23 Nisan 2021 Cuma


  

 

 

ZAMAN

Zamanın durduğu, hiç değişmediği, salt bir anın içinde, tek parçalı bir gökyüzünün altında, sonsuzca sürüp gittiği bir düş gördüm.

Büyükçe bir kalabalık vardı, komik gelebilir belki,  babam, Borges, ben, yedi kardeşim ve tanımadığım bir çok portre vardı. İyi kalpli kadınlar, güler yüzlü adamlar, tümü sakin ve ama neşe içinde söyleşiyor, sanki bir kokteyl ya da bir sergi salonunun soylu kalabalığı ve tek heceli sözcüklerle, kullanılmaktan yorulmuş, doyurulmuş tümcelerin arasında, bir ütopyanın gerçekliği içinde ve göğün altında mutlu konuşuyorlardı. Borges neden vardı demeyin, onun öyküleri sıkı biçimde ilgi alanıma giriyor, Anadolu mitini kusursuz biçimde kullandığı için ondan yararlandığım oluyor, öykünme bile denebilir, sanki bizden biri ve pozitif veya negatif biçimde bilinçaltınızda yer eden bir  persona eni sonu, görünmeyen deniz dağları gibi  düşlerimizde belirebilir.

 

Kalabalığın menüsünde, yazınsal genellemeler, entelektüel temalar ve yarı felsefi şeyler vardı sanırım, ayaküstü yaşanan ve bir mutluluk aroması yayan söyleşilerde, derin konular ve delirtici mottolara pek yer verilmez sanıyorum.  Hoşnutluk veren düş, sislerin arasında,  o denli mutlu, ılık bir esenlik yayıyordu ki, hiç bitmesin istiyordum ama neden bilmem ansızın uyandım ve sürsün diye bu ütopik şey gene uykuya daldım ve nedir ki, kapım birdenbire sertçe açıldı ve dünden kalan, alışılmış, sıradanlıkla yarım kalmış bir sorunu tartımlamayı sürdürmek adına, bir takım şeyler söylenir oldu, kapıma yığılan insanlarca…

Düşlerim böylece yarım kaldı… Derken bu anın, düş içinde bir düş olduğunu, dahası düşün bir parçası olduğunu anladım ve güzel sanatlar adına, işte bir cinayet daha işlendi diye düşündüm. Çünkü düşlerini not edip, yazınsal metinler üretenlerden biriyim, düşte yaşadığım bu garip çelişki yüzünden, büyük bir düş kırıklığı içinde uyandım ne yazık ki, kapım anlağımda gerçekten açılmıştı ama ve bütün konuşmalarımızı da  unutmuştum, doğrucası anımsayamadım bile, öyle olunca bir saplantıya düşmemek için -notlarımı yitirir veya ilginç benzemler ve  mottoları kaydetmeyi unutursam, günlerce kendime gelemem-, bir kurnazlık düşledim  ve konuşulanları değil, zamanın değişmediği, aynı anın sürüp gittiği bir dünyanın nasıl olabileceğini düşlemeye karar verdim kendimce, yitirilmiş şeyleri geri kazanmak için bir tür öç alma metodudur bu literatür dünyasında… İşte bu metin, notlarını kaybedip onun yan unsuru, kontrendikasyonunu, düşlerde konuşulan alımlı, güzel diyalektleri değil, umarsızca zamanın hiç değişmediği, bir anı konu edinen, bir düşler tomarı ve yığma konstrüksiyonlarıdır bu yüzden, elbette kabul buyurursanız, her zamanki gibi!..

 

Düşümde, sonsuz bir düzlük değilse bile, konkav, gerçekte yarı düz bir platformun üzerinde konuşuyordu insanlar, düşlerde bütün renkler sarımtıraktır -düşler hep Erebos’ta bir yerde geçiyordur diye mi bilmem-, güneş görünmüyordu ama altınsı, yarım bir parlaklık ışıltılar yaymıyorsa da, insanlar aydınlık yüzlüydü ve hayal meyal seçilebiliyordu. İlginç olan, -başkaca hiçbir canlı görünmüyorsa da- insanlar hareket ediyor,  sağa sola bakınarak konuşmasını sürdürüyor, eğilip doğruluyor ama mekantif ortam, hiç değişmiyor, bulutlar bir natürmort gibi cansız duruyor, tüm eşyalar kıpırdamaksızın, binlerce yıldır duruk, öylece bakışıyor, nereden geldiği belirsiz sarı renkte bir esinti, ölümü kanıksayan bir evrende, sanki tüm gökyüzünü kaplıyor, insanların yüzleri ışıldıyor ve ama cansız bir doğanın içinde, yalnızca insanlar ve olasılıkla tüm canlılar, gene de hareket edebiliyor, sürgit deviniyor gibiydi…

 

Birden bunun sonsuz bir barış duyumunun ve özlenen bir dünyanın görüntüsü olabileceği sevincine kapıldım. Çünkü doğa sonsuz bir durağanlık içinde, eşya cansız, güneş görünmezlikten bir ışıltı yayıyor ve gece sonsuza dek yitip gitmiş ve düşümde insansı varlıktan ve hiç gözükmeyen tüm fauna dışında, başkaca her şey devinimsiz, sonsuz bir cansızlık içinde durağan, hiç kıpırtı vermeksizin duruyordu. Bulutlar yer değiştirmiyor, güneş görünmüyor ve sanki sandalyeler sonsuza dek, gereken yerde hazır ve nazır duruyor, cansız  varlığını sürdürüyorlardı ve bu düşü anlamak için görmek gerekir diye düşünüyordum!.. 

 

Şöyle düşlere kapılıyordum artık umarsız dünyamda, abartılı bile olsa, böyle  ütopik bir  gerçeklikte,  canlılar ailesi, neyi paylaşmaya kalkışacak ve birbirinin gırtlağının tadına bakmak, etin ekmek, kanın şarap olması için hangi nedenle vahşileşip, barbarlaşarak, kendi türünün, var oluşunun celladı olabilecekti ki… Uyuyanlar uyuyabiliyor, kırlarda, cansız peyzajda dolaşmak isteyenler gezintiye çıkabiliyor ama su akmıyor, deniz kabarmıyor, yıldırım düşmüyor, buzlar erimiyor, yanardağ patlamıyor, neft yağı fışkırmıyordu. Eşyalar gerekli yerde duruyor, temel gereksinim kavramı yok olmuş, artı değer algısı yerle yeksan olurken, yalnız düşüncenin hazzıyla yaşayan varlıklar, salt gülümsemekle ve konuşur olmakla yetinir olmuşlar, düşüncenin sonsuzluğunu kavramak ve düşlerin sınırlarını aşmakla, varlığın nedenselliğine  us yorar olmuşlardı. Dünya düz bir çember, bir odeon, antik çağdan kalıt, İyon sütunlarıyla dolu, bir tiyatro sahnesi gibiydi ve üzerine basılıp yaşanabilen, dairevi bir fanus-u jiyal!..

 

Hayır bu insanlar, bir açlık duygusu da yaşamıyordu, belki aşk ve cinsiyetin rüzgarlı tepelerinde koşmak istiyorlardır ama genlerindeki şiddet duygusundan, Kabil’in tarım arazilerine el koyma tutkusundan, yağma ve birikim özleminden, silolarda binlerce ton mahsulü hem cinsinden saklamak için can atmaktan uzak bir yaratıktılar artık. Nükleer korku, ozon tadı ve ateşin saltanatı görünmüyordu hiçbir yerde,..

Vandallaşmak için ortada bir gerekçeleri  yoktu kısacası, tinsel açlıktan ve azılı hırstan kendilerini arındırmışlar, yağma ve talana neden olan birikim ve bir tufan korkusundan uzak, genlerine işleyen şiddet duygusunun nedenlerini tarihin karanlığına gömmüşler ve hep özlemini duydukları saltık söyleşiye, sonsuzca sürecek bir düşünsel labirentin açmazlarına kapılarak,  vecd içinde, tanrısal bir vuzuhla, değişmeyen tek bir anın parçalanmaz, yekpare manzarasında,  ölümsüzlükle yaşamlarını sürdürebiliyorlardı.

 

Zaman değişmediği için yaşlanmıyor ve hayatın ve ölümün amansız baskılarından doğan cinai duygulara kapılmıyorlardı ne yazık ki!.. Ne yazık ki, çünkü bizler adına melankolik bir hayıflanma ve bir; son iç çekişle, hepimizin bir kurban olduğunu düşlemekten kendimi alamıyordum. Elimde olsa hırs ve hınçla tanrıyı aramaya çıkardım ama düşlerin içindeydim ve beni yöneten başka bir alemin belirteçleriydi kesinlikle. Belki de!.. Nasıl bilebilirdim ki!..

 

Bu metni, denemeyi ya da öyküyü sürdüremeyeceğimi anlamıştım ama daha ne söyleyebilirim ki, demek istediğimi demiştim, söylenmesi gereken  şeyi söylemiştim umarsız ruhumun aracılığında…

Araf’ta değildi, o insanlar, sonsuzca süren ve değişmeyen bir göğün altında devinip hareket edebiliyor ama geçmeyen,  duruk bir zamanın içinde, her türlü jest ve mimik ve devinimlerle düşüncelerini paylaşabiliyor, tartımlıyor, salt evrenin varlığı-yokluğu, tanrı insan ikilemi ve şu an bile düşünemeyeceğimiz ne kadar sorun, motto, algoritma, hipotez, postulat, kuram, ideologya ve doktrinel töz varsa salt onları düşünüp, konuşarak soyut gerçeklem ve varlık, sorgusuz tanrı ve  sonsuzluk üzerine konuşuyorlardı. Yaşamı şiddetten arındırmış ve gerçek bir insan olmayı başarmışlardı belki de…

 

Sıkılanlarımız olmuştur bu görüngüden, çünkü o toprağına bağlı bir derebeylik sisteminin kurbanı ya da celladı olmak genlerine işlemiş olan, evrenin en tehlikeli canlısı ve çağının homohome’u çünkü!..

 

Düşlerimden ayrılıyordum ki, arkamı döndüğümde bu sonsuzluk yolcularının sayısız gökdelen mezarlıkları içinde yaşam sürdüklerini görünce birden şoka girecek gibi oldum ne yazık ki,  kurdukları bu piramidal kurganları görünce, nedenini soracak oldum, çünkü ölüm yok sanıyordum onlara ve durağan bir evrende, her şeyin sonsuz olabileceğini düşlemeye başlamıştım… Sordum da, ötenazi kuleleri onlar, arzu eden oraya gidip dilerse, sonsuza dek bir dinlenceye çekilebiliyor,  bir yılkı atı gibi kendini nadasa bırakabiliyor dediler. Bir kahkaha atarak, nadas dedim cinai çağlardan kalma bir edim, bir arkaik deyim. Birden güldüler… Peki dedim, bu gökdelenler kurganı, lahitten ehramları kuranların, bir Kur’an’ı var mı diye soracağım tutunca, o ne dediler şaşkınlıkla, kekeleyerek levhi mahfuz,  kutsal kitap diye sayıkladım… Bütün bilgiler içimizde, söylenende var, Homeros’ta, Kant’ta, Yunus’ta, bin bir gece masallarını okumak ister misin dediler!..  Bir kez daha güldüm, sürgit zamanımı veremem dedim, zaman yok burada unutuyorsun dediler. Salt çarpışıyor birikimlerimiz ve yeni sentezlerle yeni tartımlar, yeni olasılıklar ve yeni varsayım cehennetleri üretiyoruz dediler. Salt düşünen varlık, başkaca hiçbir derdi yok, ne mutlu onlara ki dedim. Biri şaka olsun diye sanırım, ölüm ve öldürüm çağlarını ve sizin uygarlığınızı özlüyoruz biz dedi. Minyatür boyunda ki tartışmaya kapılır gibi oldum ve göğsümde bir bıçağın sıyrığı derin bir yarayı gösterdim onlara ve bunu mu özlüyorsunuz dedim, tanrının mührünü!.. Bir kez daha güldüler ve birden ortadan kayboldular ne yazık ki, bizlere ayrılan süre bitti diye düşündüm.

