceden yoksun olup, yıkılmaya yüz tutması, doğallıkla olağan şey. Adı üstünde yetim bu yapı, azılı bir yoksunluğun içinde çırpınıyor ve onu mesellerle, hurafelerle, söylencelerle süslemekten kaçınmış dünyalılar. Sizi sevecek olan kişi, dünya yıkılsa, gene sizin gibi biridir. Bu yaklaşım hem soycul, hem de hakkaniyete daha uygundur. Yetimhane üzerinde umarsızca, düşünce egzersizi yapmaya kalkışmamışsa insanlar, bu onların dünyevi varlıklardan başka bir şey olmadığını gösterir, deselerdi ki bu manastırın tanrısı, o güne dek hiç görmediğimiz, düşlenmedik bir şeydi ve geceleri koridorlarda at gibi şaha kalkıyor, pencerelerden sarkıyor ve ada halkından bir korteks cinsiyetine sahip olamayanları, Satürn'ün evladı gibi yemeye kalkışıyor, Kimera gibi parçalıyordu; bütün dünya ziyarete gelirdi o an bu karanlık manastırı!.. Ülkenin cari açığı da bir gecede kapanırdı inanın!.. Masalların yararı yalnızca budur, aç ruhları gerçekten doyururlar!..

Adaya sonbahar geldi...

Arı kuşları hâlâ kurig kurig diye ötüşüyor, ada sevdalıları -soyutlamalar kesin midir ki- arı kuşlarının sonbaharda bile seslerini, ötüşlerini duyuyorsa, onu kutsamak ve ilanı aşkta bulunmak için yeterli neden herhalde vardır. Düşler ve düşünceler üzerinde, havanda su dövecek bir tanrı kulu kalmasa bile şu topraklarda!..

Dünyada nereye gitsek yalnızlık peşimizi bırakmayacak biliyorum, benliğin savaşları, Lidyalının krizleri, kısa mesafe koşularında kimin daha bilgiye aç, kimin şefaat ya resulullah diyerek elekten geçirildiği belli değil ki... Gene de, herkes Shakespeare bu ada da inanın, sallanan mızrak yani, kenara çekilmezsen delip geçebilir, kör hançerleri, süngüleri, kasaturaları. Sallanan Mızrağı eleştirecek oldum bir gün; eşine boş ol demek gibi, Medusalığa soyunmak cesaretini gösterebilmiş ve kutsanmış bir nisa, sattığı incik boncuk tablasının altından bir kitap çıkardı ve onun tiratlarını okumaya başladı, hemen önlemimi aldım, bu o kadar büyük bir oyun yazarıdır ki dedim, tabi oyun sözcüğünü ekleyip, salt -yazar- demeyince uyuz oldu birden, oyun diye eklenti bir baraka uydurmam haliyle tilt etti onu ve ama duymazlıktan geldi ve ben sürdürdüm; Zağanos Paşa sokağında aradan yüz yıllar geçse bile, mızrağa aşık ve kahramanları gibi entrikacı bir Şekspiryen'in tablasının altından; onun kutsevi, incik boncuklarla dolu İncillerinden birini çıkarması ve gizli gizli okuması kadar, taharetsiz biçimde insan eline düşecek denlide tomarlaşmış ve kitabi bir vaveylaya dönüşmüştür, onun çığlık ve düş kırıklıkları dedim, hatta daha uzun bir tirat attım ve kadıncağız, kötü niyetli hayırseverlere herkesin reva gösterdiği ve cömertçe sunabildiği tepkiyi hemencecik gösterdi ve 'elbette efendim' dedi!..

Şunu bilmek gerekir ki, sözcüklerde bir silah, selamsız geçmenin, yan gözle bakmanın, görmezden gelmenin, avam dünyanın, vulgerliğin enflasyonist baskılarında, tapınılacak silahlara dönüşmesinde, en ufak bir sakıncanın olmayışı gibi; insanlarla bir türlü aynı demir yolunda seyredemeyişimden, gözlerimin bazen nemlendiği oluyordur ama henüz göz yaşı dökmedim, adanın fan fin fonlarıyla dolu bu düşler dünyasında...

Gözyaşı için daha soylu gerekçelerim olmalı. Diyojenimsi yansılama becerisi gibi örneğin, ağlıyorum evet ama kendim için değil, sizin için, yok hepimiz için ağlıyorum filan feşmekan; ey benim nazenin dostlarım diyebilecek seviyeye gelmedim henüz. Tanrı taksiratımı affetsin!.. Özlemlerimizi gidermeden, kozmosun balballarından birini elimize alıp, evrenlerden bir evcik beğeneceğimiz gün gelebilir, kapımız çalınabilir. Anahtara bile gerek duymaz onlar, zili bile çalmazlar, birden baş ucumuzda belirirler inanın. Topal Halit'in özdeyişidir bu, ben uydurmadım.

Yaşamak güzeldir gene de; neden siz düşman olasınız diye, ruh mürekkebimi harcayayım ki, pen turist olayım durduk yere!.. Yaşamak güzel, güz'ellerim, çıkın kayalıklara, yazgılarınızın kadehi elinizde, haykırın tanrınıza hiç çekinmeden, 'Tanrım beni neden bıraktın' diye, ertesi gün bir esenlik, bir muştu kapınızı çalacaktır kesinlikle, çarmıha benzer, deneyin ve benceğizi arayın, bulamazsanız üzülmeyin, biliyorum ki haklıyımdır, büyük olasılıkla tabi!.. Kesinlemeler, tatlı bir dille söylenmeli, ipek gibi yaklaşmalıdır, keskin taratorlara!.. Çünkü her şey unutuluyor bu dünyada, bundan daha güzel bir eziyet ve daha enteresan bir zulm'et türü bulunabilir mi dostlarım, tanrımızı tebrikler ediyorum, kutluyorum onu ben, bizim gibi yalnız akıllı, yalnız kurnaz veya yalnız kara sevdalı değil o, her numara var ve pantolon uymadıysa gömlek verebiliyorlar!..

Sonbahar dedim ya, begonviller hâlâ açıyor, dünyanın en güzel çiçeği inanın, ama dikenlidir dikkat etmeli; bu şu demek kanımca, çabanız olmadan hiç bir şeye ulaşamazsınız, ulaşsanız avcunuzdan kaçıracaksınızdır kesinlikle, yani e=mc2 sarf etmeden ne doruklara çıkabilirsiniz şu ölümlü dünyada, ne kalabalıkların lanetleri altında, yerin dibine girebilirsiniz. İkincisi ilkinden daha büyük başarıdır unutmayın, tarihe bakın örneğin, İsa Efendimizi düşünün, hem yetim, hem öksüz, hem masum, hem mahzun yahu bu adam, dört dörtlük, biricik ve savaşta ağzı burnu kan içinde kalan peygamberinizi düşünün, sırtına basılarak ata binilen hükümdarlarınızı, kitapları yakarak ısınan doğunun Hülagüsü ve batının Vulgatacı keşişlerini, kuzeyli barbarlarını ve kemiklerini ak babaların sıyırdığı Hypatiaları, leydi Godivaları, Che Guevaraları, hepsi rüsvaylığın doruğuna vardılar, açlıklarını lanet ve iştihayla kan kusarak doyurdular ve gene de, ben sizin babanızım diyecek kadar dişlerini sıktılar ve korkusuzca kolezyuma çıktılar ve Karakalla'nın baş parmağı dahi inmeden ve güneş devrilmeden meydandan çekildiler de, insanlar gene de rahmetle uyluklarından kaval yaptılar ve yalnızca tarih sayfaları affedip, unutmadı onları ve mürekkeplerini güzelceğizim dediklerine ayırarak, işte tanrının sevgili kulları diye kutsadılar!..

Bir şey diyeyim mi, tarih çil çil altınlarıyla yatıp kalkan, hiç bir deyyus-u ekberi koynuna alacak kadar, alçak bir tapınak fahişeliğine soyunmamıştır, kim bilir bu da belki bir umut ışığıdır iki ayaklı, nobran suratlı, orman şempanzelerinin kılavuzları için, tanrıdan ümit kesilmez diyorum ben, hepimiz gibi, ümit kesilmez, neden; kozmosumuz da kıyamete kadar geçen süre, kapının ziline basmaya kalkmak için, adımımızı atmak gerektiğini düşünmeye kalkıştığımız zamancık kadar kısadır dostlarım.

Sabredin, çünkü yüz milyar yıldır sabrediyor tanrımız, arızalı aksamı bulmak için, etolünü giyip arabanın altına yattı ve vidaların hangisinin yalabıklaştığını arayıp duruyor, yıldızlar yollarını yineledikçe ve Robin Hood ormanlarında bülbüller öttükçe, bakın ayıp ettim gene, ormanlar derken Toroslar veya Meke dağındakiler gibi filan demeliydim, insan görmediği ormanlara sevdalanıp adını anacak kadar düş hırsızlığına soyunmamalı, el alemin ne olduğu belirsiz, hatta görüp bilmediği granit yığınlarına, ruhlarından tasmalı, firavun kedileri gibi iman etmemelidir. Çünkü canavarları kim bilir nasıldır onların, önlemi elden bırakmamak gerekir, ne bileyim ben!..

Ha dünya malı dünyada kalır diyerek, münafıklık yapan altın postçularda, hala ellerine ne geçti diye riyalar içinde yüzüp, bitcoinlerini stok ederek, ellerini avuşturup, çalgılı çengili düğünlerde, tanrılarına meydan okuyarak ve sonunda en güzel mezarları satın alarak bahtiyar oldular evet, o kadar da değil... A. Yıldız. Doğum; 1958. Ölüm; Yatay S. Tarihe geçmekten belki de iyidir, Astor gezegeninden güvence mi alıyorsunuz yahu, bizim herzelerimiz daha iyi, daha kutsaldır diye, garanti belgesi ha!..

Her şeyi tanrı bilir, elçisi melekler söyler, ulağı kaleme alır ve şeytan edite ettikten sonra, papirüsler piyasaya sürülür ve sizler okuyarak, eni sonu bir karar verirsiniz artık, işler karışır üstelik gene de, ama dedim size, bu hengame öyle eğlencelidir ki, tanrı kıyameti bile sürekli erteliyor inanın, nükleer güçlerini de armağan etti bize, Einstein amcanızla, Curie teyzeniz, saç saça, baş başa kavga etmeden, çoktan patentlerini alıp paylaştılar!..

Düşünüyorum da dünya kadar eğlenceli, serkeşlik veren bir yer yok, beddualarla tanrının günahını alıyoruz biz, tanrı amca her şeyi sana borçluyuz inan, bizlere bakma sen, hadi bir ortaya çık da kalçalarını çevir kasnak gibi, darbukayla bendir tıkırdatmasını biliyorum ben, kimselere söylemeyeceğim ama ve Susan Jimenez gibi olağanüstü biçimde kıvrak ve vallahi doğurgan kalçaların, gözleri kör edecek ve tanrıcığım gökte o gün iki güneş göründü, biri senin parlak basenlerin, ikincisi sağrıların diyeceğim... Ama diyemedim, çünkü adam, ne bileyim sakallı biri gibiydi, bir Satyr ya da Kentaur yahu bu diyecek kadarda; Diyonizos şırası içmiş ve kendimden geçmiş değilim candaşlarım!..

Kim bu; tanrının sevgili kulu, dedik ya kimileri için, nerde demiştik, unuttum elbette, bu hurufatın içinde!.. Barış için savaştı, savaş için barıştı, yedi içti, yan geldi yattı, çaldı çırptı oynadı, horon tepti, şnav çekti, goncasını değişti, akıl fikir verdi ve gitti. Kokusu bile kalmadı geride, bu denli günahsız bir insanı, yedi kere kurulup, yedi kere yıkılan cihannüma bile görmemiştir belki de!.. İnsan türleri ne sonsuz ve tanrımız; çeşnisi ne bol bir ahçı yahu!..

Ey Nasıralılar, ada öyle ilginç bir yer ki, mayısta peyda olan mimozalara benzeyen çiçekler var hâlâ, yollarını şaşırmış bu sarı çılgınlıklar, duvarlara tırmanarak yollara sarkıyorlar dünyayı görmek için, belki de bir tür mimozadır ya da ikizi vardır bu çiçeklerin bilemeyiz ki, güz mimozası, ay mimozası, göl mimozası, köşk mimozası, meşk mimozası her konuda olağanüstü güzellikte adlar yaratıyor insanlar, ağzınız açık kalır, yahu bunlar mevsimlik çiçek değil miydi bile diyemezsiniz utancınızdan!.. Ama ben gene de çiçek adlarından Aşık Merdiveni'ni severim, çünkü aşkın gönül hırsızlığı olduğunu ve tutsak edilecek ruhların, çalınacak kalplerin kalpazanlığı, pardon çöpçatanlığı olduğunu saflara açıkça ima ediyordur, ama şu dünya da, aşktan başka iç titreten başka bir şey olmadığını da kim biliyor ki... Aşk tanrının bile tutkusu işte, aşk uğruna yarattı bu dünyayı, şimdi ipin ucunu kaçırmamaya çalışıyor zavallı, ama Nietzsche, tanrı öldü deyip kendisi ölünce, dediğine pişman olmuş; zavallı dedim tanrıya evet, ama korkacak bir şeyim yok benim, tanrı zavallıysa, esamisi bile okunmaz kulunun!..

Pencerelerin birinde ikiye bölünmüş bir adam görmüştüm, öyle demiştim evet, yaklaştım iyice ve gerçekten varmış öyle biri, meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan dizesi gibi, adanın meçhulden gelmiş ya da gökten inmiş keşişlerinden biridir sanırım, iyi koku alırım ben. Böyle durumlarda her iki tarafta çekinir birbirinden, gözdağı korkudan kaynaklanır gerçekte, ben doğal korkuların tutsak aldığı biriyim zaten, bu ekstrası olacak ne yazık ki. Adam geri çekilir gibi yaptı beni görünce, gene çıktı ortaya, gene çekildi derken...

Cesaret neden korkacağını bilmekmiş düsturunu anımsayıp, akineton yutmuş bir mecnun gibi, adama en son sormam gereken soruyu sordum aniden, bu tür sorular sorma merakımdan değil; anasız babasız büyüyenler, dünya yoksulları, inanç kurbanları, hayatın oyunları gibi kavramlar; bu terk edilmiş mezbeleyi, adı insanı acılara gark eden, bu yalnızca tahtaları kalmış ibadethaneyi, kapkara yetimhaneyi görünce kafama üşüştü sanıyorum soru!..

Meczuba da acınmışımdır belki de, adam terk edilmiş yazıkhanede korkusuzca yaşamak şöyle dursun, ne yiyip ne içiyordu ki, belki de Mikaillerden biri getiriyordur nimet bohçasını, her neyse, bütün bunların olanaksızlığı beni huzursuz etmedi değil ve sırf bu yüzden, adama inat çekinmeden sordum soruyu; belki de bu hallere düşüren, tanrın değil mi seni der gibi birden;

Tanrıya inanıyor musun sen dedim!..

İnsanları küçümseriz, sanki her şeyi biz biliyormuşuz gibi. Özellikle bir meczup bu konulardan ne anlar diye düşündüğümüz olur, onun derdi, bir bardak çay, bir parça tütün ve yarım ekmek içine sıkıştırılmış, Rodrigo'nun gitar konçertosundan başka bir şey değil ki!.. Ama bazıları size öyle şeyler söyler ki, bu sorular karşısında, hemen not alırım ve sayısız öykü çıkar bu salvolardan.

Adam son derece bilinçli biriymiş, dedi ki sakince ve derinlerde ağır ol da molla desinler gibi; Gerçekte dedi tanrı, ruhumuzun değil, bedenimizin bir mimarı ve onun külliyen bir parçasıdır, ama neden ruhumuzda ararız biz onu, inanmak zorunda değiliz ona; bu ikilem yüzünden, çünkü ruhun özgür olmasıdır tanrıyı var eden, eğer ruhu özgür bırakmasaydı o, kendini yadsımış olurdu, örneğin salt kendisini kopyalayan; bir yaratılmış ya da üretilmiş bir tözün varlığından söz edemeyiz, o zaten vardır, varoluş bağımsızlık demektir, öncesiz ve sonrasızdır o, başkacadır ve görülmemiştir ve bir yineleme de olamaz, bu yüzden ürettiğimiz birebir kendisi olan değil, ayrıksılık barındırabilen ve başkaca bir nen, başkaca bir töz olabilendir. Eğer tanrı kendini kopyalamış olsaydı bizim adımıza, onun bir varlığa can verdiğinden söz edemezdik ve bundandır büyük bir olasılıksızlıkla o, yaratma, var etme uğruna; insan diyebildiğimiz, o kutsal varlığı, o sonsuz özgürlüğü bağışladı evrene ve salt kendisini, bir tanrı olarak duyumsayabilme, bir yaratan olarak kutsayabilme uğruna... Eğer o, kendisinin birbiçim kopyasını türetip yaratsaydı evren adına, bir yaratıcı olamazdı, sayılamazdı daha doğrusu, yaratmanın değişkesiz ve tanrısal kuralı; biricikliktir ve eşi ve benzeri olmayan olabilir ancak o... Biz tanrısal olabiliriz bu yüzden, ama tanrının birbiçim sureti olamayız, çünkü yarattım diyebilmek için yinelemedim diyebilmek gerekir, ama gene de tanrı ile, o -varlıkların en özgürü- arasındaki bağ, simbiyoz bir yaşamdır ve bizimde bir deney olduğumuzun kaçınılmazlıkla kanıtı ve kabulüdür artık, kopya olsaydık bir akıl ve bir eylem evreninin varlıkları arasında kabul göremezdik, onun için insan bağımsız ve yaratıcı bir ruhun, aşkınlık peşinde koşan bir doğacıllığın ve evrende kendini arayan bir varlığın, tanrısının dışında; tanrısal bir bedene sığınmış görüngüsüdür, o gerçekten vardır bu yüzden ve varlığından ancak böylece söz edebiliriz ve ama o eni sonu kendi varlığından kurtulacak ve bir başka tanrı olacaktır, emel denizleriyle yoğrulmuş kozmosumuzun, kaotik canlısı insanın ve insanlığımızın biricik ereği budur ve biz bunun için varız ve bu düşüncelere ve bu tür bir eylemselliğe yaklaşmak uğrunadır tüm çabalarımız, bundan ötürü, Musa onun sevgili kulu, İsa oğlu ve Muhammet'se onun son elçisidir der dururuz, düşüncenin okyanuslarında sürgit limanlar beğenir, fırtınaya tutuluruz diye son noktayı koydu ve tefekküre dalmışlardan her meczup gibi üst perdeden; çokta kafanı yorma bu konulara diyerek durdu. Ayrılırken, illaki 'Kendine iyi bak' diyen herifler gibi!..

Sonra şöyle düşündüm -ama bugün düşünüyorum bunları-, bu adam gerçekte benim tutsağımdı ve hep benim istediğim, özlediğim ya da gereksinimini duyduğum yanıtları verecekti. Yoksa nasıl öykü çıkaracaktım ki bu düşsel olaydan, adam delice bir şeyler söylese, buraya aktaramayabilirdim örneğin, uyumsuz, ilgisiz şeyler söyleyip, hiç bir düşünce kırıntısı olmayan şeyleri ileri sürebilirdim de, ne bileyim, onun için benim tutsağım diyorum.

Sonuçta onun dediğiyle, benim arayıp, bel bağlamaya kalkıştığım düşüncelerin sentezi olan bitenler... Bu tür meczuplar insanı kolaylıkla mat edebilir ama, deneyimlerimden biliyorum. Onlar benim üstadım, bilgi ağacım ve meccani yol arkadaşlarımdır yani...

İki bacaklı adem cemiyetlerinin, yazın adını verdiği yeşil bataklıklarda, uzun uzadıya bir odayı anlatan romancılar vardır. Prospektüsçü Proust lafı uzatmakla meşhur biri örneğin, ama bazı okurlar da bu konuda çok bıçkındır, yahu odaya girmeyeceğim be kardeşim -olanaksız zaten!- neden bu kadar uzatıyorsun derler, haklı olabilirler ama her sağır satıcının bir kör alıcısı vardır bu dünyada. Bilemem!..

Birde şu var, pejmürde görünümlü, gölgelerin keşişini, yani pencerenin birinde ikiye bölünmüş gibi gördüğüm adamı anlatırken (ha unutmadan söyleyeyim adam pencerenin diğer kanadındaki görüntüsü yüzünden bölünmüş gibi gelmiş bana), amansız diyaloglarla süslesem veya tiksindirici şeylerle betimlesem, kimi okurlar için bu da beyhude bir cavalacivozluk olur. Neden, çünkü ikiye bölünmüş keşişte, uzun uzun anlatılan oda da, yazanın kendisidir ne yazık ki, yazanın diyorum, yazarım diyemeyecek kadar korkak ve güvensiz biriyim ben, gülmeyin ya da hayıflanıp acımayın melalime, bunun nedeni çok değişik, yaşamdan kaynaklanmıyor yani, okuyan filanda yok, hiç biri değil, vallahi okuduğum kitaplar beni delirtip, korkak yapıyor, gün geçmesin ki görkemli bir novella okumayayım, dizlerimin bağı çözülüyor, böyle yazamadığıma göre, değil yazar, okur bile değilim, olamam, gördünüz mü, ettiğim laf eni sonu sizi buldu sonunda!.. Buldu da benim yazma hevesimin kökünde çalmak vardır, ama çaldığım şeyi boyarım, kulpunu uskurundan çıkarır ağzına takarım, bir keresinde çaldığım malın sahibine, gözü önünde istavroz çıkarıp, la havle çekerek bu miri mal senindir, affeyle ben denizsizi ve al tepe tepe kullan dedim, adamcık yüzüme baktı şamakona bak der gibi, bunu bana layık görüyorsun ha dedi, başka bir şey demedi, buda çalmayı meşru kılan yollardan biri oldu zamanla tabi. Biride mülkiyet hırsızlıktır zaten cahilperi dedi, kimden ç/aldıysan ona ver demek, hırsızın hırsıza ikramıdır bidayette, bazen lafın altında kalmak mutluluk veriyor, kuş dilinden anlar Süleyman'a!..

Neyse,

Entelektüel Fransızlar Hugo'yu bilmiyorlar, H.R.G'ın Gulyabani'sinden kaç kişi haberdarsa, Notre Dame'ın Kamburu'nu da o kadar kişi biliyor ya da ilgileniyor Fransa'da ve sizi Hugo adlı bilgisayar oyunundan söz ediyor sanıyorlar, bu bir gözlem ama, gene de Hugo vasat biri gerçekte, dönem yazarı ya da ahir zamanının ecinnisi gibi. Her zaman modası geçiyordur bu tür meşrufatçılığın. Az önce İsmet Tarık söyledi, Tarkovski'nin özelliği yüz yıllar sonra bile filminin ilgi çekebileceği, izleneceğidir diye!.. Katılırım kesinlikle, bir şeyi bilmeyenler, bilenlerden fazlaysa o şey iyidir ruhibebelerim. Hugo gerçekten sıradan ama, yani demode ve hadi diyelim gotik yazının popülist diye niteleyebileceğimiz bir şubedarı olsun. Birazda vulger romantik!.. Bu vulgerin Vulgata'yla bir bağı olmasın!..