 

Bütün bunlardan, sosyal molozlarla dolu, tuhaf bir düşünce yığını kalmıştı geride, bulutu andıran devasa bir beyin gibiydi sanki!.. Huxley renginde, koyu gri bir tümör ya da yumru… Beyin ve bulut ilişkisini anlamıştım birden,  ikisi de uçucuydu ne yazık ki…

 

Yaşamak ruhların ilahiyatıdır dedim içimden, karanlık bir tünelde ilerlemek, ama tünel münel yoktu ortalıkta, çiftleşerek yaşamı sürdürmek bizi vahşileştiriyordur belki de diye düşündüm, karşıtların birliği ve kaçınılmaz çatışması sonucu, saplantılar içindeyim diye bir ezikliğe de kapılmıştım giderek, açımlarım kendimi bile doyurmaz, kanıksamaz olmuştu, belagata kaçmayı denedim, sen dedim, kaotik bir ruhun tutsağısın, yaşamı arzulama yolunda çıldıranları küçümseme, sen kaderin tanrısısın, düşüncelere dalmak, onun derinliğinde, en derin diplere, sonsuzluklara savrulur gibi yitip gitmek, iradenin buyruğundan çıkmak ve us kıran büyülerin ve şeytanın ayetlerinin peşinde yolunu şaşırmak sürgit... Hepimiz  bir esirin içinde, bir evrenin kucağındayız. Tanrının konukları...

 

Üzülmemek gerekir. çünkü tanrısalız biz ve hepimiz birer minyatür tanrılarız, belki de salt  bir insan olduğumuzu düşünmek üzücü bir şeydir. Üzülmeyi öğrenmemiz gerekiyorsa da… Derinlik bizi her zaman  sakin ve melankolik kılacak, sürgit ve sonsuza dek, ama başka varlıklardan farklıyız biz, öyle olacağız belki de, umut annemizdir bizim, düşünmenin hazzına kapılmak, biricik tutsaklığımız adına savaşacak ve barbarlığımız sürecektir, o sonsuz ayrıcalığa kavuşana dek…

Evrende öyle varlıklar bulunabilir mi, sen olağanüstü bir varlıksın ey Şeytan… Ama birbirimizi  tanımadığımız, bir türlü karşılaşıp, göremediğimiz için korku içindeyiz biz… 

Ve  O’na ayrılırken dedim ki;

 

‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip, kendimin ve başkasının / Zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.’

 

O doğruldu ve zorlukla, duyulmasız bir şeyler fısıldadı kulağıma…

 

 

‘Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin.’

 

Cansız doğanın, yinelemelerimiz; onlardan söz eden insanlığında, yinelemeleri yineleyenlerimiz olduğunu anlamıştım.

 

Bütün sanrılarımdan, bütün düşlerimden kurtuldum o an!..

20 Mart 2021 Cumartesi










































































EİFFEL

(Bir Kulenin Deneysel Anatomisi)


Dışsal anlamda ilkel ve bildik bir konstrüksiyon,  devasa bir elektrik direği ‘trafo!’;  ama içsel anlamda priapizmi yüceltir bir enjektör, kışkırtıcı bir özlemin imi, teknolojik-fallikyen bir ikon, illüzyonal ve manipüle algı  dünyalarına yönelik; de Sade eğilimine yaslanır ve Sodomist bir oyalama ve avuntuya çağrıyla, vahşet ve hedonizmi sentezleyebilmiş, gizemle köleliği yüceltir, cinsiyet ve sınıf ayrımını içselleştiren, haykırışları ve görseli göklerde yankıyıp, yansıyan, kaba saba, tiksinç bir kurnazlık, bir tanrısal hile…

 

Özetle; utanç verici, primitif bir cro magnon algısına yönelik, o yarı bildik ama fütürist bir görüntü!.. Uygarlığımızın, niceliğin ‘nesnenin’ egemenliği; sömürüsüne yaslanır ve makineleşmenin varlığı devre dışı bırakan acımasız simgesi!..

 

Kabil’in (Kabilyen) anlayışında, yüzyılları devirmeyi sürdüren kabilevi toplumların aşkı; gerçekteyse zooistik cinsel ilişkiyi simgeleyen bir hurdalığın, Paris retoriğiyle sunulması, usdışı, homofobik bir Şarlo'tanlık!..

 

Çağımızın modernize edilmiş,  dehşetengiz, vahşi ve fallusçu-eril barbarlığını, varlığın tinini sömüren, Kapitol’ün tanrılarına ve kapitale dayalı, kutsal hegemonyasını simgeleyen,  lanetlenmiş, iğreti ve ürkü verici bir göksel kule; bilinç sayrılığının depolandığı, gizençli, ‘aşağılık’ ve büyücülüğe yönelik, penisi imler, anıştırmacı bir  burç!..

 

 

‘Alçaklığın Evrensel Tarihini’ sergileyen, cehennemi bir meydan okuma, insanın uygarlık safsatası altında, kusturucu ve çağdaşlaşmış anlak yapısının, yağmalanmış ve boyunduruk altındaki belleğinin binlerce yıllık özeti!..

 

Bu ne bir Trevi Çeşmesi, ne çalıntı ruhların gurur kaynağı Berlin Sunağı!.. Bu çağımızın ruh haramileriyle dolu barbarizmini ululayan, frankşeytani uygarlığının umursuzca vurdumduymazlık aşılayan, et ve kanı; ekmek ve şaraba indirgenir, özde; insanı ve yaratanı yadsıyan, violentik simgesi!..

 

Her şey sanayi devrimiyle değişti ve gelişti. Dominyonlarını sömüren batı, gözle görünmeyen sermayeye egemen oldu. Literatürde az gelişmiş tanımlamasıyla ‘detant’laşır toprakları birer uyduya dönüştürmeyi kolaylıkla başardı, onları sömürdü ve bir posaya çevirdi.

 

Az gelişmiş ülkelerde, birer sömürgeciydi, onlar tebaasını sömürdüler. Sözde doğu temriniyle özetlenen bu topluluklardan, bilimsel bir tansık yükselmeyişinin nedeni onların, gizil bir kukla, savrulabilir birer uydu ve körleşen, kolaylıkla ele geçirilebilir, satın alınabilir güçsüzlüğünden, elden ayaktan kesilmişliğinden kaynaklanır.

 

Halklar, yönetimlerden yakınacağına, onları doğru, sapmasız  yollara sürüklemeyi öğrenmelidir. Tanrısal klişeleri olan,  iç ve dış güçlerin birlikteliğini yıkmayı, çözmeyi başarabilmelidirler.

 

Yoksa, ışık hızında değişen, minik-manik evrenlerinde, ne bir tür 1789 veya titansı, lityum pırıltılarıyla dolu, yapay yetiyle süslü, çağın ötesinde ve yeni bir tür sanayi devrimi (1760-1840) yaşanmadığı sürece, değişen bir şey olmayacaktır. Dünya Adem’in ve günahkâr Havva’nın bir kolhozu, açık hava  kuvözü olmayı sürdürecektir! Bulutsu, düşsellikle yenilenen ve sürdürülebilir nükleer tanrılarının egemenliğinde, kölelik sistemi sürüp gidecektir…

 

İnsanlık için umut nerede diyebiliriz, umut bir anomalidir varlık adına… Çünkü umut yinelemelerin sürüp gitmesi için bizi kuramsal anlamda sürgit geleceğe taşıyan, egzistansiyalist bir tuzak;  sürgit terörize edilen ve düşünmekle cezalandırılmış bir yapı için, kutsanmış us evinin, hoşgörünün uyuşturduğu dalıp gitmelere karşı, sonsuz bir direniş ve dirimcil bir yapıya bürünmeliyiz.

 

Denilebilmelidir ki, ruhumuzun da, ikonik Eiffel denli dinamik olması ve cennetsi düşlerin en az varlığın yadsınmasını da yadsıyabilen bir koşutlukla, sürüp giden teoremalara karşı, kapsantılı ve tümüyle usa tapar bir yapıya kavuşarak, varlığın kutsal olduğu algoritmasına ve gerçek anlamda hümanizme sevdalanmasıdır… Bugünün uygarlık ve yaşam biçiminin kökten değişmesiyle, yaratım ve varlığın sonsuzluğu adına; özünün saltıklıkla tanrılaşmasıdır. 

Uygarlığımız, yıkıntılar arasında ilahidir. Kök salmış, inanç dolu bir dilem, göklere yükselen yeni bir ayet, kötücül, sürüp giden bir eylemin panzehiri olabilir…


&































İDİL BOYLARINDAN DİL OYUNLARI'NA

‘Bir şeyler yapmak ama ne? İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek, kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek, ‘siyasal ilişkilerini uyumlu tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim sahibi olarak, hata yapmayarak…

Sonunda ne oluyor? Belki bir ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için, kitap okuyup, film izleyerek… Ve bir gün ölüm geliyor. İyi insandı deniyor. ‘İyi yaşadı’ çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık…

Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle doğanın yaslarını anlamıyorum  zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal. Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor. Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları. Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygusuyla yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği için öldürüyorlar; canları öyle istediği için ya da doğru olan bu olduğu için değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.’

Ama ya insanlar… Yaşamı boyunca bir parçacık olsun şiir aramış ama hiçbir zaman bulamamış birinin çığlıklara dönüşen son serenadıdır bu…

Şu da belki aradığıdır, kadim zamanlardan beri…

 

‘Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak /

tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı,

kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini,

oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını

ve aklının köklerini yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim", / "Sola gideyim," / demeyi düşünmeden aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, /ve tırmandıkça her yerde Tanrı'nın soluduğunu, yanı başında güldüğünü, yürüdüğünü, çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada. / Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı / genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, / bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla. / Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu ürkütmek  için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.’

 

Şiir nedir peki... Yaşama  katlanmanın katsayısı mı; aşkın karşılıksızlığı mı; bulut doğuran bir sülfat parçacığı mı, Apep yılanı, kan değil de kırmızı su demek… Apokaliptik geceler, liturjik töreler, Hanigalbat ülkesi, Musul atabeyi filan!.. Giz, deniz, dehşetengiz, Orshoene devleti, O Arkelais’e geldi ve uygar Dekapolis’e geçti ve işte tam orada aşağıda durdu, feşmekân… ‘Dörtnala gidiyorlardı ufukta, bir an yıldızların içine gömülüp çıktılar’.  ‘Ah dostum, yalnız güçsüzler iyidir, çünkü kötülük yapacak güçleri yoktur’.

Şiir Einstein için evrensel bir harmoni, lineer cebir için sayısal senkron, bir tarihçiye göre çağların arınmışlığı, bir coğrafyacı içinde yeşil bitki örtüsü olabilir, bir romantiğe sorunca da sevmek yavrucuğum, sevmek diyebilir ama her şeyi ciddiye almak gibi bir gaflete düşenler için reel ya da sürreel olabilecek şiir; Söylediğimiz ya da eylemleyebildiğimiz ama asla erişemediğimiz, içsel, fizikötesi bir duyum olsa gerektir.

‘Camille Claudel ve Şeytanca adlı filmlerde de oynayan güzel Fransız aktris / Şerit / Danimarka’da bir ada / sara nöbetinden önce görülen belirtilerin tümü / İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar / Düşsün suya yer yer geçmiş eski zamanlar / Behçet Kemal Çağlar / İngilizce sayısal imin kısa yazılışı / Gerçek olmayan davranışlar.’

Şu yukarıdakilerde bir okunakta yer alan bulmaca karesinden sorular.