Neyse ama, bize Hugo'yu öyle bir tanıttılar ki, tıpkı siyah beyaz televizyonu ülkeye doldurup duygu sömürüsü bittikten sonra, renkliyi sunmaları gibi, kabahat kimde peki, sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum!..

Keşişi geride bırakıp gidiyordum ki, densizlik yapıp, adamda mezomorto bir hal varmış gibi, ölüm için ne düşünüyorsun dedim, sorumu beklermiş gibi hiç çekinmeden, kıskançlık diye yanıtladı!.. Hiç bir şey anlamadığımız halde, bazen bir konuya ilişkin ileri sürülen, ilgisiz her sözcüğü anlamış gibi yaparız, tıpkı bunun gibi, kıskançlığın ölümle bağıntısı olabilirmiş gibi, dediğini derinden kavramış gibi yaptım ve dedim ki, cennet ve cehennemin gerçekliğinden emin olabilseydik, ölüm korkusu yaşamazdık. Birden dünyevi boyutlar kategoryenliğinin sıradan bir mudisi gibi, bir düşünce atmıştım işte ortaya, keşiş sıkılır gibi oldu, ama nedense belli etmedi durumunu... Ölüm dedi gerçekte, yaşamı kıskananların düştüğü boşluğa verdikleri addır, bizden başka ölüm için ağıt yakan ya da düşüncenin kovuklarında boğulan bir varlık yok, ölüm neden korkutucu olsun ki, yaşam da korkutucu, korku çemberinden bakarsan, her şey dehşet veriyor şu dünyada...

Ölüm bir formdan, bir kozadan çıkış; annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz, ilahi komedya işte bu, ölüm evrenin bir tür doğumsaması belki de, ölümün bir tür doğum olmadığını nasıl bilebiliriz, her yerde olmak, tek bir yerde olmaktan yeğdir belki de, gene de kişinin öz düşüncesi her şeyden önemlidir, her insan bir dünya değil mi, ölüm de ölebilir diyebiliriz bir gün, kıskançlık ilginç bir kavram, kıskançlık yenebilir bir gün ölümü, belki de...

Zorbalar sevilmeseydi mezarlar çiçeklerle dolu olur muydu dedim keşişe, konuyu değiştirerek savruklaştım, istakoz gerici, yengeç günoğulcudur denizlerde, bir gün oralar yurtlağımız olacak. Afrika sömürülmekten kurtulacak. Biz Türkçeyi çevirilerden öğreniyoruz, çeviriler daha derin, daha düşsel ve daha kozmik, başka dünyalara açıldıkça şaşkınlığa uğramamız kaçınılmaz.

Bir düşünür bile, insanlık için derin, anlaşılmaz, hatta sonsuz analizlere girişebilir, kaotik ideoloji yığınlarıyla bir çöplüktür insanlık tarihi, analizci bir bilge, köpeğini okşarken alabildiğine yalınlaşıp, sadeleşir ve bir kaç aforizmayla, özdeyişe indirger köpekle insanın ilişkisini, oysa sevgi, barış, kozmos, yaratılış, aşk ve ölüm varyantlarını bizlerin, öylesine kaotik ve anlaşılmaz sözcüklerle dile getirirler ki, aynı bilgenin, insanla ve insan toplumlarıyla -köpekle insan ilişkisinin dışında- bu denli kaygan, değişken, zorbaca, bitip tükenmez ve çözümsüz algoritmalara sığınması, onun düşünceleri ve ileri sürmeleri karşısında; kuşkuya sürükler artık insanı, dahası onun art niyetli olduğunu düşünebiliriz neredeyse...

Köpekle ilişkisini bir kaç tümce ve satıra indirgeyen bilir kişi, insanın insanla ilişkisine gelince, kırk dereden su getiriyor. Öyleyse, vahşet ve barış sendromunun baş sorumlusu ve yağmacı ruhlarımızın konkistadorları ne yazık ki onlardır diyebiliriz artık. Mezar çukuruna bırakılan bir heykel, kaidesinden uzaklaşınca nasıl anlamını yitiriyor ve başka bir kavramsallığa dönüşüyorsa, sanatta algıdır, bilimde, felsefede, varlıkta, tanrıda... Bu kavramların tuvaletin önündeki duruşları, poz verişleri ya da bir çağlayanın veya sarayın önündeki salınışları, sarsılışları birbirinden ayrıksı, çok değişken anlamlar içerir, korpüskül, Nepal istiridyesiyle, üç renkli ekmeği yiyecek ve manyetik aslanların anlamı sürekli değişecektir, konuşmanın yazmanın yerine geçebileceği çağlar yaklaşıyordur sanırım, sorunlarında sorun olabildiği günler, çünkü Breton gerçeküstücülüğü kurarken, Fransa Anadolu'yu işgal ediyordu, bütün zorlukları insan kendi kendine çıkarıyordur belki de, birine işkence eden kendini öldürüyordur derinde, yoksa köpekle bu denli iyicil ilişkiler kurabilen insanın; kendisiyle bu denli çatışık ve karmanyola olmasının olanağı yoktur ve olamazda ne yazık ki...

Neyse,

Bir şey söyleyeyim, pencerede ikiye bölünmüş gibi duran adamın gözleri, baykuşla kumrunun çiftleşmesinden doğmuş gibiydi!..

Evde, gece yarısı aynaya bakınca, kendimi, gölgelerin gücü adına, diğer yarım sanmışım demek ki, düşlere dalıp giden keşişte oymuş ne yazık ki!.. Ada insanı deli ediyor, ama iyi bir yanı da var bunun, olağan insanlardan -ki dünya böyledir belki de- ayrılıyor ve kuşkulu bir huzur, ürkütücü bir düşlem içinde yaşıyorsunuz artık, bu da iyi bir şey, anlatması güç ama, okumadan adam olmak gibi!..

Tanrı yolunu şaşırtmasın derler, ilgisi yok, insan neden yolunu şaşırır, soyunduğu işlerden, ada öyküsü yazacağım diye, bu kadar gayya kuyusuna inip debelenirsen, işte böyle saçmalarsın aziz dostum ve yazdığında leğen kemiğine, baş ağrısı olur artık!..

Bilgi bilgisizliğimizi artırır ve yazı bir umar üretmek için değil, sorunları çoğaltmak için vardır.