Son sözümüz şudur ki; Şiir gerçekten duyabilecekler için acılarla dolu olan bu dünyada, tüm dertlerinizi dindirecek ütopyanın, sonsuz bir arayışın, zaman içindeki anlık çakışı ve ancak sezinleyebileceğimiz, yürek yakan efektidir, gene de ‘Aldanma ki şair sözü yalandır.’ dizesinde olduğu gibi, şiir dediğimiz şey, özlemlerin yoğunlaştığı bir kara delikte toplanan, tanrısal sözcükler alanı değil, bunun tersine, özlemlerin yoğunlaştığı bir kara delikten ‘süveyda’ uçsuz bucaksız evrene dağılan sözel partiküller ormanıdır…

 

Ayların en zalimi nisandır ama; 2002 yılının, ekim ayı dediğimiz şu devrimler ayında, düşen yapraklar arasında, İzzet Yasar’ın Dil Oyunları adında bir kitabı çıktı… Araya gireyim iyi ya da büyük şairliğin iki yönü vardır (daha doğrusu sanatın), yaşarken değer atfedilenler ve geride yapıtları kaldığında değerlenebilenler, bu bir tür gerçekliktir ve nedeni şudur, yayın ve yazın dünyası ya da entelektüel çevrelerle büyüyen sanatçılar eğri ya da doğru bir algı yaratmakta parkurları kolay kat edebilirler, bazıları bu konumda değildir ya da çekinik ya da değerlendirmekten  yoksundur bu tür varyantları ta ki okur onun edimleriyle baş başa kalana kadar, burada değer karmaşası yenilenebilir, nitel sıralamanın basamakları yer değiştirebilir, olağandır bu ve bir kesinleme de değildir, gerçekte bir olasılıktır her şey gibi, İzzet Yasar’ bilinen biriydi  gözümde, iyi bir şair, ama aniden kitaplarıyla baş başa kaldık, şimdi bir beklemede Hades’in kapısında ama iyi bir şair ve derin bir nüktedan, zamanın  sınır taşlarından geçerken emeğinin boşa gitmeyeceğine inanıyorum, kaldı ki bu göksel terazide, gerçekte yalnızca kitaplardır boy ölçüşen ama yazarın kavanisinde -nasıl yazılması gerektiğini kesinleştiremediğim biricik sözcük bu işte- başka saikler cirit atar dünya hengamesinde, sonra sular durulur ve Borges’in şiirindeki gibi, hakların haksızlıkların savaşı, göklerde sürmeye başlar Zeus’un gölgesinde, orada bile bir hile olabilir, gerçekten adil olanı arıyorsanız o hiçliktedir. Çünkü dünya para gibi soyuttur!.. Doğrusu da şudur, ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem, aslolan hayattır beni unutma Hatçem!..’ Nasıl olursa olsun yaşamaktır güzel olan… Ve tanrı indinde hepimiz tek bir insanız, kaygı gereksiz, Altius, fortius, sitius, ama güzellik, iyilik ve sevgimiz hepimiz için oldukça… Bu kadim bir dilemdir, hayıflanmasak da olan bitene, sözler yetmiyor ve dillerimiz kuruyor ve nasılsa tutuşuyor işte!..

İzzet Yasar, Pierre Louys’un (Türkçedeki diğer kitabı Afrodit) Bilitis’in Şarkıları adlı şiir kitabının çevirmeni, kitap doğacıl duygular veren, aşkı yücelten, lirik bir çeviri, başucu kitaplarımdan oldu bir zaman, küçük olduğu için doyum noktasına çabuk ulaştı, ama olağanüstü bir çeviri, yazın heveslisini ve edebi aşıkları kitaplar eğitir. İşte şimdi ise bir ölçüt olarak İzzet Yasar’ın şiileriyle baş başayız.

Şairlerin megalomani içinde olduğu söylenir, belki doğrudur, ama megalomani, ondan da öte melankoli, mitomani hatta mizantrop hep birbirine yakın sözcükler, bizler insanları çekiştirirken genelde kendilerini üzen yanlarından söz etmektense  -bizleri üzen yanlarından- dem vurmayı pek severiz. Ve ilahi yargımız, gizli bir alaysamayı da içeren asılsız olabilecek kusurlardan söz açmayı, kendini de harap eden bir içerlemeyi dışa vurmadan yaşayabilen bir meczupluğu anımsatmaya öncelik tanır. Oysa megalomani, belki kendinide yerle bir eden açmazlarla örtük bir ruhun, yaşama karşı gösterdiği itincin, onulmaz güçsüzlüğün, kimselerin anlayıp bilemeyeceği içler acısı bir zırhıdır. Kibir gerçekte yalnızlığın (kontrendikasyonu) yan etkisidir belki de, kimler gelip geçti bu dünyadan,  H.D gibi -belki de bir ilk felsefi metinler yazarımız- intihar etti bu toprakta, belki kibrine yenildi yalnızlıktan. İşte ama ne çare!.. Bu konular sırf edebiyatın değil, insanlığın konularıdır.

İzzet Yasar’ın Dil Oyunları, işte benzer açmazlarla dolu bir dünyanın, hayatın, ölümün, kösnül ve anaforik bir tarihin yükünü omuzlarına almış Herakles’in, bezgin, küskün bir Orpheus’un ya da çekiciliğinin kılıcını tamda kendi yüreğine saplayan mahvolmuş bir Apollon’un kitabı, Bir tabular rasa ile dile gelmiş, ironik, yüceliklerin bile tuhaf eğretilemelerle hiçlendiği, saraylardan bir oda, içinde levh-i mahfuzun gezindiği bronz bir levha ve Leyla’nında söz aldığı, Ötüken ruhuyla tütsülü, maydoslardan bir ‘karakurum’ defteri. İşte dil oyunlarıyla yoğrulmuş o defterden bir bölüm…

(Yarık Yurtlak) ‘töremizde kök tengri ata örgen / gamzeli tarihte kıyım katman katman / alfabe değiştiren tapulara yazılmayan şuymuş / palaskayla doğanlara kayırmaca yokmuş / döşeğinde döş döşe mortlayanlar / südüğünden kanarak hortlayanlar / hızla silinmiş halkların talihine karışıyor /

a. mil mantığına çekilmişlerdir / cumhuriyet dürgüsünde çapul uludur / uğruna yarık yurtlak molozunda köt gerdan kırılır / yort şerefine kamu buğu pop star / çöğdürerek bir çağı aşıyoruz boru mu / sularbaşı hoş geldin hilali ahmer banyosuna / ayol şunun üstüne bir çekme tarih daha atalım /

jet gibi giderken sıfırından çözülmüş şişme iktidar /

ve denizsiz bir denizin yarılması kadırgalarına kadar’

 

İzzet Yasar’ın şiiri Ece Ayhan egosantrizmini benimsemiş, onun bir uç beyi, onun serhat boylarına uzanmış, kolkarası bir tanjantı gibi duruyor. Argümanı daha değişik, daha çağşaklı ve biraz daha konçertant. Ece Ayhan şiiri, dışardan belki Ezra Pound, Eliot gibi dönemin bilinç akışı, sürrealist, dada yahut letrist gibi akımlardan harmanlanmış gözükürken ve Beckett, Joyce gibi anlamsızlığın, hiçliğin, kozmik yalnızlığın dolambaçlarında gezinip, ‘underground’a da kolan vuruyor gibi durmuşken, aslında Nietzsche ya da Neyzen Tevfik feylesofisi ile tüm bir divan edebiyatı filolojisini de kapsayan aforizmalar, gizemli methüsenalar ve derin kozmolojik sövgüler içerir.

Bizde II. Yeni diye dallanıp budaklanan bu şiirsel biçem, batıda  Edip Cansever, Sezai Karakoç,  ve sonradan ayrılsalar da Oktay Rıfat ve ülküsel ortaklarını aynı potada eritecek kadar, geniş bir hoşgörüyle hareket etmez. Yeryüzü sanatının ve ekin hegemonyasının ana yurdu Europa nasıl küçüklüğüne oranla, pek çok ülke barındırıyorsa, sanatta da büyüklüğüne oranla, ayrıntı ve ölçütleri koymada bir o kadar atomize davranır ve kılı kırk yarar. Bizim şiirimiz (gönül işine yatkınlığı, kronik ama çağcıl oluşu nedeniyle), kategorik olmaya önem vermese de (yazılı geleneğe pek yaslanmayan, AsiisA’cı bu yazınsal türemi!) evrensel ölçüde dile getirip ortaya koyarken, bayağı sıkı ozanlar yetiştirerek -yeryüzünde sözlü geleneğin, dahası şiirin anayurdu Anadolu’dur-, Homeros’un yaşadığı toprakların bir ölçüde hakkını verir. Yunus olağanüstüdür, yalın dille felsefeyi birleştirmiş, sıradan insana duyup anlayabileceği en yüce dili sunmuştur. Kutsal Kitap’lar dışında ruhaniliği şiirize eden ilk insan Yunus’tur,  o güne dek şiir anlaşılır ve lirizme dayalıydı, ama Yunus bu çemberi kırdı ve hatta kutsal metinlerin ötesine geçerek yakarıyı değil, düşünceyi içselleştirip, ruhani seviyeye yükselterek bir ilki başardı. Bunun değerini anlamayabiliriz ama gerçek böyledir ve tanrının terazisi, şol ilahi yargılar en iyisini bilir, bilecektir.  Divan edebiyatı ise yeryüzündeki tüm şiir akımlarının, sonradan ortaya çıkabilecek, tüm izmlerin görüngülerinin, küçük figür ve nüanslarla sergilendiği karmaşık, kozmik, kaotik bir sürüm usa sığmaz bir bileşenidir. Divan edebiyatı bir kesinlemeyle Binbir Gece Masalları’nın palto’sundan çıkmıştır.  Binbir Gece Masalları dünya edebiyatının, Borges’in hatta Marquez’in, Poe’nun, Cervantes’in, Boccacio ve Marlowe’un atasıdır. Gondora’nın şiirleri metaforun, başka bir anlamda soyutlamanın  öncülüğünü yaptığı söylenir, Binbir Gece Masalları saydığımız bütün öğelerin beşiğidir, romanın, fantazmanın, büyülü gerçekçiliğin ve edebi her alegorinin örneklerini içeren yaklaşım beş bin sayfalık bir didaktik -öğretici-  destandır o dense yeridir. Kültürel hegemonya bu skalayı kolaylıkla değiştirir ve her şey Grek, o da gerçekte Anadolu uygarlığıdır ki, Adalar denizinin -Arşipel- çevresidir bu, ortadoğu adlandırmasıyla ortaya sürülen Mısır, Helen, Anadolu üçgeninin doğurduğu yazılı metinlerin dünyayı yönlendiren temel yapıtları buralarda yeşermiştir. Çin ve Hint, Rus ve ortaçağın rönesansıyla Avrupa’da bu zincire katılmayı hak etmiştir.  

Divan edebiyatına bir örnek verelim…

‘Tahir efendi bana kelp demiş / iltifatı bu sözde zahirdir / maliki mezhebim benim zira / itikadımca kelp tahirdir’ Bu şiirde dadaizmin hatta konstrüktivizmin izleri görülebilir, ‘Sen bir garip ademsin / Portakaloğlu zademsin’ . Unutmayalım ki Nazım’ın şiiri de konstrüktivizm çıkışlıdır (Putları yıkalım!), ataları da Nefi’dir tabi ki… Değişiklik ruhta olur, beden ona yataklık edebilir ancak!.. Ama toplumumuz bu ileri sürmelere  inanacak ya da olumlayacak gücü yitirmiş, bunu yapılandıracak felsefi güçten de yoksun, elden ayaktan düşmüş kısacası ve o artık şiiri ithal ediyor ve fasonizm ciğerlerini tütsüleyip ele geçirmiş, boşuna ‘hasta adam’ dememişler!.. ‘Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş’ Bu dizede de Edip Cansever şiirinin töz olarak atasını görebiliriz, batıda anlaşılır anlaşılamazlığın ya da anlatılamazlığın şiirine kaynaklık eden bu anlayış, Lautreamont’tan, Borges’e (Hispanik ama kendini İngiliz görmeye de heveslidir), Aragon’un son dönemlerinden, Eluard’a, özellikle Eliot ve otomatik metin şairi Joyce, hatta Beckett’e kadar, daha da vardır elbette, roman yazarlarının bazısı salt şairdir, Yaşar Kemal veya belki de Musil bile sayılabilir, Stanislav Lem felsefeci denilebilir.  Edebiyat artık parçalı dağılım ve tüm akımlarla iç içelik gösterip, bağımsız bütünselliklere yol açarak sürüp giden bir metnin veya  şiirin özkaynağını oluşturur ve ne yazık ki artık, şu şair, şu romancı dememek gerekir.