XANAX
Dünyadır bilimkurgu dediğimiz. Aşk karmaşanın saltanatıdır. Olsun, ben seni her yönüyle seviyorum, sanat aşığısın, yeti dolu ve bencillikten uzak, gerçek bir insan. Seni sevmek zorundayım, belki de aşığım, bu saçma diyeceksin. O sensin Yu. Çünkü karşılıklı aşk bir senaryodur, karşılıklı aşk dünyevi bir ilişki. Aşk ruhanidir, tinsel. Bu yüzden tanrı aşkı, doğa aşkı diye türleri var. Yu benim aşkımdır ve onu kimse benden alamaz. Kabirin çocukları, edebiyatta bir dal seçmelidir, çok dağılmamalıyız, ama her konuda yazabilme özgürlüğümüz var, iyi bir şey midir bilemem, ama bunu her konuda okumakla sağlayabiliriz, birazda arzularla, şiir, roman, öykü, deneme, eleştiri her konuda yazabilir insan, her konuda yazmak elbette kimliksizlik yaratır, dünya küçük. çok dağınık olmamalıyız ama ben bir havariyim diyorsak, tüm ayetleri okumak ve tatmak gerekebilir, sevmek ne garip, bir duygu, bir düş için düş kurmak ne garip bir şey, bir şeyin içinde, bir şey varsa o şey, başka bir şeyin içinde olan, bir şey olabilir, Serawit doğrudur, hepimiz ilginç şeyler yaşarız, İngiliz şiiri edebidir ve birazda bilinç akışına uygun bir söylemdir. eğer sen öyle bir şey yazmışsan, büyümüşte küçülmüşsün, bir çocuk olarak kutlarım, İngiliz şiiri sanki dünyadan ayrı bir adadır, İngiltere gibi ama şiir sonsuzdur, en iyisi şudur denemez, sen istiyorsan şiirde yazabilirsin, şiir hem zor, hem kolaydır, zordur şiire hiçbir zaman ulaşılamadı, kolaydır onu denemek, hepimiz için olası, her şey gibi, yalnız konu değişmesin, şiir yazacaksan diğer bir ülkenin şiirine benzememelisin, kendi ülkenin şiirini yükseklere taşımalısın, doğrusu budur, başka bir dünyayı taklit etmeye çalışmak, kendini unutturur ve hiçte iyi bir şey değildir ne yazık ki, başkası için çalışan sonuçta her zaman bir köledir, Serawit gençsin, zamanın var, kendini geliştirmek için zamanın var, bu sana bağlı, ne annene, ne dünyaya bağlıdır o, anladın mı. insan kendinin ya kurbanı ya celladıdır. Horep budur işte, yazın benim için birbiriyle hiç bir zaman yan yana gelmeyen konu, sözcük, şeyler ve düşüncelerin, dokumacı kuşu gibi birbirine bağlanması sanatıdır. Ay ve cehennem, çocuk ve Paraguay, ırmak ve nötron, Pan ve Medine gibi, düşünsel eylemlerin dolambaçlarında gezinmek. Moğol dolunayının altında, tan atımını bekliyor İskit kraliçesi demek, ritmden yoksundur ama o cazdır, adı üstünde kakofoni, mutluluk verir bana... Yaşam hiç ilgimi çekmemiştir, özlemini duyduğumuz şeylerin, başkalarının anısına bir kez tatmak, yeter bana, hiç bir şeye bağlanmam, hiç bir tutkum yoktur, dünyayı izlemek için geldim ben, hiç bir işe, hiç bir aşka, hiç bir çalıya, metaya, uzaya, harnup ağacına bağlanmadım, neden mi, çünkü her şeye aşığım, bu yüzden elem denizlerinde yüzerim her zaman, ulaşılmaz olanın trajedisiyle yaşamın biteceğini biliyorum, son sözüm hoşça kaldır, nefret etmektense sevmeyi yeğlemek doğrusudur, olabildiğince ve işte bu yüzden yorum da yoktur, ben bilici değilim, tanrı benim için bir soytarı ya da iyi kalpli bir vicdansızdır, belki bilemeyeceğim bir şeyde olabilir, önemsiz, melek güzel bir kadındır, hiç bir zaman kavuşamadığım, çocuk tanrının tohumudur, insanın değil, farenin arkadaşım olmasını isterdim, yıldızlar düşüncelerime yön veren tözler, yokluk ıstırap vericidir, herkesin düşmanı herkesin dostudur, yazı ölüm rehberidir bir biçimde, birini öldürmüşse biri saygı duymam hiç bir zaman, değmezdi yaptığı, öldüren kendini öldürüyordur gerçekte ve bu beni korkunç derecede şaşırtır, ama yaşadığı tehlikelere saygı duyabilirim insanın, duyguları anlamak, Marianna'ya düşmedikçe elbette zordur, iyilikten yanayım, çünkü iyilik diye bir şey yoktur, Cibran gibi, sabaha dek tartışan bir inançsız ve bir mümin evlerine dönerken, biri kutsal kitaplarını paramparça ediyor, diğeri raflar arasında unutulan o kutsal şeyi okumayı düşlüyor, yaşam işte bu paradoksun uçsuz bucaksız versiyonudur. ne tanrı rehber olabilir bize, ne insanoğlu, ne de kendi düsturlarım ve diskurlarım, yaşamı bir ölü olarak izlemeyi yeğlerim, son iç çekişte, gene yaşayacağım gibi apokrif bir şaşkınlığa düşmeyi de istemem, geldim ve geçiyorum. yoktum, yok olacağım, nihilist değilim, tanrı kaldıramayacağı bir kayayı yaratabilirse de, yaratamasa da gücü sınırlıdır derler, ikisinin de olabilirliğini düşleyen bir yaşamın, bir çemberin özlemi içindeyim ben, yaşıyorsak gerçekten yaşamalıyız, yaşanılır olmayan bir kuvözün içinde yaşamak zorunda kalmak üzücüdür belki de ama kavramların sonsuzluğunda başka türlü bir açınlamayı bulabilecek sezgiye de ulaşamadım, sizden teşekkür görmek değerli benim için, şaşırttın ama dostluk güzel şey. sevgiler. açık kalplilikle sizi sevdiğimi söyleyebilirim. sevginin biçimleri vardır. görmeyi gerektirmez. dostluk ve paylaşımların sürmesi dileğiyle. uçucu olmayalım, af dilemiyorum, suçlamıyorum, yalnızca anomalilerin ortadan kalkmasını diliyorum, elveda diyebilirim ama ne yazık ki mutlu değilim, kederlenecek kadar da güçlü değilim, ölüyüm, yaşamak gibi bir tuhaflığın katlarına varabilmiş bir ölü, gerçekten yaşayanların kargaşa ve korkunun, dehşet ve pişmanlığın küllerini yakmasını, ortadan yok etmesini diliyorum, yakmak, bu ürkütücü bir eğretileme, yıkamasını mı demeliyim, sorun budur belki de, barış, savaşı çağrıştırıyor, ölüm yaşamı, açlık varsıllığı, karşıtlamlar dünyası, bir çözüm bulunabildiğinde yeniden yaşamayı istemek, saçma gelmiyor, arzunun karanlık nesnesi değil bu, dolayımlama da değil, yaşamın saltıklıkla onu yaşayanların, bir tansık olduğunu düşündüğünden, bilmeseydim, yaşamasaydım, bu aforistoyu söylemeyi düşünemezdim, söylemek olası bir şey değilse de, şu an bir salgınla boğuşuyor insanlık, ilahi komedya diyoruz bir zorunlukla böyle şeylere, bilinmeyene boyun eğmenin trajik belirtileri, hiç bir zaman değişmeyecek bir açın, üzücü ya da sevindirici değildir, her şey viral olabiliyor bu dünyada... Sonuçta, bilinir ki, soyut olan somuttan daha sonsuzdur. Bu yüzden yazı, evrenden daha büyük ve daha bitimsiz bir şeydir!.. Evin içinde, hiç bir işe yaramadan, kaygısızca, bir tüy gibi dolaşan şeye eş denir, kimyasal yaratıklarız ve elektronların işbirliğiyiz, elektrotuz biz, peri gibi büyüleyici, yarı argo bir şeydi, aşk metafiziktir, buluttan giyisisiyle göklerde uçan bir şey, İncil Çiçeği,
''Bir gün, Diana'yı avlamak için yola çıkmıştım. Nerden bileyim avlanacağımı. Şimdi, Diana'nın esiriyim.  Semiz annem babamın çizmelerine bakarak saçlarını tarardı o kadar parlaktı, sofrada, tahta, sodyum klörür, hidrokarbon ve protein vardı, sonra nikotin ikram ettiler ve kafein ve tein de vardı. Camellia sinensis. Diana… Ak benekli uskumrum, Tanrının komşusu, Yemliha'nın teslisi, Yeremya'nın testisleri seni çağırır. Ey ruhumun davetlisi, kasık zambağım. Tanrının takdiri senin üzerinedir. İsa senin testinden içiyor suyu. Sendeki güzellik Belkıs'ta yoktur. Lazarus'un ilk seni diriltecek. O kadar aşık sana sevgili. İncil'de senin için sayfalar var. Dualar, vaazlar var  Paulünden. Urmiye'nin kara dulu sen miydin sevgilim. Kirmanşah'a giden kervanların durup baktığı. Eşimsin, sen Meryemimsin benim. Gül bahçelerinin esrik kokulu çiçeği. Ayetler ve surelerden azize. Onun bana bağışladığı bakire. Sen hurmalar diyarının gözyaşlarısın.
 O kadar açım, o kadar susuzunum ki Sevde, Medine'deki dilencin, ağlama duvarına yaslanmış delinim. Ey bakılışı güzel, ben senin 'Son Akşam Yemeği'nim... Senin ölümünüm ben. Kavuşamayacağımızdan kuşkulu. Erdişi daha yaratıcıdır Dianam. Bunu tanrı söylüyor. Kutsal kasen ve Tümülüslerin,
 Taberiye'dekileri bekliyor. Düşlerimiz bitene kadar sarılacağım. Lusifer'in aydınlığında gelecek Judas'ım. Erguvan dalına asılı içlik. Ve senin kumrular gibi göğüslerin. O çocuk bulutun altındayken yedik içtik. Diana bu çölün şarkısı bitmeyecektir. Seni ararken yitireceğim kendimi. Bir kuşun tüyü sana değip geçecek. Bir balık çırpınarak dalıp yüzecek.
 Bir zambağın gölgesine cennetin yansıyacak. Ey Yerusalem'in yeşim kapısı. Altın anahtarım kilidinde şıkırdıyor. Melekler mutlu, yeryüzüne döndüler. Cebrail, Mikail hepsi ağlıyor.
 Diana sen Mecdellinin  eşisin. O yetimin kardeşisin. Gecede arıların bal yapıyor senin. Yeni bir İsa doğuyor bak. Mısır incirlerinin altında. Ona hamile kal Diana. Sen tanrının kaprisisin. Sen Paul'un cilvesisin. Matanzaslı Diana. Kedini bırak horozumu yala. Gecede ruhlarımız sevişiyor. Çığlıklarım arı oğulu. Beyaz uskumrum benim. Tanrının komşusu, aşkın hurisi. Bağdat yollarında eriyor gecelerim. Leyla mı arıyorum mehtabın altında. Ben sensemaya, sağır, kör ve dilsizim…


*

KANTOLAR 
II
Bin dokuz yüz kırk altı’da olmuş olay, resimdeki yazar, arabesk nedir diye sormuş, şebboy sesli bir cümbüşün içinde, Süreyya ve Anna’da gelmişler oraya, söyleyin gözyaşı akıtmasın Faraç demişler, simgeyumun simgesi simgeyumdur, Lady Gaga,  Giorgio Livraga, ekvatorun gizemini sormadılar mı, kodu nedir bile dediler, Rin tin tin Red Kit’in pangolinidir, resimdeki yazarın yapıtı ve Tanzanya’nın külotuna, çalgılar susar, hevesler kalmaz diye bağırmış Nietzsche, sus dediler yadsımacı şikeste, Endülüs’ten kovulmuş, ıslak süt yenini kızıla boyuyor, sahibiye çarşafı sırtında, Moğolların labirentine girmişler, Taliban korku tüneline evrilmiş, Makyavel’in prensipleriyle, adını sormuş sonra İlona, Roma’daki panteonun kornişçisiymiş, Aristide otelinde uyuyor, ha ha ha, hacimsel etiği büyük dudağının, Sezar Zile’de demiş, vene vidi, vici, denizler ülkesinde yaşayan bir kız vardı, adını bileceksiniz, Jalota körfezi, bak bay  mitomani, ocakbaşında tütüyor tanrım benim, Titanik’ten indi beyaz Midilli, cariye soyundan vergi denetçisi, Theodore’un kuzeni, taze maya gibi kokar o, ben seni en çok sevme olasılığı adına sevdim, buğulu yaprak gibiydi kompartımanların, mersin dalı gibi titrerdi gülizarlar, resimdeki yazarın adı, Erica Wallach, küçülmüşte büyümüşsün sen, cüruf dolu yüreği, nasılda kocaman sevgi ofisi, bunu hak etmediğini bil, Bleda ligi, ruh ikizinden kaçar, eski bir Hint söylencesi, Ah Beyoğlu, vah Beyoğlu diye okunmuş, phoenix desinatörlüğünden emekli, Horas düşmanını korurken, gecenin Erdel beyi, Felatun bey ve Rakım efendi, kadeh sevicisi gibiydi, Kübra hanımefendiyle, şiir benim bedenimdir  derdi nisa, gecenin elementinin birlik duygusuyla, soğuk yıldızlar gücenmiş belli, Mena Dosi, İstanbul kepçe, Laodikeia altındır,  Hudler ve Beaumont’da, ışığın alçaldığı yerde, içinden geçmişti Rebeka, voltaj ölçeri düşmüş o ara, resimdeki yazarın adına, amber heyecanıyla, Moss gelirdi yollardan, ilkbaharda o senin, sonbaharda sen onun, Dumas’ta herşey gizliydi, herkeste vardı bir hikmet, delalet ve cinayet, İndüs ve emin kakım, dönen kutup yıldızları, bir devlet geçer oracıktan ve ortanca çiçekleri, kemiklerim ayrılır çene gülü, sonunda ipe sererler işi ve çiğnerler bir ağızda dizeleri, şu kazma dişleri sen mahya belledin ha,  kahırlarla ahırları, yargılanıyor yargıç işte, Lahey’de beyaz güvercin, Babil konuşmaları, alternatif meşk grubu, kardan mili çağları, sosyal kibir yok etti onları, bu resimdeki yazarın  yapıtıydı o, İsa'nın  Son Akşam Yemeği'nde…






                                                                   &






 

Seyran

 

Bakılışı güzel çayırlardan, ırmaklar aktı Seyran, bulutlar yitti meleğim, duyumsadın değil mi…

Köpükler çağını da  geçtik mi, senin için bir deli ve görkem dolu zamanlarda yaşıyoruz inan ki...

Seni özleyeceğim, benim cennetim ve kalbin okları sonsuzca senin!..

Bağ bozumu bu, ırmak kızı, lotusun çağıltısı, avlunun tozları ve düşleri; bozkırda iniltisiyle yelin, tubanın savruluşu göklere, yapraksız dallar ve su değirmeni dönerken…

Tanrı, melekleri ve ben… Geçip gidiyordun sen!.. 

Ve kedi otu şarkılar söylüyordu, taş gülüyor, ağlayan lahitler denizi uzakta, bizi bekliyordu. 

Ay ışığında, orman çiçek açmış, kovuğunda periler bizi gözetliyor, suyun incisi ve bahçenin inciri, tüysü kulübelerde  ağıp dönerken; Nedjem beni kucaklamış mırıltılarla sarılıyor, hallacın uğultusunda, tellal ve dijital şeyler, eril toplumun süjesi ve sömürgen kelebek, dinsel buyrukların dolambaçlarında uyuyordu...

Tarla kuşu ötüyor, ceylan otlarda uzanmış, yüzyıllar içinde genlerimiz ve mottolar ve gökçül rengi gezegenin, gizemlerle, bir imgeden başka bir şey olmayan yolculuklarını sürdürüyorlardı...











                                                                       &








OKUMA AYNASI
Okunması en zor on kitap şunlarmış, ( Djuna Barnes / Geceyi Anlat Bana, Jonathan Swift / Fıçının Masalı, Hegel / Tinin Görüngübilimi, Virginia Woolf / Deniz Feneri, Samuel Richardson / Clarissa ya da Genç Bir Hanımın Öyküsü, James Joyce / Finnegans Wake, Martin Heidegger / Varlık Ve Zaman, 16. yüzyılın ünlü İngiliz şairi Edmund Spenser'ın / İngiltere'yi ve Kraliçe Elizabeth'i yücelttiği uzun alegorik şiiri "The Faerie Queene" (Periler Kraliçesi), Gertrude Stein / The Making of Americans, Joseph McElroy'un / 1190 sayfalık "Kadınlar ve Erkekler" adlı romanı)
Bir anlayış ve zevk bahçesine göre elbette...
Kesinlemelerden uzak durulması gerekirse de, okunması en zor kitap türü diye bir şey yoktur, yazınsal lafoloji bunlar!.. Seremonilerin efendisinin uydurmaları. Size bir şey söyleyeyim mi, ormanda patika çoktur, haydi alkışlayın ama önce ikiye ayrılın, bir taraf bu görüşe şiddetle karşı çıksın, diğeri ise canla başla sarılsın, bazen bu taraf ağır bassın, bazen diğer tarafın görüşü, zamanla bu tarafın önde gelenleri, görüşlerini halka benimsetenler, hatta medyayla, manipülasyonla, iç ve dış mihraklarca dayatanlar, güçlensin, semirsin, erkin cennetine hoş gelsin, ilerleyen zamanda aynı şey diğerinin başına gelsin ve ama zaman öyle ilerlesin ki bu ikisinin neyi savundukları ve neyi ileri sürdükleri unutulsun, Habil ve Kabil gibi ikiye ayrılsınlar, tüm hır gür ve kavgalar neyi savundukları bile artık unutulmuş bu iki aslan parçaları yüzünden olsunlar, onların fonksiyonları, fraksiyonları, tilmizleri, çömezleri, örgütleri, partileri, sekterleri, sekreterleri, süveterleri, goşistleri, sosyalistleri, sosyal faşistleri, Hıristiyan demokratları, fundamentalleri, sekülerler, laikler, şeriler, mujikler, palikarya, proletarya, narodnikler, bolşevikler, menşevikler, jakobenler, jirondenler, lordi, kürdi, Türki, gagavuz, yavuz, Cilavuz, sünnetliler, Siyonistler, Yehovacı, hacı, haçlı, Şinto, Budist, trol, fan, Pan, general, amiral, bipolar, spektaküler, kartel, tröst ve Henkel ve heykelleri olsun!..
Kökü nereye dayanıyor bunun, Kabil, Habil'i iki sığırı bir avuç otlakta 'Otlasın' diye boğazını sıkıp, son iç çekiş köyüne destursuz gönderesiymiş de, Adem önce Habil vurdu diyesiymiş, Havva'da sığırlardan biri buzağı, anasının sütünü içerdi, kaldı bir sığır, bunun neresi iki diyesiymiş ve bir türlü matematiksel oran ve orta yolu tutturamadıkları için çocukları birbirine giresiymiş filan!.. Olayı anlayanlar feşmekan diye daim bir ekte bulunmayı geciktirmezler hiç bir zaman!..
''REMÜS ve ROMİLÜS... / İkizleri Silvia'nın... / Venüs'ünün torunları... / Bakılmadan gözlerinin yaşına, / karanlık bir gece, bir dağ başına / fırlatıp / attılar onları.. / Ne alınlarında defne, / ne bacaklarında donları... / Ve daha o zaman / Habeşistan'a yeşil boya / vurulmadığı için / ve BANKA di ROMA / daha kurulmadığı için, / ROMİLÜS'le REMÜS / bir sabah erken / dağda düşünürlerken: / — «Şimdi biz ne halt ederiz, diye, burada?» / Rastladılar yavrulu bir dişi kurda. / Yavruları vurdular. / Ana kurdun sütüyle / karınlarını bir temiz doyurdular. / Sonra gidip / Roma'yı kurdular. / Kurdular ama / iki adama / dar geldi Roma. / Ve bir akşam / bilmeden geçti diye / şehrin sınır taşını, / çekince kopardı ROMİLÜS / kardeşi REMÜS'ün başını... / İşte böyle TARANTA - BABU.. / Gümüş yaldızlı kitaplarda yazılı bu: / temelinde Roma'nın / dişi kurt sütüyle dolu kovalar / ve bir avuç kardeş kanı var... ''
Bu meselin versiyonları ve tarih ezeli bir tekerrürdür masalıyla doludur kıtalar!..
Ama tüm dünya insanları gibi benimde sayrılıklarım var, ahir ömrümde dişe dokunur addedilen tüm kitapları okumak isterim, ya Romilüs ya da Kabil olmak için, ama o kadarda değil, ne çıkarsa bahtına ne yazık ki, bir keresinde Habil olacaksın sen dediler, ant olsun ki gereken her şeyi yaptığımın ayrımında değilim, ama büyük tabip dedi ki, tanrının sevgili kuluymuşsun (oysa inançsızım ama bu bahis çok gariptir, tanrı, tüm yaratıkları gibi kendisinden olmayana daha adil davranır, aslan ceylan yavrusuna analık eder, ayı bal yerken arılara yalnızca aşk olsun der!), bir değil iki kere vurulmuşsun, ama geçmişteki ataların ne kardeşim senin (!) gönüne işlememiş!.. Yani ne Habil olabildim şu Kabil'emin içinde, ne Kabil olmaya layık görüldüm, Habit'atın ileri gelenlerince!.. Üç aşağı beş yukarı yuvarlanıp gidiyorum, tasalanıyorum da bir cennet süpürgesi ya da bir ot pürçeği olmak gerekir şu dünyada, zaman azalıyor, canıma kıymaya korkuyorum, ne de olsa tasarlanmış bir kahramanlık sayılır (kendisinin katiliydi diye alay edebilirler), belli etmemeliyim viraj hanımla hanende meleği dönerken, arabayı yuvarlasam refüje ya da viyadüğe dalsam, varyantlarda kaybolsam diyorum ama, insanlık çok zalim, kararı onlar veriyor, ağzımla kuş tutsam bile yetim büyüdü diyebilirler!..
Ulysses'i her gün on sayfa okuyarak bitirdim. Hiçbir şey anlamadım, hiç bir şey anlamamanın, bir şey anlamaktan hayırlı olabileceğine dair kuşkular edindim. Demek ki anlamışım!.. Binbir gece masallarını okudum, çok beğendim, Homer'in haltlarını, Solaris'i, Lucretius'u okudum, Düşünce tarihi, Alman felsefecileri, Doğunun bestecileri çoğunu okudum, sayarsam büyü bozulur, çünkü okudukça okumam gerekenlerin azalacağına çoğaldığını gördüm, Huxley okuyorum şu sıralar, bir kitabı ilk sayfasından anlarım (!), onu da çok beğendim, Poe, Borges (hep okurum bir türlü bitiremedim), Deleuze, Maupassant, Lukacs, Mitoloji, Hint Tarihi sırada, birde Aristo'nun baş yapıtı var kaybettim kütüphanenin içinde!.. Biri çaldıysa kendisine çok teşekkür ederim, beni dünyevi acılarımdan bir nebze olsun kurtardığı için!..
Açık sözlü olmak gibi taşra krallığının izleri var bende, bir takım görüşlerime çok bağlıyımdır, örneğin şöyle düşünürüm, Tarkovski'nin filmlerinde aktörlerin hiç birini tanımayız, salt filmi izler, olanlara hayranlıkla bağlanır, diyalogları kaçırmamaya çalışırız.. İşte sinema sanatı budur, az gelişmişlikte (bazı çok gelişmişlerde az gelişmişlik içinde yüzebilir) aktörlere bağlıdır film, aktörleri anımsar biliriz özellikle, oysa biz Tarkovski'yi bile anımsamakta güçlük çekeriz onun filmlerinde o kadar 'Sinema'dır yani olan biten... İşte ben, olaylara, kişilere ve rejisörlere bağlı filmlerden -kitaplardan nefret ederim- onlar dünyevidir, Dostoyevski'yi hiç sevmem, Gazap Üzümleri'yle ilgilenmem, ama Usher'lerin Köşkü'nü çok severim, Borges'in kıssalarına hayranımdır, bu bağlamda doğu metafiziği ve paradoksları da eşsizdir elbette, kimseler söylemek istemese de!.. Sonuçta insanı ve olayları anlatmayı anlak içi ve anlaşılır buluyorum ben, sezgilerimiz bunları anlıyor ve hatta aşabilir de, onun için bu tür yazın okunmaz demiyorum, çok şey kazandırmıyor diyebilirim, bu borsada kazanmanın yollarını öğretmek gibi kitabi şeyler, hukuk okudum ben, inanın, okulda okuduklarımın yaşamda ki karşılığı sıfırdı diyeceğim ama o kadar ileri gitmeye utanıyorum, hepimiz gibi bende insanım, günahkarım, yalancıyım, iyilik ve kötülüğün çıkmaz sokaklarındayım, sevginin yüceltici, nefretin alçaltıcı dolambaçlarındayım, onur düşkünüyüm, umarsızım, kibirliyim ve alçağım.
Bu hepimizin özellikleri inanın, tek farkla ben düşlerde yaşarım, daha bir zavallıyım yani!..
Şu yani, hayatı anlatan şeylerden hoşlanmam, yahu hepimizin hayatı roman bu kesin, nesini okuyacaksın gelin size anlatayım, erkekler genellikle bazı konularda övünürler ama onların unuttuğu bir şey var, biçem!.. Anlatım gücü, yani belagat her zaman olmasa da onların övüncelerini bazen alt ederim, nasıl, öyle bir anlatırım ki adamın gözleri fal taşı gibi açılır, sen neymişsin de bilmiyormuşuz der, oysa olan biten tıpkı kendisinin ki gibi sıradan şeyler, ama Shakespeare'in dediği gibi, 'Kelimeler, kelimeler, kelimeler...' kahramanımız onların gücünü gözden kaçırabilir!..
Kısa kesmek zorundayım çünkü artık roman yazacağım!.. İnançsızım ama o izin verirse tabi, insanoğlu böyledir, tapınakların kıyısından geçmez ama gün aşırı baksıyla uğraşır, dinden nefret ediyorum der ama, tekkelere bağış yapar, bilinmeyenin gücüne insanların tümü iç dünyasında boyun eğer, bunu geçse, kalabalıkların baskısı ve onmaz 'tekdüzelik' onu yola getirir, geleneklerin sultası... Her şey süt liman olsa, ne var ki bunda inansam ne olur inanmasam ne olur mottosu kapıda bekler!.. Sonuç, her yol Roma'ya çıkar, yolun Roma'yı geçmesi için hepimizin hemfikir olması ve uygarlık türümüzün değişkenlikle, sonsuza dek geri kalıyor olması gerekir. Yüzyıllar var!.. Ama tek sorun bu mu dediğinizi duyar gibi oluyorum. O kerimdir, gündüzü geceye bile çevirir, gaybın (bilinmeyenin) anahtarları onun elindedir...
İsteyen istediğini düşünsün, Örneğin Nobelist yazarımız, Reşat Nuri, Kemal Tahir, John Steinbeck ve Victor Hugo okunması zor kitaplar yazmışlardır benim için. Bir sır vereyim, yazar diye bir şey yoktur gerçekte, yerim dar, yenim kısa anlatamam, ölüm döşeğinde nasıl olsa bana hak vereceksiniz, ama ben göremeyeceğim, gerekçeleriniz farklı olacak olsa da!.. Yazar bu işin zahmetine katlanan ve hayatını onunla var sayan-sayabilen insandır. Nesini abartıyorsunuz, yazık değil mi, hepimiz öyleyizdir biz. Bir şeylere yelteniriz, yeneriz yeniliriz, sonra Beckett araya girer, 'Her şey daha iyi yenilmek içindir!..'
Saydığım yazarlar o kadar çoktur ki gerçekte, yazar sayamayacaklarımız, saydıklarımızı sonsuzca katlar, bu bir endüstridir (metayazın) diye gevelemek çok 'metazori'dir ama gerçek şudur, hayat her şeyin üstündedir. Neyse...
İşte bu yazarlar, türevleri ne şaşkınlık vermişlerdir, ne hayret, ne hayranlık, ne bilgi, ne derinlik, ne de zevk. Zahmet vermişlerdir!.. Victor Hugo'yu bir solukta okudum. Ama siz hızla okuduğunuz bir kitabı kolay okunan şey mi sanıyorsunuz. Kolay okunan kitap, hayran olduğunuz ve Borges'in Alef'i gibi tam yüz kere okuduğunuz halde, hala büyük zorluklarla ve zevkin verebileceği ıstıraplarla bitiremediğiniz kitaptır. Birde yalnız 'okurum ben' diyenler vardır. Yeryüzünde hiç bir iş yapmış olmak için yapılmaz, yemek yeriz başkaca tüm işleri yapacak gücümüz olsun diyedir, gezeriz, bilgiyi görgüyle, görüngüyle desteklemek için, yazar yoktur, zahmetine katlananlar vardır yalnızca, her şeyde böyledir bu,
örgü örmenin daha kolay olduğunu kim söyledi, hele yeni bir örgü biçiminin peşinde koşuyorsanız, ikisi de aynı değerdedir diyemem ama lafoloji nedir bir bakın, bir kitap dünyayı değiştirebilir, ama bir kazakta dünyayı ısıtabilir, buzul çağlarından kurtarabilir, aynı şey!..
Siz yazıyorsunuz ama düşüncelerinize değer veren yok, her konuda böyledir insan, başarılı olamam, iyide hayat bu değildir, bana bir önyargı verin dünyayı yerinden oynatayım!.. Yeter mi, dünyamızı karanlığa boğmaya yetti mi!.. Ayrıca düşüncelerinize değer veren yoksa doğru yoldasınız demektir, ne 'magnificent' insanlar gördüm ben, ne düşünceler, ne us durduran paradokslar ama insanlar Borges'in evrenin gizine (sırda Türkçedir merak etmeyin) ulaşan insanı gibi, bu gizi dünyanın hay huyuna çeşni olsun diye mi öğrendim ben biçemli düşünebiliyor. Ve kendini unutuşa terk ediyor, korkakça ya da kutsevi veya yücelmişliğin sınırlarını zorlayan bir şeydir belki de...
Unutuşun kolları ana rahminin sıcaklığıdır. Annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruzdur, gerçeklikte tanrı kuşkudan doğmuştur, öyleyse bir kuşkudan, bir kuşkuya gidiyoruzdur, hangi düşüncenin doğru, hangi eylemin erdem dolu olduğunu kim bilebilir?..