 

Binbir Gece Masalları’nın yarattığı yazın devi Borges  ki bizim edebiyatımızın örneklerini, bizden daha iyi vermiştir, İşte o ki yaşamı bir düş, bir yanılsama gibi görür. Aragon geçen zamanı Elsa’nın gözlerine indirger ‘Mutlu aşk yoktur dünyada / ama ya şu aşkımızda olmasa’ der. Lautreamont, açık dilden çok fazla uzaklaşmadan -yarı bildik olmak sarhoş edicidir-, hoş bir sadanın, sıkı bir felsefesine girişir. Eluard trubadur gibi şarkılar söyler. Edebiyat evrendeki en büyük denizdir. 

 

Bir şiir daha…

‘ O uçsuz bucaksız masanın çevresinde / meşrutiyet ruhları toplanmış / kaderler ağza alınıyor / ortada yapma çiçek var yandan geç / şairler kapıda dil yalamaya dizilmişler / düzyazılar doğularda dağlara kakılırken öz ve taşımalık taş türkçe / etrafta budunbilim kodunsa bul / ey türk ne ulusun / ne zor yükselmem yükseltilerine / kurduğun yapılar başımı döndürüyor / uysal boynumu ulusallıklara uzatıyorum / babam hazır hızar çalışırken gözümü de dil / biçe biçe avanti içimde tam yol geriye / beynimi ikiye açıp koklaya gör / hakikatin rüyalarımda gizlidir’

Bu şiirinde Osmanlı gibi şakımanın sınırlarını aşan şair, dilde ve biçemde aynı kalıbı kullanaraktemde genişlik sağlama yolunu seçmiş, aynı anlayışın varyantlarını kullanıp çeşitlendirerek, belki bizim bile bilemeyeceğimiz iç içeliklerle, özden uzaklaşmadan kendi adasının şiirini aramış, deha ötesi yapılması gerekeni yapmıştır.

‘o kendine hayran işlek kadavra / omuşmuş ölümsüz kuşçubaşıyla / kara burçlarda gene milli amele hizmet / elaman noel babalar üç ayak / uskurlarından kopup uçarak / kırk deliğe birden damından dalıyor / iliklere ibret deri söğüren kimya / iki zevkli yüzlere fışkırıyor / türkiye ameliyathanesinden canlı yayında / bana atalardan kalıtım / tarihi tırnaklayan görklü güdüm / senin sarakana artık şaşmıyorum / akort ettiğin onca gırtlağın kargışını / utanmadan birde bocurgat yap / derinlerden bak folluğumun foyasına’

İşte ‘Dil Oyunları’ bu… Şairler, Tanrı’ya şirk koştukları ve Platon’un dünyevi ütopyasını ilk eleştirenlerden olacağından korktukları için lanetlidirler. Onun başkaları gibi ne tanrıya bir borcu, ne de kullarından bir alacağı vardır. Şair her şey ve hiçbir şeyin bile üstünde kalabilen bir ‘tanrıkul’ bir ‘tözşey’dir... Şiirin açımları ise, mistik, epik, didaktik, gibi binbir renge saçılır, işte bu sonsuz denizden ‘kapalı’ şiire, iç açıcı bir örnek…

(Manzara) ‘Burada, zamanın çarkına / yok edebileceği hiç bir şey vermeyen / bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan / oluşan madeni manzarada; / burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan / ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin / taşıdığı o her şeye egemen ışıkta; / burada, belki yalnız bir an için / putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha / bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan /  bir şimşeğin aydınlığında; / nice maskenin ardına gizlenen o yüze, / zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış, / senin aldattığın, herkesin zorbalıkla / kandırarak senden çaldığı. / Böylece arınarak bir toprak testi gibi / ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak / bir an için kurtulacak özündeki kil / hayatın ve ölümün amansız baskılarından.’

Tanrının iyiliği üstünüze olsun ama, şiirin geniş atlasında, sarsıcı, üzünç vermesi gerekirken, garip bir neşe veren bir milonga ile konuyu bitirelim…

(Manuel Flores Milongası)

‘Manuel Flores ölecek. /  Bu para gibi geçerli; /  ölmek bir alışkanlıktır, /  çoğunun iyi bildiği. / Yine de acı veriyor /  elveda demek hayata, / şimdi bunca bilinen şey /  tatlı ve sağlam bunca /  Bakıyorum şafak vakti /  elimdeki damarlara; / bakarmışım gibi ilk kez /  gördüğüm bir yabancıya. /  Gün olur bir mermi gelir, /  acısı unutulmanın. /  Büyücü Merlin demişti: /  ölmesi vardır doğmanın /  Neler gördü bu gözlerim /  nice şeyler, nice yerler! /  Yargılarken İsa beni /  kim bilir ne görecekler. / Manuel Flores ölecek. /  Bu para gibi geçerli; /  ölmek bir alışkanlıktır, /  çoğunun iyi bildiği...’

 

Ahir senyör avui pastör (Beydim, çoban oldum). İdil boylarından, dil oyunlarına süzülebilen bu kitabı okurken, rahlelerdeki kutsal kitapların bile ‘Oku’ diye başladığını düşünüyorum…

 




&










KAPTAN GEMİDE KAÇAK  YOLCU VAR

‘Alır başımı giderim / denizden yeni çıkmış / ağların kokusunda / şu ada senin/ bu ada benim / yelkovan kuşlarının peşi sıra…’ Alıp başını gitmek insanoğlunun en büyük açmazlarından biri, öyle ki dünyaya gelip de, alıp başını gitmenin rüzgârına, bir kez olsun kapılmayan kelebek yok! Bu konuda söyleyecek şeyi olmayan bir tek human düşlemek zor. Çünkü bu yolculuk demek, hareketin (düşünle yoğrulu) radikal bir biçimi demek… Bir alemden gelip, bir aleme gitmiyor muyuz, işte bunun kaçınılmazlığı, Adem’in her kulunu, bir tür ütopyanın pençesinde kıvranarak arayışa yöneltebiliyor! Konu o denli geniş ki anlatacak olsak dünya başlı başına bir exodus, bir ütopya, bir serüvendir zaten dememiz gerekir. Öyle ki, Robenson Cruose’den, Don Kişot’a, Kristof Kolomb’dan, Evliya'ya kadar hemen her insan, hatta kimi zaman, kavimler, topluluklarda, roman karakteri ya da kaşif, meczup ya da ermiş uzakların büyüsüne kapılarak ya da birden sıkılıp, kabından taşarak kaçıp gitmek istemiştir…

Sonsuz öyküleri var gidenlerin, örneğin İsaac Asimov, bilimkurgu uçarı, ‘İnsan en iyi seyahati aklıyla yapar’ demiş. Kolomb bir tür Eldorado, altın diyarı beklentisiyle, gittiği yere Amerika değil, zamanının düşler ülkesi Hindistan adını vermiş, Thomas More ise, oyuna gelirim korkusuyla, gideceği yeri düşlemiş ve işte aradığım yer demiş. Platon, Atlantis, Campanella, Güneş Ülkesi, Nuh Peygamber, Tufan, hep bir kaçış öyküsü ya da bir arayışın gerçek ya da düşsel kahramanları…

Hepimizin buna benzer kahramanları vardır düşsel yaşamımızda, çocukluğumda beş çocuklu bir faytoncu, yaşlılığına yakın birden ortadan kayboldu,  60 lı yılların sonuydu, aradan neredeyse 60 yıl geçti, ne bir haber var kendisinden ne de bir iz, ama yüreğinin umutları belki silinmiş, yaşamındaki süveydaya son noktayı koyarak, düşlerinin acılarını dindirmiş, serin serviler altındaki o yere, son iç çekiş ülkesine doğru çekip gitmiştir. Bu konuda dile gelecek son söz şu olabilir, iyi düşünmek gerekir, dünyamız bile bir ütopya olabilir, tanrı bile bir yerlerden, başka alemleri bırakıp gelmiş  ve ütopyasını bu dünyada düşlemiş olabilir, şu yaşam dediğimiz belki bir kaçış öyküsünün sürüp giden düşleri olabilir, gülümseyerek son pişmanlık fayda etmez diyenlerimiz olsa da, gene de bu fanus-u jiyali  bize yaşattığın için, teşekkür etmenin daha insancıl olacağını, yokluktan gelip, yokluğa giderken, gökkuşağından bile çarpıcı renklerle karşılaşmak ve yaşamanın her kula, her tine nasip olmayabileceğini düşünüyorum!..

Bir Borges öyküsüyle bu konuyu bitirelim -bu öyküler çok etkilemiştir beni, onun için sıkça yinelerim- , Saksonya kralı, kuzeyden gelen, Normanlı kuşatıcı fatihlere karşı bir zafer kazanır ve yurdunun büyük ozanına bu zaferi dizelere dökmesi ve sonsuzluğa kalması için bir buyruk verir, destan zaferin yıldönümünde okunacaktır. Günü gelince halk toplanır, zafer kutlanır ve sıra şiire gelir, şiir geçmiş zaferlerden, Saksonya’nın tanrısal dokunulmazlığından söz ederek uzar gider. Kral ozana der ki, sıkı bir şiir, ama gene de, sarkan dizeler, uzayıp giden sıkıcı bölümler ve giderek esneyen bir dil yok mu der ve ekler, daha sıkı, daha öz!.. İkinci yılda yenilenmiş ve gözden geçirilmiş bu yeni şiir okunacaktır. Borges, o anı şöyle anlatır, ‘Saksonya ormanlarında bülbüller gene öttü, yıldızlar yollarını yinelediler!..’. Zaferin daha sıkı, daha dokunaklı, daha öze indirgenmiş balatları, yarı haykırılar ve çığlıklar arasında halka sunulur, herkes mutludur, ama kral gene de ozana dönerek der ki, daha kısa, daha öz olamaz mı, zaferimiz daha vurucu, daha çarpıcı, çok daha can alıcı bir bir biçimde dile getirilemez mi… Üçüncü yıldönümünün günü geldiğinde, destan için kendini perişan etmiş, hücrelerine dek ezip yok etmiş ozan, sapsarı bir biçimde kürsüye çıktığında, o her şeyin özü olan, hayatın ve ölümün amansız utkuları ve acılarını özetleyen o en kısa, ruhları tutsak edip bir hiçe indirgeyen o en vurucu dizeyi, ‘o ölümcül sözcüğü’ sessizlikle krala fısıldar ve kralın hançerini belinden aniden çekerek oracıkta canına kıyar. Eşsiz dizeyi, o biricik sözcüğü duyan kralda tacını tahtını terk ederek, Saksonya’nın kırlarına açılır, bir daha gören olmaz ve imi timi bellisiz olur. Öykü böylece biter.

Şimdi işte, bu konuya yakın, bu düşlemlere yol açan, anıştıran bir kitap var elimde, Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var. Kitabın teması şu; Sırp isyanıyla ilgili, domuz çobanı Kara Yorgi ya da Antranik Paşa lakaplı yük işçisi Şebinkarahisarlı’dan söz etmiyor kitap,  Smyrna’nın Rosehill semtinde yaşayan 9 ve 11 yaşındaki Tahir ile Fehime asındaki iki çocuk Bird’sland limanına demirleyen İzrael bandıralı lüks bir transatlantiğe binerek 15 günde devrialem yaparcasına akdeniz dünyasını gezerler,  Mikonos adasında fark edilen kaçaklar daha sonra geminin rotasını değiştirerek uğradığı Alanya Limanı’nda familyalarına teslim edilir. İşte bu tema üzerine 7 ayrı yazarın düşünüp ürettikleri metinleri içeren bir betik bu ve tema üzerinde ilginç çeşitlemeler var. Örneğin gönlü muhacir Ali Teoman Judeacıların yazgısından çocukluk anılarına, oradan kitabın temasına süzülen imge akışıyla donatmış metnini; ‘Gariptir, bir kendi kavmimin dilini öğrenemedim bunca dil arasında, ne ana dilim ne baba dilim idi çünkü o benim ve ne de doğup büyüdüğüm, göçtüğüm, yaşadığım memleketin dili. Dünya üzerindeki yüzlerce tuhaf lehçeden biri idi yalnızca. Bu yüzden her nereye gitsem, hep biraz küçümseyen, hor gören bir gözle baktılar bana kavimdaşlarım, mümtaz cemaatlerinin içinde, ama hep kıyısında, en ücra varoşlarında tuttular beni, soğuk bir nezaketle. Haklı idiler. Ben ki kendi kavmimin ‘Mukaddes Kitap’ını bile hep yabancı dillerden okumuş idim. Şimdi bunca yıl sonra, boş duvarları arasında, bir avuç, bölük pörçük, anlaşılmaz, ecnebi hecelerin yankılanıp durduğu, yıkılmaya yüz tutmuş, metruk bir Babil Kulesi’yim yerini yadırgayan.