                                                                         &






MELANKOLİNİN KIRILGAN TARİHİ
Başını koyar koymaz uyuyandan gözlerini istedim.
Düşlerinde bile gülümseyenlerden düşlerini.
Efemera işleri ve madalya düşkünlerinden cesaretini.
İbrahimilerden sabırlarını.
Ve şeytan geçitlerinden hilelerini istedim.
Tanrı sancısıyla kıvranandan tanrılarını.
Ucuz saat takan ve üçüz çocuklara bakandan niyetini.
Beklentilerini umut tacirlerinden.
Ve çiçek yetiştiricilerinden cennetlerini istedim.
Dinlemediler,
Gitmek istedim.

                                                                      &




BİG BOMP
Rus Ülkesi'nin President'i, 'yanılgıyla' kızıl düğmeye bastı. Nükleer roket birden Washington'a doğru yol aldı. Savunma kalkanının üzerinde parçalandı ve kentin kıyılarında, beş bin kişinin ölümüne yol açtı. Amerika anlayamadı; sonra kavradı ve birden 'Kırmızı Düğme'ye bastı. Atlantik üzerinde durumu gözleyen Britanya, ani kargaşada bir karar veremedi. United States sürgit 'Doğal Dostu'ydu ama atmosferdeki füzelerden biri, ilahi bir cilve, -Tanrı'nın bir şakası gibi- Heathrow yakınlarına düşünce, oda 'Nokta'ya bastı. Füze büyük bir şaşmazlıkla Meksiko'ya düştü!.. Radarlara yayılan dalgalardan kaosa giren Küba, USA topraklarına ve Teksas'a hınçla füzeler attı. Beyaz Saray kindarlıkla, gemi azıya aldı. Bin bir yöne dağılan sayılmasız füzelerden biri, Petersburg'a düşünce; Kremlin aynı şeyi arzuyla yineledi. Durumu anlayan Fransa 'Ortak Pakt' uyarınca gereken neyse onu yaptı. Gün devrilmeden Kore ve Çin, Sibirya'dan yana tavır aldılar. Taç Mahal, Pers diyarı ve Kenan toprakları da olaya karıştılar. Kutup ayısı ve bizon, gergedan ve filler, kuzgun ve kunduz, akrep ve güller, sansar ve kanarya, nepenthes ve kelebek, pars ve bülbüller, piton ve samur, ejderha ve yarasa, dinozor ve balina birbirine karıştı. Yüzyılların içinden, siesta ve fiesta, -uyku ve eğlence-, illüzyon ve hipnoz birbiriyle yine yarıştı!..
Evrenin minicik bile denilemeyecek bir noktasında, bir 'Kıyamet Kalabalığı' nükleer kışa doğru koşuyor ve kimin kimle ne yaptığı anlaşılamıyordu artık!..
(Duyum Tarihi; 04.02.2015.)
 (Duyum Kaynağı; Proxima Centauri / Büyük Bellatrix Kolhozu / Zamanda Geçmişe Yolculuk Almanağı.) 
 (Sonuç; Kozmik Harita'da, ''eARTh'' (3. Gezegen) diye bir yer yok artık.)


                                                                  &






ANOMALİ
Dijital bir ütopyayım ben
Kompütürüyle oynayan
Ölümünü gören adam
Webin Weber'iyim inan
*
Dry, dry, dry!
*
Soft bir mikrosoftum gece
Book dolu bir feysbuk içinde
Senegal ve Dakar,
Burkina Faso ve Neptün
Benliğim youtube benim
*
Hungry, hungry, hungry!
*
Para ve paranoyayım ben
Akdelik ve karadeniz
Tarsus'un uydusu Kıtmir
Nostradamus ben, sen Pavlus
*
Dirty, dirty, dirty!
*
Siber bir zorbalığım inan
Silikon yiyen havyar
Ekranın arkasında kim var
Ejderin yoldaşı ceylan
Bak kollarım solucan
Manipüle bir canavar
*
Heart, heart, heart!
*
Bir fare oburuyum ben
Masallar vardı eskiden!..


                                                                    &



MEDUNA
Kafesinde çırpınan küçük tavusum
Ehrimen'den korkma
O evcil bir pars.
Faslı'm benim.
Seni Seduna mı getirdi?
Ey delisi olduğum
Gizlerini bana verdin sen, bende söz verdim
Bir mezar taşı kadar sessiz olacağım. 
Çiçek tarhlarındaki ayrık otu gibisin
Biricik.
Dağınık saçların ruhum gibidir.
Gözlerinin rengi bakır kadife.
Dondurur beni, içine çeker.
Onlar büyücüler.
Nar ağaçlarıyla dolu korudan
Mırıltılar geliyor.
Biri şarkı söylüyordur belki de
Meduna'm o sen misin?
Bir kuş gibi olsaydı kanatlarım
Hep sana doğru uçardım ben
Altınsı güneşime.
Ve elmas rengi sabah çiğinin
Peşinden sürüklenip giderdim,
Emel denizlerine.
Uzatırdım elimi gariplere;
Mırıldanır dururdum gaiplere
Ezgilerle, aya, gecelere.
Ve adardım kendimi bir ceylanı beklemeye
Böylece uçarak umardım ben
Senin koynuna girmeye
Vaat edilen cennete...

                                                                 &



SEMİRAMİS

Benim küçük günahkârım.
 Afrika menekşem.
 Narım.

Kanatlı melek diyarım.
 Firdevsi'nin gözdesi.
 Gülizarım.

Senin güzelliğin dağ başlarındaki dumana benzer.

Demavend kadısı senin için yaşadı.
Bağdat'ın Sultan'ı görümlüğe geldi.
 Kahireli düzenbaz canını verdi.

Tanrının rüzgârı senin için inlerdi.
Şehname'nin yaprakları bir bir açılır.

Zayıf ışıkta bir pars pençesi.
 Ruhumun halifesi.

Ey ay kapılarında bekler ceylanım,
 Bak altın anahtarım içinde şıkırdıyor.

Frenk krallarının 'Gözde' pazarı,
Basra sularının yakut kartalı,
Tanık olsun ki

Çöl gecelerinde deli gibi sevdiğim, 
 Atımın üzerinde sevip sevdiğim;
 Serabım sendin.

Göğüs uçların Umre dutları gibidir.

Ey Ferhat'ın elması,
Başak tarlasında sıçrayan çekirgemdin.

O çıldırtan buseden
 Sülünlerin Suzan'ı
Perilerin sazanı

İrem bağlarından yayılan koku
 Melek bahçelerinin kedicik ceylanı sen miydin.

Akad dayılarının elinden aldım onu.

Onun bakışları ayet-i kerimedir.

Bir bülbülün şarkısı.

Birimiz Huş'ta birimiz Fizan'dayız.
Ama kalbimiz tek arzularımız birdir.


                                                                      &



CHAT
ben Lizbon'dayım  döl ırmakları bile uzanamaz Amazon'da olsa sensiz gözyaşlarım ıslak ruhlar gibi  direk çeksem   yelkenlimi gelebilir miyim Gemini  gibi ruhum hep yanımdasın tunç bıçaklar gibiyim Kirke bile kıskanır  güzel kokular sürünüp döküneyim seni mürle ovayım Uranos'u aratmıyor bedenim işte sıyırdım kından kılıcımı uzak tuttum azılı kısır ölümü  gelene dek Teireşias ve Elpenor dostlarımla yükleyip döl yatağına gövdelerimizi onlar gelmeden çok çektirdiğim baldızı kötü kader     tümülüslerden kadim vücudun yarılan sulara şarap rengi okeanosa ve yinelemelere dayanıklıdır aşkın okyanusları onlar göğün altında  yeni bir şey yok tam aksine ölüm  türleri var lazer  hidrojen siyanür napalm vesaire  uygarlığımız kanibalist ve emperyal bir  yineleme bunlar bir düzenek öyleyse kan şarap et ekmek  değil midir yaşasın  elini kana  bulamayan tek yalvaç İsa   tanrıyı günahlarımız için yarattık Gabriela kim lerin işi  bu trivesti bornozu süslü  senin  etini akmakta olan kanını bedenimde duymak istiyorum sana  olan arzumun   korkunç    tadı cezbediyor beni kin dolu Neptune'e aşarak karanlık suları Argiciada'nın  altın dalını taşıyan sümbül dalı gibiydi göğsün  onun sarı güneşten ölgün serabı Kerberos kemirsin döş yerini dönsün kin dolu  Jüpiter'e aşıp karanlık suları yitirecek bütün arkadaşlarını sonra bir eARTh arar kendine yat huzur içinde tecimen Ayşe sözünü ettiğim ışıltısında ırmak sularının  Mikail'in işi  bu  aşk ateşi bedene  kavuşmaktır yıkanabilir yeryüzünün kehaneti perilerle  bahar  gelmiş  gotik güzel gizemli fiziğin benim yenilgim aşkı arıyorum bir gün bir kitap buldum uzun bir aşk öyküsü  vardı içler acısı ve yakıcı şimdi bir sevgilim oldu bugünlerde işte o kitap Isfahan tapınaklarında Şiraz'ın gül bahçelerinde onunla sevişiyorum artık tanrı bizi ayırmak için aşkı  icat etti diyordu çünkü ben sana aşığım ve bu sadece acı çekmemi sağlıyor aşk cesaret verir fütursuzluk aşılar kışkırtıcı densiz olabilirim klasik çağların simgesi gibisin ruhum seninle sevişmek  istiyor platonik aşk benimki bedenim çok uzaklarda ama açgözlü değilim şimdilik hoşçakal  hoşceylanım benim uzun bir gece şiire dönüşebilir anlamanı istiyorum kitaplar iyi ki var aksi halde aşkımız başka bir yerde barınamazdı umarsızım ama aşk  böyle  bir şey öpüyorum bu düşlerimde ki tek gerçekliğim seninleyim ben hep yanımdasın ve hep  özleyeceğim

&





























DELAWARE
İtalya çok ırmaklı bir köydür dedi.
Kırım Giraylığı'nın sonu 1776 mı dedim.
 Fatih'in annesi Mara Despina değildir  dedi.
Napolyon bodur ve paytak mı dedim.
 Panama kanal ve devlet öyleyse dedi. 
Mississipi eyalet diyorlar dedim.
 Alavere dalavere ne peki dedi.
 Delaware melavaredir belki dedim.
Vladimir Mayakovski öldü dedi.
Sanki Aleksander Dubçek sağ dedim.
Ganj'a giren tüm dünya denizlerine girer dedi.
Hazar hariç olmalı dedim.
İsa babasız diyorlar dedi.
Meryem bakireyse dedim.
 Borges'in kör olduğu doğru mu dedi.
Beethoven sağırdır dedim.
Medüz deniz anasıdır diye söylenti var dedi.
Medusa ve Perseus dedikodusu mu dedim.
Kurtuba ve Cadiz nerede dedi.
Cadı ve kuduz gibi dedim.
Kutup ve mıknatıs olmasa yaşam yok dedi.
Katip ve nakıs da bir addır dedim.
 Ağaçlar neden yeşil dedi.
Sonbahar bakır rengi  dedim.
Doğurucu olan doğuran dedi.
Kısır olanda  maddedir dedim.
Evleri örten kiremit dedi.
Manyetik giysi olmalı dedim.
Işıktan hızlısı yok  dedi.
Işık sonlu ki dedim.
Orson Welles iyi miydi dedi.
Tarkovski'de mi dedim.
Pi sayısı zorunlu dedi.
Escher'e sormalıyız dedim.
Shakespeare kadındı dedi.
Tanrı erkek miydi dedim.
Aşk kendini aramaksa dedi.
Açlık zoolojik şey dedim.
Aya gidilmedi dedi.
Oradan gelmeliydik dedim.
Einstein kravatsız mı dedi.
Hırvat'ın var mı dedim.
Zayıflamam gerek dedi.
Başa dönülmez ki dedim.
Tavus güzeldi dedi.
Algılar sultanımız dedim.
Mermer serttir  dedi.
Su katıymış ama dedim.
Fesleğen güzel kokar dedi.
Lisyantus da mı dedim.
Yaşımı küçültmüşler dedi.
Biyolojik yaşın ne dedim.
Ölüm vardır dedi.
Dönüşümde  dedim.
Sanal ağlar  akar dedi.
Balık ağlar mı dedim.
Mecnun'a sormalısın dedi.
Leyla gecedir dedim.
 Leyla Gencer var dedi.
Ece Stuart'dır dedim.
Enderun sui art mı dedi.
Soyut sanat ne dedim.
Yoruldum ben dedi.
Şiir dinlendirir dedim.
Sürdürürüz yine dedi.
Alışkanlık kötü dedim.
Ayrılık kaçınılmaz dedi.
Güle güle sana dedim.
Belki yine gelirim dedi.
Olasılık  kaç ki dedim.
Yaşam aritmetik dedi.
Son iç çekiş belki dedim.
Gözlerime bakabilsen dedi.
Uçup gitme sakın dedim.
Gözümdeki sensin dedi.



***






ELENA FİLARETOVA
Filaretova, Rus edebiyatı ya da sanatı gibi. Soğuk, ulaşılması ya da anlaşılması güç, farklı bir kategori. Dostoyevski anlaşılmadan abartılır, Tolstoy sayfalarca yazar, bir tarihçi veya bir romancıdır, corpus edebiyatıdır onun ki, ciltlerle dolu!.. Çehov bir klasiktir, neşe veren bir hüzün. Tarkovski neredeyse tanrı katındadır, hiç kimsenin sevmediği, herkesin aradığı ve bulur bulmaz yadsıdığı!.. Mayakovski ve Yesenin'in yanında Puşkin belki daha iyi bir şair, ama Rus edebiyatı adam kayırmaz ve ayırmaz. Çaykovskiler, Haçaturyanlar, Rublev, Korkunç İvan ve, Rasputinler saymakla bitmez, karanlık Sibirya akşamlarının doğurduğu şeytani dehaları!.. Filaretova öyle bir ressam ki sanki Ruslara özgü kültürü bir kalemde yansıtan gizemli bir sanatçı. Soğuk ve anlaşılmaz. Ama onda Malevich'in mirası var, hiç bir şey yapmadan her şeyi anlatabilmek gibi absürt bir tümceyle özetleyebiliriz bunu, dilimiz yetmeyebilir de! Filaretova derin bir ressam gözümde, tıpkı dünyanın kendisinden daha büyük, Rus edebiyatı ve sanatı gibi!.. Ama o gene de tüm insanlığın sayılabilir, tanrı indinde tek bir insanmışız biz Borges'e göre, yani o bizim sanatımız gene de... 
Filaretova'nın yolu açık olsun. Onun karanlık dünyası bizi aydınlatıyor, Tarkovski gibi, mikroorganizmaların ressamı Kandinsky gibi, Anna Ahmatova gibi... Sanatın kardeşliği, Adem'in kardeşliğinden daha büyük, daha güzeldir!..



***





MAHCUP
(Bayağı Şiir) 
Kıyamet günleri yaklaşıyor artık dünyada
Korona biricik tacımız ve başka kraliçe de yok karalarda
Sen Harun Reşit’in kızısın, saklanıyorsun Bağdat’ın oralarda
Sonbilge kuyruklusu geçti dünyadan dün, kimse
Çevirip başını bakmadı gökyüzüne
Dünyadan umudum yok değil
Dünya yok artık bu dünyada
*
Sen mahcupsun, ben mahcup, o mahcup, hepimiz öyle
Neden böyle oldu Havva’nın çocukları
Adem’in hayalleri, Dekameron, Kenterburi
Bin bir gece masalları
*
Mahcup, gülümseyerek bakıyorum  artık yıkıntılara
Ölüleri gülümseyerek sayıyorum ve iyi ölümler diliyorum yaralılara
Tanrı, melek ve kitap dolaptaki konserve çeşitleri
Şeytan hala iyi, ama sarılmaktan başka bir işe yaramıyor
*
Katliamlar diyorum, eşittir lahana bahçeleri
Roketler, Mars’a giden destroyerler 
Eşittir Judas'ın günlükleri
Yaşam, bir varmış, bir yokmuş
Moda, kremalar, ağızdan taşmış rujlar
Köleler, çarmıhlar, halayıklar, ulaklar
*
Her şey self service, her şey açık büfe
Her şey ordövr tabağı ve her şey
La grande bouffe.
*
Açlık, bonfile, her şey bir mahcubiyet ve şaşaa içinde
Her şey kıyamete benzer bir kıyamet içinde
Yeryüzünde kıyamet, içimizde kıyamet, o her yerde
*
Artık ölüm ve yaşam iç içe
Hiçlik hiçlik içinde, korona kraliçemiz.
Tanrı gene var ve tek bir soru var şimdi,
Adem nerelerde…













“VLADİMİR BURKONY”  ve YAZIN ÜZERİNE SÖYLEŞİ

HANİ ASTOLİN- Kırk yıldır okur-yazarsınız, sonunda yolunuz bir roman -Vladimir Burkony- ile kesişti, yolculuk nasıl başladı, kendinizden ve romandan söz edebilir misiniz?..

ULUS FATİH- (Önce şunu belirtmeliyim, biz kardeşiz ve ben köydeyken sen şehideydin, Ben şehre geldiğimde yatılı okuyordun ve seni hemen hiç görmedim. Bugün iki edebiyat tutkunu olarak karşılaşmamız, ruhumuzun benzer manzaralar içinden geçtiğini ve bizim için çiçeklerle,  kelebekler demek olan köyün ve şehrin gül bahçeleriyle dolu geçmişimizden aynı derecede etkilendiğimizin kanıtı, ne mutlu, ne güzel bir çocukluktan geçtik diyebilirim...) 
Biliyorsun, başıboş büyüdüm ben, sekiz kardeşin en küçüğüydüm, çağırdıklarını dahi anımsamıyorum, beni merak etmezler, eve gelmesem bile aramazlardı, çünkü benden çok vardı, şaka bir yana nedeni bu muydu bilemiyorum!.. Ama buna karşın köyde hiç bir tehlikeyle karşılaşmadan çocukluk yıllarım geçti, herkes birbirinin yakınıdır köyde... Köylüler yılandan-çıyandan söz ederdi, hiç yılan görmedim, hala üzülürüm, bir kere tavşan gördüm, ama doğayla baş başaydım her zaman, öğle sıcağının bunaltısında, güneşin sesini duyabilirdim ben, yollar bomboş ve hep bir ıssızlık vardı, armut ağacının baharda bir türbe gibi açıp, som beyaza kestiğini gördüm ve büyülendim, arıların vızıltısı kutsal bir ayin gibiydi. Bağ evinin ardında, eğimli bir sergi yeri vardı, orası baştanbaşa papatyayla dolardı, güneş rengi sarı ve sonsuz beyazın buruk, tuhaf kokusunda bir küçük cennet, bir gün duvarın dibinde taşların arasında bir şey gördüm, küçük, mavi bir şey, kır sümbülü, açmış tek başına ve kimselerin gördüğü yok, bakakaldım. O anı anımsıyorum, o an benim doğadan zehirlenip, esrikleşerek, yıllar sonra dilimin çözülerek, gördüğümü anlatmaya, yazmaya, dile getirmeye kalkıştığım andır, bir tür elçilik inanın... Çökelez dağına gittik bir gün, kızıl toprak derler yere, dağın eteğine yakın, toprağı kırmızı oranın, bağların aralarında, siyah üzümler ve bir bağ evi. Orada sazdan örülü bir kafes var ve içinde bir keklik, çocuk dünyası işte, keklik bana o kadar olağanüstü bir yaratık gibi geldi ki, rengarenk ve okşanır bir güzellik içinde salınıyor, ansızın tanrıyı görmüş gibi oluyor insan. Uzatmayayım, o zamanlardan beri doğa aşkıyla yanıyorum ben, ne yazmaya kalkışıyorsam da, o günleri kutsamaktan öte bir şey değildir, bir düşün içinde geziniyorum hep...

H.A- Yine de yalnızca bunlar değildir sanırım, okuduğunuz kitaplar, gördüğünüz filmler, ne söylemek istersiniz, bugünlere gelen yolda...