Kimim, neyim, nereye aitim ben? İstanbul, Cenevre, Londra, New York, Panama, La Paz, Buenos Aires, Rio, Johannesburg, Sidney, Taipei, Tokyo, Hong Kong, Bangkok, Bumbai ve şimdi yetmiş küsur yıllık şu köhne ömrümün nihai merhalesinde, hiç tanımadığı yuvasına dönmek için son gücüyle çırpınan, kanadı kırık bir güvercin gibi, kentlerin kenti Kudüs Arz-ı Mevud, Acı Vatan, tıpkı yanlarından, tenlerinden, düşlerinden, çekingen bir sabah yeli misali, uuslca çekip gittiğim, hüzün kokan kadınlar gibi, bir daha dönmedim, bir kez terk ettiğim şehirlere, onlarda durup kalkmaktan, yerleşip kök salmaktan mı korktum? Bilemedim hiç, yoksa lanetli Ahasuerus ben miyim? Rahat bırakın beni! Ben tek başıma sizin yükünüzü kaldıramam, Kaldıramam!..’

Aylak ev kadınlarının kurtarıcı meleği, Ayfer Tunç ise, noktalama işaretleri olmayan, cummingsvari bir biçemle, latifetekinsi söylem arasında bir varoş öyküsü uyarlamayı yeğlemiş, sosietasçı bir bakışa ‘kıs(s)a’ bir sunu; ‘ben kubrayla ip atlıyordum teyzem geldi fehime dedi kuşadasına gemi gelmiş gene dedi yarın benle gel de kitap satalım turistlere dedi ben istemiyorum dedim daha önce gittim çok yoruldum gel bak gelirsen sana lokma alcam  dedi istemem dedim ama öbürsü gün cep telefonumu vercem akşama kadar sende kalcak dedi o zaman peki dedim çok istiyodum bende kalsın cep telefonu kubrayla makdonaldsa giidcektik fidanı nurgülü felan işleticektik telefonla bi keresinde kubra babasının telefonunu aldı…’ Ah, Fidan’ı arayıp ben Erlan Mayer mi dedi acaba!..

Bahtsız şehzadenin adıyla hüküm süren Cem Akaş ise aforistik bir yaklaşımla, deyilerle süslü serbest paragraflar olsun istemiş; ‘ben kendimden kurtulmak istemiyorum. Ömür dediğimiz nefes kafesinin alabildiğine doldurulmasını, bunun -iyi yaşam- şablonu olarak dayatılmasını yanlış buluyorum, serin ferah, boşluklu bir yaşam istiyorum. Oradan oraya kimlikten kimliğe koşturmak, bir sürü ipe sapa gelmez şeyi delicesine önemseyip, onların peşinde kendini tüketmek büyük ayıp, kendini ve yaşamı bu kadar önemsemek büyük görgüsüzlük’.

Kitap konkistadoru, devilüsyonist yapı sökümcü Enis Batur bu kez kısa yazarak, kitabın kadansını ayarlıyor sanki; ‘Kulak verilse her kafesten ama fısıltı ama ünlem, duyulacak o cümle. Okuldan, evden, ülkesinden kaçıp giden dönmüştür. Dönmeyeni arayın, karşınıza başka bir kafesin adresi çıkar. Bundandır, yazıya firari çıktım ben. Sandım ki, üstüne gitmek kaçmanın en kestirme yolu. Gördüğüm bütün uzak hikayelerini toplamaya davrandım. Bin ikinci gece neden sonra başladı’.

Bedeni ve ruhu Ezra Pound’un paltosundan çıkmışı andırır İbrahim Yıldırım’sa ‘Baudelaire Paradoksu’ adını verdiği metinde, kendi iç yolculuğundan yola çıkıp Baudelaire limanı ve yazın arasında bir ring yaratarak tuhaf bir metin oluşturmuş; ‘Az önce, yukarıdaki satırları büyük bir güç harcayarak, yazdıktan sonra, korku içinde pencereye yaklaşıp perdeyi araladım; gördüklerim dehşet vericiydi. Bir an için kedilere saldırmayı düşündüm. Ama hemen vazgeçtim; en iyisi rüzgâr çanlarını düzenleyip onarmak; becerebilirsem -ve kediler izin verirse- onları yeniden iğde ağacına asmak… Yoksa bu gidişle, BaudelaireTenakuzu’nu çeviremeyeceğim, öğrenemeyeceğim. Editörlük şansölyeliğinden yetişerek kulvar değiştiren Murat Yalcın’da çocukluğundan dem vurup yola çıkarak, ana rahminden gelip, hep ona dönmek ister, hep onu özler gibi pediatrik bir yaklaşımla, kaçışın belki çocukça bir düş, ya da ‘Çocuk Ülke’ arayışı olduğunu ima etmek istemiş; ‘dedim, sen bir zamanlar kör ya da topal olmayı çok isterdin. Yatalaklara, hücre hapsindekilere imrendin hep. Çeşitli meraklar geliştirdin: On yaşında hapse girsen (hep hapis!), yetmiş seksen yıl yaşasan orda, ne yazarsın? Nasıl yazarsın? Ne fark eder? Bunu çok merak ettin. Denemek isterdin. Sonra bir gemide çalışmak, küçücük kamaranda okuyup yazmak, lombozdan gecenin karanlığını izlemek, dalgaların sesine kulak vermek isterdin. Şakaklarıma doğru ilerleyen bir ıslaklık. Gözlerim akıyor. Gözkapaklarımı zorladım. Açılacak gibi. Kirpiklerim esnedi, sol gözüme ışık düştü: Açılıyor. Göreceğim, görüyorum, gördüm. Üç gün sürdü badana. Dört gün böyle uyandım. Ufkumun genişlediğini sandım. Uzakları belledim. Kavuniçigemili tükenmez kalemsiz. Avcumun içinde dönüp duran uzakları, yitik adaları, kayboluş efsanelerini… ‘Yola çıkmak gerek / Yolu bitirmek. / Ne söylemek yetti, ne istemek? Tatar Çölü’nde ikindi de / Bir kaplumbağa kabuğunu ateşe verdi.’ diyerek açınını bitirmiş.

Yineleme belki ama Salah Birsel der ki; Şiiri girenkadar, girmeyen sözcükler belirler. Bunun gibi alıntı yapamadığımız metinler belki de kitaba asıl ruhunu veren (edebi) betimlerdir. Her gidişin bir dönüşü vardır, her yolunda bir bitişi; bir Eden yolu Tanrı’ya özgüdür desem alınır mısınız!..

 

‘Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin, / "bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet''. /  Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya; / - bir ceset gibi - gömülü kalbim. /  Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? /  Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, /  kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, /  boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. / Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. /  Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda /  dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; /

 aynı evlerde kır düşecek saçlarına. /  Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. / - başka bir şey umma - / Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok. / Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, /  öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.’

 

Son bir şey söylemek isterim, kutsal kitaplara göre, herkes önce cehennemde cezasını çekecek sonra cennete gidecekmiş, işte ki, belki de, gerçek ütopyamız budur ve belki de insanlık hala onun kefaretini ödemekle meşguldür!.. ‘Alır başımı giderim’le başlayıp, ‘çıkacağın yol yok’la bitirirlerse üzülmeyin, siz de çıkacağım yol yokla başlar, alır başımı giderimle bitirirsiniz!.. Yolcu, rüzgârını al ve git, yaşadığını anlayacaksın…











Ceneviz Sayrılığı 

*

Bir sanatçıyla, bir şairle dost olabilmenin düşleriyle avunduğum günler geride kaldı... Onların ilginç kişilikleri üzerine uydurulan efsanevi söylemlere birebir tanığım artık. Diyeceğim epey zaman oluyor ki, bir şair arkadaşla gezer dolaşırım. Oldukça ünlü sayılır, onun önemsediği şiirsel biçem pek hoşuma gitmiyorsa da, ilginç kişiliği yüzünden katlanıyorum ona...  Onu nasıl tanıdım, öncelikle bunu anlatayım, naçizane yazın sanatıyla biraz ilgileniyorum, o çevrelerle düşüp kalkacak denli mürekkeple avunmuşluğum var sayılabilir; ama biliyorsunuz insanoğlu korkunç bir yalnızlık içindedir, bir türlü sevenini, anlayanını bulamaz, (aşık olmak sevilmek arzusu değil midir!) diyesim belki sizinkinden çok bir yalnızlığın içinde, gözyaşlarımı içime akıtarak, yaşayıp gitmekteyim. Yalnızlığım son zamanlarda dayanılmaz katmanlarda artarak, görkünç boyutlara ulaştı. Neden mi; üç yıldır işsizim, bir meczup gibi, berbat bir aylaklık içindeyim ve yazık ki cüzi bir ücretle geçiniyorum ama lütfen darılmayın çalışmaktan da iğrenirim ve bu nedenle, gülmelisiniz ki, Zenoniksi bir paradoks içindeysem de yine de Diyojen'den yanayım ben (Snop sayılırım, Sinopluyu sevdiğim için ama!), onun için cüzi sözcüğü, kırçıl bir uyarıcı yerine bile geçmiyor yaşamımda, deneyimledim ki sizin içinde geçmemeli, bu bir dilem tabi ki... 

İşte bir gün böyle başıboş, hep yinelediğim, Gümüşsuyu’ndan kim  kime dum duma yürüyerek,  Galata’daki  kule dibinde, Ceneviz Kafe’ye uzanıp kulenin gölgesinde, ikindiyi geçirip, kırlangıç çığlıklarının esim yayan serinliğinde akşamı beklerken ve bu alışkanlığımın güzergahında salınmayı düşünürken, yıllardır görüp karşılaşmadığım, bir tanıdığım önüme çıktı. Sevindim desem yalan olur, ben yalnızlığıma tutkun, hani utanmasam mizantrop (merdümgiriz, homofobik) diyebileceğiniz biriyim, neyse bozuntuya vermedim ve kısa sürede ondan ayrılabileceğimi düşleyerek oralardaki Şair Çıkmazı denen bir kafeye sürüklendik ikimiz. İki çay söyleyip (ben Emmanuel Kant  içerim genelde!), bildik söyleşilerin içine daldık. Solda kenarda, Kavafis’ten hallice,  yaşlı bir adam oturuyordu, o da yalnızdı ve öğle vakti Tuzsuz Deli Bekir’in içitinden yudumluyordu. Ben yüksek sesle konuşurum, dağda bayırda dolaşanların vazgeçilmez tutkusu ve taşra yalnızlığının karanlıkları aydınlatan bir yoldaşı, dahası candan arkadaşıdır özümüzün sesi!.. Parnasyen Midasçılık  diyebilirsiniz bu alışkanlığa, kentliler fısıltıyla ve ürkekçe konuşur biliyorsunuz, onlar Hitler ile Hitchcock arasında gider gelirler ve bir türlü de karar veremezler!.. Öyle dedimse de sanattan edebiyattan konuşurum yalnızca,  yüksek sesle geçmişten  bir şairimizin, sanıldığı kadar iyi şair olmadığını Gulyabani sanısı veren bir hınçla sayıkladım -bunu kasıtlı yaparım, kavganın çıkmadığı tartışmadan hoşlanmam, yadsınmayan şeylerden gerçekliğe varamayız-, işte bu anda Kavafisyen yaşlı, bir anda haklısın diye çığlık atmaz mı ve işte derin dostluğumuz ve gizlenmiş düşmanlığımız böyle başladı!.. Yaşam benim için bir parodiden başka bir şey olmadığı için, bütün düşmanlarım beni sever ve işimden hiç korkuya kapılmam. Onlar benim iç dünyamı okurlar!.. Onun yaşayan, ama benim sevmediğim, toprağı bol olsun, günahları dünyamızın olsun dediğim  şairimizle yaşıt bir başka şairimiz olduğunu, orada öğrendim ve şairlerin aynı kuşaktan arkadaşlarını, ölesiye değilse bile gizil bir düşmanlıkla kıskandıklarını da gene orada anladım. Şimdi benim neden bir provokatör olduğumu anladınız mı… Gerçekleri görmek için!.. O gün Galata’ya, kule dibine gidemedim bu yüzden, oysa düzenli olarak her gün giderdim. Yaklaşık yirmi yıldır, ama öyle soğuk biriyim ki görünürde, garson bile yıllardır orada, öyle olduğu halde, bana müdavim muamelesi yapmaz, hiç bir zaman beni sıcak bir tavırla karşılamazdı. Çünkü ilgiden nefret ederim, ben dünyayı seyreylemeye gelmiş Deliliğe Övgünün Erasmusları’ndan biriyim…