U.F- Güzel bir soru derler ya, işte o, çünkü dediğim gibi, ben başıboştum hep, Denizli'ye okumaya gelmiştim, ama ondan önce köyde Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Büyük Kazak Göçü, Japon Baskını gibi kardeşlerimden kalan kitaplar gördüm evde, onlarında keklikten bir farkı yoktu, kapak resimleri bir çocuğu daima büyüler, başka dünyaların varlığını o kitaplardan seziyor insan. Denizli'de çok sinemaya giderdik, hatta çocuklar benim seçtiğim filmlere giderdi, çünkü ben zehirlenmiştim bir kere, meraklıydım yani, tiyatroya bile gittiğimizi anımsıyorum, Bir Delinin Hatıra Defteri ve Godot'yu Beklerken'i izlediğimizi anımsıyorum, Gogol'un yapıtını kendisi de Denizli'li olan Sadık Aslankara oynuyordu, bizde emeği olduğunu nereden bilsin. Sanat filmlerini de o zamanlar tanıdım diyebilirim. Köyde de film izlediğimiz vardır ama, Erol Taş'ı anımsıyorum, çok büyük bir aktördür o. İlginç bir anım var, Venüs sinemasında Garip Bir Aşk diye bir filme gitmiştik, Helmut Berger, Virna Lisi, tutku dolu, obsesif-takıntılı bir aşk, kadın dayanamıyor ve intihar ediyor, erkek siyah giyiniyordu, o günden beri siyah giyinirim, siyahı çok severim belki de. Denizli'de Ajda Pekkan'ın kaldırımda yanından geçtiğimi de anımsıyorum. Denizli gelişmiş bir sanat ve kültür şehriydi. O sıralar Sokrates'in Savunmasını okumuştum, on üç yaşındayım, kardeşlerim alayla karışık överdi. Victor Hugo ve Tolstoy'u çok okudum, sonra onlar çocukluk yazarım oldular yalnızca, yaşamı anlatan yazarlardan uzak durdum, Che Guevara o sıralar çok biliniyordu, İşçi Partisi konuşulurdu, evde Türk Dili dergisi vardı hala saklarım, çok nitelikli dergiydi. Sanat aşkı içime saplanmıştı sanki, o dünyaya aşıktık artık. Tanrı'nın evinde sürüp giden yaşamda, her daim değişen ve göz alan bir ışıkla baş başaydık sanki.
H.A- Nasıl yazarsınız, sanat anlayışınız nedir diye soralım?..
U.F- İnsan okuduklarının kopyasıdır. On dört yaşında şu şiiri yazdım; 'İnsan, insanoğlu, insanlar, insancıklar / Ki hepsi de bir acı yudum / Ana avrat, kız kızan, Merkür-Venüs, ay yıldız / Bütünü benim uydum. / Niçin kendini düşündün ey Neron / Puvatya, bil Vaterlo ve de Miryokefalon / Cihat için ey İslam, sonra da bahtsız haçlı / Karın için ey adam / Fistan, sutyen, sonra don!..' İnsanoğlunun boşunalığını, pek çok şeyin boşuna peşinde koşup, kendini-varlığını ziyan ettiğini düşünmüşüm sanırım. Köyde ay ışığında, dibekbaşı derler toplanma yerinde, Sarte'ı tartışan gençlerin arasında büyüdüğümüzü belirteyim, evde de o konuşmalara kulak verdiğimiz oluyordu, bir heyecan içindeydik inanın, kültür şoku içindeydim sürekli, kardeşlerimin tarih veya diğer mantık, biyoloji gibi ders kitaplarını da karıştırdığımı anımsıyorum. Auguste Comte'u o zaman duydum ama Hukuk Fakültesi'nde gene karşıma çıkmıştı yıllar sonra... Babam köyde kandile yaklaştırarak kitapları hecelerdi, çok severdim onu, okumaya doyamadan gitti bence... İstanbul'a geldiğimde, kitapçılarda, sahaflarda ayak üstü çok kitap okudum, hiç unutmam biri elime vurdu, tabi bıraktım kitabı, evde ne bileyim beş bin kitap var mıdır acaba, ama bütün kitaplarını para verip alan biri varsa onlardan biri de benim. Ne bileyim beş bin kitabı gözden geçirmişimdir herhalde alıcı gözle... Okumak körlüğe de yol açar ama, iki paralel doğru, sonsuzda birleşir!.. Yazmaya İstanbul'da öğrenci yurtlarında, pansiyonlarda başladım, kağıtlara yazıp, bir çantam vardı onun içine atıyordum, kendime inanmışlığım var, bu o değil ama, yazma tutkusuna bağlanmışlığım demeliyim, Nazım, Yaşar Kemal, Yunan Şairleri, Octavio Paz ve Alman filozoflarından etkilendim, pek çok yazar vardır ama bunlar önde gelen, Stanislav Lem örneğin, sonra Borges'i bize çok yakın buldum, ondan çok etkilendiğim söylenebilir mi bilmem, oysa Borges benim içimdeki kültürü dışa vuran biri gibi geldi bana, kendimi onda buldum, çünkü o doğu kültürüne çok yakın bir isim... Nobel verilmeyişi bu nedenle, doğu kültürünün ululanıp, göğe yükselecek olmasını istemiyor çağdaş dünyamız, Yaşar Kemal'e verilmeyişi de aynı nedenle, bu komik gelebilir görüş olarak, ama şunu unutmayın ki, büyük savaşların bile kraliçenin kişisel arzusuyla örtüşen nedenlerle başladığını tarihler yazar, nefret ettiği uşağı Galiçyalı olduğu için sefere çıkan kralda vardır. Gerekçenin tamamı Grekçe yazılmıyor kısacası!.. Yaşar Kemal ve Nazım'dan etkilenmiştim ağırlıklı olarak, Paz, Borges, felsefe, bilim kurgu karışımı olarak sürdürdüm yolculuğu, sinema yazmayı etkiler mi, Tarkovski benim efendilerim arasındadır, ama yolda bulduğunuz bir kağıt parçasında gördüğünüz kıssa hepsinden etkileyici olabilir, Ben-i Ahmer'e Ağıt diye bir şiir yazmıştım, kahvede yere düşen bir gazete sayfasından esinlendim onu... Sanat anlayışım sonsuzluk ve bir gün artı hiçliktir. Parçalı gerçekliğe inanırım, kutsal kitaplar olağanüstüdür benim için, Marki de Sade'ı merakta ederim ama ve bilim teknik dergisini kırk yıldır aralıksız okurum.

H.A- Kahramanların kimlerdir, neyi anlatmak istersin?..

U.F- Belli bir amaçla hareket etmem, doğaçlama anlatmayı düşünürüm, otomatik metin gibi, Aleksandros Matsas'ın, Manzara adlı şu şiirini çok severim;
'Burada, zamanın çarkına / yok edebileceği hiç bir şey vermeyen / bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan / oluşan madeni manzarada; / burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan / ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin / taşıdığı o her şeye egemen ışıkta; / burada, belki yalnız bir an için / putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha / bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan / bir şimşeğin aydınlığında; / nice maskenin ardına gizlenen o yüze, / zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış, / senin aldattığın, herkesin zorbalıkla / kandırarak senden çaldığı. / Böylece arınarak bir toprak testi gibi / ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak / bir an için kurtulacak özündeki kil / hayatın ve ölümün amansız baskılarından. '
Burada olduğu gibi, bir kaos düşlerim ve umarsızlık içinde yüzdüğümüzü anlatmak isterim ama bu bir genelleme amacını taşımaz, bu konuya dikkat çekmek isterim, bir olasılık olarak yani, herkes gibi düşünürüm ve herkesin her şeyi bildiğini bilirim, yazarak işe yaradığımı hayal ederim, naçizane bir düşünce, Rasputin, Raskolnikov, Jean Valjean gibi kahramanlarım yoktur, ama Katip Batleby'yi okudum Herman Melville'in, o kahramanım olabilir çünkü az önce söylediğim nitelemelere uygun, bir olasılık olarak dikkat çekmek istediğim görüşe uygun bir kimlik o, ama gene de kahramanlar diye bir saplantım yok, Don Kişot bir roman olarak ilgimi çekebilir ama kahraman olarak ilgimi çekmiyor, çünkü bana bir mizah öyküsü gibi geliyor o, gerçekte düşüncelerime uygun ama yazın dediğimiz şey bir biçimdir, dildir, anlatım tekniğidir, bir trajedi olarak düşünülen şeyi komedya olarak aktarırsak okumak istemem, bir komedi trajedi olarak aktarılıyorsa da ilgimi çekmeyebilir, yazın bana göre anlatımın insanı sarıp sarmaladığı, ruhumuzu tutsak edebilen, bir destan olmalıdır. Destan abartılı belki ama can alıcı bir öykü diyelim o zaman, şuna kesinlikle inanırım, hayatı anlatmayın bana, onu zaten yaşıyorum ben, başka yaşamları da anlıyor olabilirim, düşleyebilirim... Öyleyse derdim nedir, gerçekte Katip Bartleby diye biri yaşamadı bu dünyada, ama o yaşadığım dünyanın içinde beni en çok sarsan insanların başında geliyor, neden?... Yazmak, Bartlebyler yaratmaktır, şu ya da bu biçimde, fark etmez...
H.A- Vladimir Burkony'ye gelelim mi?..
U.F- 2001 yılında gazetenin birinde bir haber gördüm, kısacıktı hala saklıyorum kupürünü, Ukraynalı bir kemancı işsiz kaldığı için, Antalya'da intihar ediyor, işinde seçici olduğu söyleniyor, dramatik bir durum. Haberlerin masa başında yazıldığı bir çağdayız, haber küçük ama dramatize edilmiş olabilir ama dünyamız illüzyonlar çağında, her şey böyle, manipülasyon ve algı dünyalarımız yönetiliyor. Gerçek sanal, sanal olan da gerçektir diyebiliriz artık. Bu haber doğallıkla beni çok etkiledi, yukarda sözünü ettiğim görüşlere uygun bir durum, eğer bir roman yazacaksam bu Vladimir Burkony olabilir ya da olmalıydı, tam on altı yıl bekledim, bir Vladimir Burkony'de benim yani!.. Sonunda tanrı yüzüme güldü, o inançsızları çok sever, yoksa cennette kullarına yer kalmazdı diyende var biliyorsunuz, romanın girişini ve Kendine Ait Bir Oda'yı buldum günün birinde, 666 sayfa yazmışım nerden bileyim, 250 sayfa yazsam roman bu derler hiç olmazsa diye düşünüyordum, o sayfaları görünce bütün o büyük romancılara şaştım çünkü iki katını yazabilirdim daha, büyük yazarları biraz punto canavarları olarak algıladım o an, şaka bir yana 66 günde yazdım kitabı, Einstein der ya hani 66 yıl artı 1 saat, onun gibi. Kitap çıkarmıyorum pek, blog yazarıyım ben, okuyanda pek yok zaten, ama merakım onu yayınlamaya doğru sürükledi, durum bu işte. Kitap Bartlebylerin versiyonu, Don Kişotların, Aylak Adamların, Homongolosların, Stalkerlerin ve yukarda anlatılanların tümünün gizil bir geçmişidir belki, illüzyon yani. Büyükada'da bir Beto var, sürekli inliyor, dur duraksız, o bile var romanda... Ukrayna'yı ziyaret etmek istiyorum, Vladimir Burkony'e büyük saygım var sonuçta, yaşam ve ölüm birlikteliği evrenin gizlerinden biri ne de olsa...
H.A- Son olarak ne söylemek istersiniz ya da şöyle diyelim ne sorulmasını isterdiniz?..
U.F- Her şey ve hiç bir şey!.. Çalışıyoruz, çabalamalıyız. Ne yazık ki yazmakla bağlantılı bu önerim!.. Şiir manifestosu bile yazdığıma göre, eksikleri tamamlamak amacıyla yazıyorum, kendi dünyama göre tabi, çevirilerim var, yayınlamak isterdim, bilim kurgu tarzında şiir amaçlıyorum, yazdıklarım var, Odysseus diye bir roman yazmayı düşünüyorum, otomatik metin tarzında, insan bin yıl yaşasa işini gücünü gene de bitiremeden gider bu dünyadan, hatta Vladimir Burkony gibi kestirip atabilir de, şiirsel bir geniş kapsamlı yapıt üretmek, bilim kurgu romanı gibi bir şey yazmak hep düşlerin içinde, Tanrı'nın romanını yazmak bile isteyebilirim, çünkü önlem amaçlı bir yararlık sağlayabilir veya şeytanı anlatmak, yazmaya kalırsa, yazmak yaşamak yani!.. Ben teşekkür ediyorum.


H.A- Bende teşekkür ederim.