Derken bizim Kavafisyen görünümlü şairimiz,  beni arar oldu, övünüyor demeyin gizime vakıf olanlar peşimi bırakamaz!..  Ama nereden bileyim ruh ikizi olduğumuzu, aylak ruh dilencileri gibi dolaşıp, yalnızlıktan devren kiralık olduğunu… Öyle ki ikimiz dolaşırken bile apayrı birer Son Kişotlardık ve bunu biliyorduk, hesaplarımızı ayrı verir,  ayrı yönlere bakar, ayrı kadınların dedikodusunu yapar, ayrı şairleri sever ve de birbirimizden nefret ederdik. O bana ne bir küçüğü gibi davranabilir, ne de ben onu bir büyüğüm gibi karşılayabilirdim, hoyratça konuşur, kırmızı çizgiler içimizde gizlenmiş birer tavus kuyruğu olduğu için, birbirine sürtünmez mutlu ve alabildiğine özgür yaşayıp giderdik. Her gün görüşmemiz adetten değildi,  zorunlu yalnızlığımızın yazgısını kucaklayan iki Carmen vekili talihsiz olduğumuzu bilirdik.

 

Onun için arkadaşlığımız uzun sürdü, çünkü arkadaş değildik, borç istemez, su ikram etmez ama aynı sofrada büyük bir kibarlıkla söyleşir ve aperatiflere gözü dalan aç gözlü birer alkol aslanlarından değildik. Benim kadehim bütün gece aynı hizada hüzünle bekler, o da yavaş yavaş başka dünyaların düşlerine vasıl olup, derin özlemlerin, hayatın ve ölümün amansız baskılarında,  şiirin köklerine dalıp gitmenin coşkusuyla, refikini memnuniyet ve teşekkürlerle yüceltir, armağanlara boğardı. Hiçbir zaman dost değildik, hiçbir zaman  düşman da değildik, yalnız ve ayrı dünyalarımızda, öylesine bir araya gelmiş, iki dünya müridi,  kapalı birer evrendik.

İşte uzun zaman, kule dibinde hiç konuşmadan otururduk, iki kişi bir aradaysa eğer, içlerinden konuşabilecek kadar gelişmelidir beraberlikleri… Bazen nasılsınız diyorduk birbirimize ve ama karşılığını saatler sonra filan aldığımız oluyordu, ne mutlu bize!.. Bütün bunlara karşın asla kızmaz, darılıp gücenmez ve birbirimize yokuş çıkan yaşlı ruhlar gibi yaslanmazdık. Yaşamın gölgesinde pinekleyen, Hades’in aslanlarıydık biz ve gelecekte yaşamak isteyen bir geçmişin özlemiydik.

Bir gün, işin sonuna doğru geliyoruz ne yazık ki… Onu son derece buhranlı, darmadağın bir halde, kule dibinde beni beklerken buldum. Bitkin, kül yüzlü ve yıkıntılar arasında bir ilahiye benziyordu. Değerli ama eprimiş ve alabildiğine eski!.. Gerçekte geçimsiz, kuru havadan nem kapan acayip bir insandı o, birbirimize benzememiz bundan değildi, benimde öyle huylarım vardı belki, ama kuramsaldım ben, pratikte ise Wells’in Görünmeyen Adam’ı yanımda ortalıkta dolaşan bir hayalet bile olamazdı, ancak kanlı canlı biri olabilirdi o benim yanımda…

Arkadaşım benden daha fazla dışa vurumcuydu evet, papyon takabilir, vals yapabilir, bir monden ya da jironden olabilir, alkol duvarını aşabilir, lapeye çekinmeden yatabilir gibi şehir efsanelerinin tümüne yatkındı o… Yanına yaklaşıp hayrola dediğimde, hüzünlü ama faltaşı gibi açılmış gözleriyle kuleyi gösterdi ve ecelim bu kule yüzünden olacak dedi. Yaşlıydı ve ara sıra korkuya kapılır, aramadığı günler telaşlanıp, onu evinde kontrole giderdim. Doğal dünyamızın edimleri, sakınmasızca tuhaf dünyalarımıza benziyordu nasılsa… Neden dedim, bu kulede ne var?.. Bana bir sayrılık bulaştırdı dedi, orijinal laflar etmek bizim sıradan etimolojimizdi, gülemezdik bile!.. Ne gibi dedim doğallıkla, olan biteni anlamak ister gibi...

Kule sekiz yüz yıllıktı ve taşların arasında kulenin antika ve yaşça bir yıkıntı oluşu  nedeniyle, hiçbir yerde olmayan ve yalnız kuleye özgü bakteriler ürediğini -bunun ancak bazı insanları etkileyip-, ölümcül bir alerjiye neden olabileceğini, bu işinde tam kendisine çattığını vurguladı, yaşamı ve insanları sevmeyen ama sürekli gülümseyen, bu nobran adam… Sonunda kendisine hiç bir kötülük yapmayan, gölgesinin ve kırlangıç yuvalarından çıkan seslerin dışında, hiç bir albenisi olmayan kuleyle de geçinemiyor artık diye düşündüm. Ben Bartleby kadar pasif direnişçide değilim, daha sinik, geçimsizliğe dahi tenezzül etmeyen biriydim. Büyük dostumun bu sayrılığına, para-psikoz mu demeliyim, ama nedense Ceneviz Sendromu adını verdim (Kule, Cenevizlilerden kaldığı için, onların anısına…). Böyle bir psikozda vardı zaten literatürde, hatta bulaşıcı olduğunu okumuştum, binlerce yıllık ören taşları arasındaki, çok özel bakterilerin bulaştırdığı, melankolik bir depresyondu bu, psikosomatik olduğu da söylenirdi. İlkinsil  belirtileri, boğaz kuruluğu, albino ya da sedef gibi erken yaşlanmaya neden olan nodüller, gönüllü deneği ölüm duygusuyla sarıp sarmalıyor ve tinsel dengeyi bozan virüslerle, insanı dikkatsiz, şaşkaloz ve belleksiz yapıyor,  mihaniki hareketlere yol açarak, dengesini bozuyor,  elleri titrer hale gelen zanlıyı, kuruntulara sürüklüyor ve en kötüsü mantık deformasyonuyla, ekseni harap olan kurban, sürgit sanrılara kapılıyor, kabus benzeri, olmadık halüsinasyonlar görüyordu.

Bu sendromun dehşet veren belirtilerinden biri de, kişiyi canına kıyabilecek ya da kaza süsü verilmiş bir ölüme sürükleyecek kadar, bünyesel bir megalomani gösterebilmesiydi.  Belleği allak bullak eden bakteriyel virüs, saplantıya yol açıyor ve  beyni kemiren viral bir gezenti, ürkütücü bir hayalet gibi, bütün vücudu arşınlayıp dolaşabiliyordu.

Neler anlatıyor bu adam, çıldırmış mı demeyin!.. Sonuna geldik, sizin gevezelik dediğiniz, benim gecelerimi bugün bile kabuslara çeviren, bir tür sendrom adını verdiğim, dehşetengiz öykünün.

Benim düşman kardeşim, ebedi dostum ve bayağı meşhur ve de mazlum eşini iki yıl önce yitirmiş, şair ve yalnız silahşorumuz, geçen hafta bugün,  benim Ceneviz Sendromu adını verdiğim, insanı Amok Koşusu türü sanrılara sürükleyen bu illet yüzünden,  gece alkol duvarını aşıp, acılarına son vermek için, ıslak banyonun marleylerinde alay edercesine yürürken, başını beton duvara çarparak düşüp ölmüş. Nedeni, yalnızlığın tevlit ettiği kan kaybı denilemez, kendisinin de dediği gibi, ören yerleri, eski tarihi yapıların yaydığı, melankolik ölüm duygusu aşılayan, bakteriyel virüsler ve yakalanan kişiyi, ölüm duygusuyla haşır neşir olmaktan bir türlü uzaklaştıramayan obsesif anomaliler ve de kesinlikle o günlerden sonra bir çılgınlıkla ölümü arayışında yatıyor.

Herkes başını betona çarptığı için öldüğünü ileri sürüyor, oysa gerçeği yalnızca ben biliyorum belki de…  O ölümü arzuluyor, sevişircesine ölmek istiyordu. Ölüm onun için romantize edilebilir bir şeydi…

İşin tuhafı, şimdilerde bende aynı sendromla baş etmeye çalışıyorum. Eşim de geçenlerde sonsuzluğu seçti ama kimselere bir şey diyemiyorum, bu tür virüsün ona da bulaştığını biliyorum. Algı kapıları ölçülere sığmaz bir kadındı yavrucak… Gariptir, korkudan dışarıya çıkamaz oldum. Arabaların önüne atlar, denize girip saklanmak ister veya aya doğru koşmaya yeltenirim diye kaygılanıyorum. Bakalım ölümüm nasıl olacak, kanımca beni elektrik çarpacak, çünkü fişleri prizlere ıslak elle takar oldum.

 

Dünyadan sıkıldım, hep öyleyimdir ama, biricik arkadaşım ve yalnızlığıma destek olup bir ömür saygı gösteren eşim öbür tarafta, çiçekleri de size bırakıyorum…

 

Ölümü seviyorum!..

 

Ne ki gerçekte,  taptığımız bir alışkanlık ve eşsiz bir ayrıcalığı, sonsuz  bir mutlanla süsleyerek kutsamanın, trajik bir yöntemidir bu!..
















































































***

HİÇ

 

‘Sözcük, hiçlikten yapılmış, dal boşlukta asılı duruyor, kanat kuşu yok, uçuş, kanadı yok, yörünge, çıplak odağı imgelerden soyunmuş, ışık, bin bir surat ama yansıtamıyor görünür olanı. ‘Kuzenim Valente bir güz sabahı böyle  söylemişti. Gylippos’un uşağı da ona üstü kapalı sözlerle kiremitlerin altında daha bir çok baykuşun  yatmış olabileceğini bildirmişti. Lakonialılar gibi az konuşurdu Valente,  az konuşana Lakonik derler bilirsiniz. Euripides’in, Telephos adlı tragedyasındaki ‘Kurnaz olan yalnızca Odysseus değildir.’ dizesine bayılırdı o. Bu tragedya kayıptır ama, Valente bu dizeden Homeros’un da aşılabileceği gibi bir umar çıkarırdı kendine. Valente değilse de Vanina’nın evlenmek istememesinin nedeni ise Sulla’nın yönetimden vazgeçme nedeninin aynıydı: Romalıları küçümsemek. Sulla elini gözlerine siper yaparak, katırıyla, tam Appia yolu ayrımında, güneş (in koronasına) tacına bakıp; ‘Napoli prensi hayvanların  özel deyimle mobilyadan sayılamayacağını söylerdi ama düşes, hayvanların mobilyadan sayılması gerektiğini kanıtladı ve ileride başka bir karar verilinceye dek bunları kullanması kararlaştırıldı’ dedi. Bu karar şehirde yarasanın uçuşu gibi hafif bir gürültüye neden olmuşsa da, uygulamada hiç bir değişikliğe yol açmamıştır. İnsanlık tarihi sözde çok zaman alıp, uygulamada hiç bir yarar sağlamamış oyalanmalarla doludur. Vanina  siyah sever demek olan melankolik deyimine karşı ‘faust’u, ‘neşeli’ sözcüğünü severdi. Dalgın Valente ise yine aynı sabah; fosforlu gaz çuvallarının üzerinde, drahmi, avuç içi kadar, Dorian Gray’de, su kabağından iki çalgı var demişti bana.

Miyaaaaav!..

II

Ne, nedir?.. Yaban bir güneşte parıldayan İyon gemileri midir, Panoramik Pan yada Peri Perikles mi dir, Eflak neresidir?. ‘Bayraklar durup dururken tahta saplarından ateş aldı ve güçlükle söndürüldü, üç karga yavrularını yolun üstüne getirip yedi, artan parçaları da  yuvalarına geri götürdü. Tapınağın birinde fareler altın armağanları kemirdi, hizmetliler kapanla bir dişi sıçan tuttular, buda hemen kapanın içinde beş yavru doğuruverdi, ama bunlardan üçünü yedi. Hepsinden önemlisi duru ve bulutsuz bir günde bir trompet sesi çınladı, uzun süre (acı acı)  öttü, bu ses o kadar şiddetliydi ki herkesin aklı başından giderek , kartalın karşısında umarsız  duran tarla faresi gibi büzütüp kalmıştı.

‘Nesnel bak kanser hücresinin güzel olduğunu kabul edeceksin, sürünerek geziyorsun kırmızı granüllü Mars toprağı üzerinde, genişleyip patlarken narin sporlar, taç yaprakları gibi ağlıyorsun. Her cenin erbezlerinden sinyal gelince üretilen erkek hormonuna batırılmazsa dişi olurdu, çocuğum yok diye üzülme, sırf bunun için Aziz Augustine ‘Dışkı ve sidiğin arasından doğduk’ diyerek (bu olayı ve) kendini küçümser (ve) Apolenyen bir kültür yaratmaya çalışırdı. Ama gök çalkandı, erimiş bakıra döndü, kitap gibi dürüldü, dağlar yürüdü, eriyip toz oldu, atılmış  yün gibi ak oldu. Güneş dürülüp toplandı, yıldızlar toz olup döküldüler. Atina’nın ilahları ve sofistler ağlıyordu.  İşte ki bunun için Sulpicius hançerli  3 bin kişi besler ve her şeye hazır bir genç atlılar topluluğunu çevresinde bulundururdu. “Kente acısın, Sulla ile anlaşsın diye yalvarmaya gelen toyunları ve Bule üyelerini okla vurdurarak başından savmıştı. Gene de ölümden kaçamadı geceleyin boynunu ve yüz kaslarını parçalayan hançeri  tutmak isterken avuçlarının da  dilim dilim olduğunu gördük, böğrünü ve karnını da budaklı bir ağaç dalıyla oyup, deşmişlerdi Titus, Sulla’yı severdi. Onun bir karısı vardı, her İyon öğlesinde, her Frigya ikindisinde, çorbayı ölü bir erkek eliyle karıştırırım derdi. Saçlarından asılan Apşalom  nasıl Davut’un oğlu olup Joab öldürdüyse, bu kadında bir öldürmendi.

Tanrının ruhu suların üzerinde hareket ediyordu der Tevrat ama, gene de bir ölüler kitabıdır. Nasıl  III. Auguste, (I696-I763 Polonya ve Saxe elektörüydü) kendini ölümsüz sanıyor ve Yediyıl savaşlarında Saxe’ı ve onu kaybediyorsak, ölüm yürek atışlarında saklı olup, alnımız (ın şakında) ortasında yazılıdır. Ölüm törenleri, boynuzlu yılanın boynuzlarıyla işlenmiş Sardeis taşıyla bezeli koşumlar, yollarda parlak bir maddeden yapılmış pek süslü arabalarla doludur. Bu arabaları, Endülüs’ün, Tetuan’ın ve Mequinez’in güzel atlarını geride bırakan iri kırmızı koyunlar çeker. Sarmat kralları (Avrupa) Transilvanyalı prensler, Kıbrıs kızanları ve Urfa okulu kapanınca Kuzistan’ın  Cundişapur’una sığınan Nesturiler bile içinde yolculuk eder. Ölüm sofralarında, özlem bitiren, ülkü yatıştıran, Lombardiya kekliği, Sisam üzümü, Girit geyiği, Ephesos tandırı ve mersin balığı yumurtası  bile vardır (gerçekten menü budur). Korfulu keşişler, Cizvit eczacıları, İspanyol çeteler, Peru’dan getirilen ötücü kuşlar, İsa’dan yüzyıl önce Suevlerin reisi olan Ariovis’te, insan kemiğinden yapılmış flüt eşliğinde konukluk ederler. Sarı şallı, durgun görünüşlü Tunuslular ve bu dünyalı herkes Chopen’in üzgünlükleri eşliğinde Ben-i Ahmer’in  Guadalkivir’i gibi sessizce kederlenir ve gözyaşı dökerler. Bizler ölüyüz. Cennet ve cehennem dünyadır. Dünyadan gidenlere çılgınca gözyaşı döküşümüz, kahrolası bir ölü olduğumuzu anımsadığımız ve anladığımız için ölümümüze ve gidenin  artık: ‘Gerçel anlamda yaşayacak oluşuna’ duyulan bir imreniş ve bir çıldırtı hummasıdır.

...

Övgüler sana gecenin ruhu, övgüler sana karanlığın tini

Ravendi’nin ölümü 9I0, İhvanü’s Safa toz oldu gitti.                                                        

Mööööö...

III

Herşena kalesindeki mezarlarından aşağılardaki kenti izleyen krallar, güneş tutulunca Küsuf tapınmasına durdu ve sakin biçimde Gustav Holst’un Gezegenler Suiti’ni dinlediler. Semiz Ukrayna beygiri besleyip, Litvanya köpeğine binerek  yaşlı doğan ve çocuk olarak ölenlerin yurduna varmak için yola çıktıklarında; güneş ışığının demeti içinde titreyip duran kelebek, çölde oturup her şeyi bilen kendisi de dünyayla yaşıt Sfenks, iri yayvan yaprakların üzerinde yüzerek her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecücler, altın tüylerle kaplı, buz hakanının ülkesiyle karşılaştılar. Durgun yaz havalarında papazın bahçesindeki bostan kuyusunun başında, yığılı ekinlere buğu getirir diye inek ahırında bile yatamadan kışı geçirdiler. Tolgasının üzerinde kanatlı bir aslan kabartması olan defne yüzüklü vandalla karşılaştıklarındaysa, hanın köşesinde  yanık kilden yeşil küpler dizili ve ortadaki vazoda mor haşhaş çiçekleri vardı. Sayısız küflü ekmek yiyerek, fincanlarla acı su içiyor, göz bebekleri deliğinden  kızıl kor gibi parlıyordu. Kaçarken çalılar dikenler çarpıyor, ısırganlar dağlıyor, deve dikenleri baldırlarına batıyor ve amber gözleriyle, devasa kenelere benzeyen jelatinden tankerlere binerek, yıldız yurtlarının içinde, teke şarkıları (teke kılığına girenlerin şarkısını-tragedya) söyleye, söyleye yol alıyordu.

Gıdaak!..

IV

Yemen valisi Ebrehe, San’a kentinde yaptırdığı kiliseye, Kinane kabilesinden bir Arap’ın yaptığı hakaretin öcünü almak için 570’de (peygamberin doğum yılı) Mekke’ye bir sefer düzenledi. Köpek yıldızının büyük çocuğu insanın ölümlü bir bedenden başka yitirecek nesi var ki diye kendine kıydı. Lübnan dağındaki kule gibi düzgün burnuyla Arap denizindeki incileri  saklayan mercan, Seylan tarçını dudaklar...  Diyesim: “la consolation des arts” -sanatın avutması- bütün bunlar.

Sadık, Belzora’dayken Merih dinini araştırdı, Sadık’a batan güneşin denize dalmadığını bildiklerini söylediler. Ölülerin ağızlarına pembe inci koyan Zigangular (Japonlar) gibi soluk kırmızı incili sofradaki Keldani ant içerek Tanrı Teutas ve meşe yaprağından başka konuşmaya değer konu olmadığını söyledi. Tidor ve Delhi baharatları gibi koku yayan saçları vardı.

İşte diyorum, asmalı kahveden bir insan gelip geçiyor, ne değeri biliniyor, ne bir vahiy iniyor, ne dünyanın haberi var, ne bir yaprak kımıldıyor. Yaklaşırsanız çok çekingen, sanki her şeyi sessizlikle yönlendirebilen bir yalvaç, suskunlukla yaşamış bu ahali. Kendilerini sessizliğin tadına bırakmışlar.

Vraaaak!..

V

Anadolu’nun limanları, körfezleri, iklimi, sınırları, ayazmaları, kiliseleri, panayırları, mandıraları, kantaronları (kentauros) fesleğenleri, lahanaları, Yunancadır.

Arabistan geyiğinin yüreğindeki panzehir taşı vebayı iyi ederdi, ay taşı ay ışığında büyüyüp küçülür, meloceus hırsızları bulur, üçgenin iç açıları toplamı yatay bir düzlemi işaret eder. Şeytan taşı cinleri püskürtür, akik öfke yatıştırır, yakut uyku getirir, zebercet ayın rengini soldurur. Vaktiyle çölün ortasında unutulmuş bir kum tanesi yazgısından yakınırdı, yıllar sonra elmas olmuş, şimdi Hint hükümdarının tacını süslüyor.

Şşşşşt! şşşt! şşt!

VI

Herkesin bildiği ve büyük Zind kitabında yazıldığı gibi insan ayrılmak için birleşir. Kirpiklerin büyücüsüyle Memfis’e gittiler, büyük hekim Hermes, ‘Sol göz yaralarını iyileştirmek olanaksızdır’ derdi. Bantu dillerinden biriyle konuşuyordu. Sur kumaşı kırmızısı gibi soyu tükenen kaplan sonsuz evrenin hiç bir yerinde, sonsuz zamanın hiç bir anında, bir daha var olamayacağı için  son bir kez içini çeker , yıldızlara bakar ve sahranın ortasındaki granitten ceylanı düşlerdi. Çekiç başlı köpek balığı durdu, Anka kuşu avlamayı yasaklayan bir zerdüşte bakarak, tavşanlar toynak ayaklı olup, sineklerin kondukları eti çürüttüğü, iyilik için fırsat çıkar mı, kötülük içinse her an çıkar, bir suçsuzu cezalandıracağına, bir suçluyu salıver diyerek bana baktı. Horeb çölünde bir Tuareg demişti ki, Aşkı güzelleştiren onun yitirilişidir. Irmağın sisi gibi uçuk, sabahın ayağı gibi soluk, ak gecenin kanadı gibi sönümlüdür aşk. Kız makaraya mavi bir ipek sarıyor, sarı kedisi de ayaklarının dibinde yatıyordu, yüzü melek yüzü gibiydi. Avcının tuzağına düşmüş bir faun gibi inliyordu. Ağaç şeytanlarının keçi çobanlarına lavtalarıyla büyülü ezgiler çalışı gibi ağlıyordu. Bu ara (şimdi) yaban eşeklerine binmiş üç Arap peydah oldu, havadan uça uça bir kadın geldi, akbaba iskeleti uçar mı uçar, Afganlıların kurban ettiği kara öküz gibi. Rus prensi Finlandiya’dan altı Ren geyiğinin çektiği bir kızakla gelmişti. Kızak kocaman altın kuğu kuşu biçimindeydi, kanatlarının arasında da prensesin kendisi vardı. Uzaklarda,  kar sarayında otururdu, kara haşhaş çiçeği, Adonis’in çehresi, Hadrian’ın Bithynialı kölesinin sıcak dudakları gibi alışkanlık yaratırdı.

Annenin kutsal gölgesi altında yaşama karşı duyulan eziklik gibi, kente dokuz kapıdan girilirdi, her kapıda dağdan bedeviler indikçe kişneyen tunçtan bir at vardı. Kulelerde eli yaylı okçular durur, gün doğarken okuyla bir gonga vurur, gün batarken de boynuzdan bir boru çalardı. Solgun çehresiyle bir çerkez bana bakıp gülüyor. Saray yolunda yaşlıca olan bir kez daha bana bakıp korkunç korkunç gülümsedi, dehlizin ortasında Hakan ağza alınmayacak bir söz söyledi, granit bir kapı ardına kadar açıldı, gözleri kamaşmasın diye elleriyle gözlerini kapadı, bir sirke küpünün yanında bir çocuk gördü, ayakları Havva kızlarının ayaklarından daha güzeldi (bir kardeşi vardı), genç bir bahadır palayı üstüme indirdi, çelik içimden vızz diye geçti ama bana hiç bir şey yapmadı. Hakan silahlıktan bir mızrak çekip üstüme attı, daha havadayken kapıp iki parça ettim, beni okla vurmaya kalkıştı, ellerimi kaldırdım, ok havada yarı yolda kalakaldı, sonra Nubyeli bu utanılası olayı başka bir yerde söyler diye beyaz deri kemerinden bir hançer çıkarıp boynunu vurdu, adam ezilmiş yılan gibi kıvrandı, dudaklarından kızıl bir köpük geldi. Melek yani Haberci demek olan İncil tam ortamıza indi.

Huuu!.    (Aiai!..).

VII

Dinyeper ırmağının oralarda mekan yitince zamanında yittiği bir kuyu vardır, astroloji Batlamyus devrinin bilimsel dini idi, Stanpoli zehrinde yaşıyorum diyen ve üzerine Dakka tülleri ile Şam ipeklisinden fistan giyerek şan dersleri alıp Kalyoncu Kulluk sokakta yürüyen güneş apsisler hattından geçerken aya en yakın ve uzak olan bu noktalarda, göklere yükselen bu kutsal süngüler şehrengizi İstanbul diye haykıran su sülükleri vardı. Arabistan geyiğinin yüreğindeki minicik ak taş vebayı iyi eder, gökyüzünün kaygan salyası uzaklarda yüzerken, yıllarca kendi kabuğunda kozasını örerdi. Patrona Halil hamamının ilerisi Süleymaniye dedi. Kutsal gölgenin hafif Kafkaesk, birazda melankolisi altında başlayıp, içsel akışlarla süren roman sonunda bir hiçlikle karşı karşıya bırakıyor sizi, annenin kutsal gölgesi altında yaşama karşı duyulan ezikliğin dile getirildiği trajik roman, ana rahmine dönüş özlemi gibi, ‘Bekle anneciğim geliyorum’ demek istercesine, ‘Yakında, anne, yakında’ sözleriyle bitiyor. Ölmüş annenin ardından, ölüme duyulan özlem tam bir karayoru, yaşama karşı yaşamı hiçe sayan bir iç çığlık olarak alçakgönüllü bir aforizma. Bekle geliyorum anne! Ölüm sen bir hiçsin! Çünkü yaşam bir hiç! Hiçliği hiçlikle yanıtlayan bir betik. 145 sayfa ve bir hiç. Bu muydu diyeceksiniz? Yaşamın hayhuyu ve denetsiz akışı içinde, zamanın sizi yaşadığı yaşama karşı gerçek anlamda hiçlik duygusu uyandırıp, bunu gerçek anlamda algılamamıza yol açabilecek bir betik bulsaydım ‘Kutsal kitap’ gibi ona sarılırdım. Çünkü görmek için anlamak gerekir. Çünkü gerçek anlamda bir hiçlik duygusunu kavrayabiliyor yada yaşayabiliyor, algılayabiliyor olsaydık, yaşam böyle olmazdı. Tarihte ölümün yüceltilmesinden çok daha başka bir şey olurdu.

Guguuk guk!

VIII

Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp küçük buzağılarını omuzlarında taşıyan deniz ahalisini Girit karidesiyle besleyerek, yıldız denizinden gelip, kanatlarından buzlar sarkan balinalarla çoğaltır, gemilerin omurgalarında dünyayı dolaşan şeytan minarelerini, uçurumların dibinde yaşayan kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep balıklarının yelkeni ipekten, güneş gözü taşından oyma kalyonlardan, arp çalarak deniz canavarlarını uyutan denizcilerden, kaypak domuz balığının sırtında dünyayı dolaşan çocuklardan, kıvrık dişli deniz aslanları, uzun yeleli deniz küheylanları, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar, kızıl altından lirleriyle deniz kızları, öyle ki yaban baldıranı yiyenler, kara kurbağa etinden çorba karıştıranlar, mavi bir kuş yuvasından çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde taklalarla dönüp dururken, iki benekli kuş karşılıklı ortaya çıkıp göğüs göğüse vuruşarak ıslık çaldı, önüne çıkan kara bir köpeği söğüt dalıyla kovaladı, keçinin   boynuzu üzerine yemin etti, çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının dolambaçlarını göz süzerek içine çekti, sarı kükürt tüylü garip bir kuş öttü, aşağıda deniz gümüş bir kalkan gibi  uzanıyordu, koyda balık kayıklarının gölgesi kıpırdıyordu, (aşağıda), gece yarısı yarasalar gibi uçarak cadılar geldi, bir kuş kanadını değdirip suyu güldürdü, yüzü erguvan ağacının çiçeği gibi kül kesildi, sesi kısık ve bir flüt sesi gibiydi, bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından dehledi. Tatarların ülkesinden ayı sevenler ülkesine geçtik, ulu göğün altında aya uluyan mağaraların pullu ejderleri uyuyordu, ağaçların kovuklarından ve hendeklerden geçerken Yecüc Mecücler ok atıyordu, geceleyin yaban adamları davul çalıyordu. Rahibe, bana tanrıyı göster yoksa seni öldürürüm diye bağırıp elini yakaladım, birden eli kupkuru kesildi, üstünde sıvama tavus gözü işli sırmalı bir giysi vardı, zıplayınca kırmızı pabuçlarının tabanı göründü, derken dörtnala koşan bir atın nal sesleriyle çınladı ortalık, ama ortalıkta at görünmüyordu, insanların vücudun gölgesi dediği şey tinin gövdesidir dedi. Köylerde oturanlar kuyuları zehirleyip dağ tepelerine kaçtılar. Magadealarla, ölülerini ağaç tepelerine gömen tanrıları güneşten korkup karanlıkta hüküm süren Aurantelerle, attan hızlı koşan at bacaklı Sibanlarla dövüştük. Bir taşın altından boynuzlu bir kara yılan çıkarıp kendimi sokturdum, bir şey olmadığını görünce korktular. Geceleyin İllel’e geldik, ay akrep burcuna girmiş ve ortalıkta, bulanık sıkıcı bir hava başlıyordu artık.

Haav! Hav! Hav!..

IX

Tekne kazıntısı olmam sıfatıyla hep hor görülmüşsem de büyüdüğümde  kır serdarı olarak herkesin imrendiği bir yaşam sürmüşümdür. Ama kırklı yaşlarda hizmetten azat edilince, sıkıntıdan balık beslemeye başladım, iki küçük balık, iki ayrı kavanoz içinde, aylarca iyi baktım, öylece yaşadılar, bir gün kavanozlarındaki suda bol oksijen olsun diye onları kurnanın altına tuttum, basınçla dalgalanıp aşağı yukarı çıkıyorlardı, hoşlanacaklarını sandım. Sabaha ikisi de sersemleyip yorgunluktan öldüler. Kulakçıklarından kan sızıyordu. Sonra anımsadım, katil balinalar, küçük balıkları, ringa sürülerini, bir araya toplayıp kuyruklarıyla denizi döverek onları önce sersemletiyor sonrada yem yapıyorlardı. Benim kurnalardan kavanozlara basınçlı su sıkmam, balinanın oyununa yani aynı sonuca yol açmıştı. Sonuç olarak: Ben bir katil balinayım.

Tüit tüit!

X

‘Nuh efsanesi bir tahta kurdunun bakış açısından anlatılacak olursa ortaya nasıl bir yorum çıkar.’ Katil balina, bir deniz canavarı, dalgıcın Şah Firuz’a getirdiği inciye aşıkmış, hırsızı öldürmüş, inciyi yitirdiği içinde yedi ay yasını tutmuş. Hunlar kuyuda tuzağa düşürdükleri zaman, şah, inciyi fırlatıp atmış. Bu öyküyü Prokopius anlatır. (Prokopius’un  yaşadığı gezegenle ve halkla arasında sudan bir gölge duvarı (varmış,) perdelermiş, duman parabollerinin içinde kuş ve kuşku içinde yaşarmış, karşı elektron yüklenerek ağırlığı sıfıra indirilmiş tayy-i mekanlarda görünürmüş, hasılı öyle yada böyle -söylentiye göre- bu Bizanslı epeyce bir hikmet sahibiymiş ) İmparator Anastasius bulana 500 kental altın vereceğini bildirmişse de inci bir daha bulunamamış. Lehistan kralı Sobieski’nin hükümdar yatağı, üzerine tellerle, firuzelerle Kuran’dan ayetler işlenmiş İzmir ipeklisindendi. Bu yatak Viyana önlerinde Türklerden alınmıştı, daha doğrusu elektron yuvası gibi Osmanlıdan çalınmıştı! Cibinlik kubbesinin titreyen yıldızlarının altında eskiden Muhammet’in sancağı dururmuş. Hayfa müslinleri, Dakka tülleriyle dokunmuş aralıkları varmış. Rodos kamışları, Knidos sazları gibi ince uzun leventlere çok yakışırmış. Tiberius’un çevresinde cüceler, tavuslar övünerek gezinirler, sirenler zil çalar, patikalardan havalanan, ipek siyahı kuşlar-gürültücü kuzgun sürüleri havayı çınlatırken, tepelerin kavalcısı kolcunun kırbaç atmasına öykünür ve: Sabırlı altın el, ‘Çıt yok koskoca ovada/ Yapayalnız üzümler tütünler’ dermiş (*).

Nalları gümüşten atları vardıysa da, VI. Charles’e bir cüzzamlı  deli olacağını söylemişti, öylede oldu, aşk, ölüm, delilik, resimleri bulunan Arap kartları gösterilince yatışıyordu. Güneş Kova burcundayken, Kova çağında, Kosova sorunu vardı. Güneş tutulumuna, Vietnam’da kurbağa, Paraguay’da jaguar, İskandinavya’da bir çift kurtun neden olduğuna inanılır. Yahudiye kralı Hirodes zamanında Abiya takımından kahin Zekeriya’nın karısı Elizabet, Harun kızlarındandı. Dionizos, hayır Lysandros çocukları aşık kemikleriyle, büyükleri de antlarla aldatmalı derdi. Ey Lysandros, gürültülü Hoplites’ten ve arkadan gelen toprağın oğlu kırmızı yılandan uzak durun buyurur. Kyros’un öldüğü Kunaksa savaşında. Yenilgiyi kışlağından kaçan sarı kanatlı bir ejderha ulaştırmıştı, çatılmış kalkanların sükünet dolu adasına, denizi turkuazdır. Çınıltısından su perileri kulaklarını balmumuyla tıkarlar. Ama bu garip gezegende dolaşırken, bir kum çölü gibi görünüyordu ortalık, gündüz bitip güneş batınca da gecenin denizlerine dönüyor çöl, birden okyanus olup ortalık balıkla doluyordu, en yakın yıldız (tarık) görünür görünmez yine çöle dönüyor ve güneş batınca yine deniz çıkıyordu ortaya, orada bir yeraltı kemerinin gölgesinde suları sürenlerin  türküsünü dinlemiştik. Şarkı, bu topraklarda herkes savaştı ve öldü, ölenlerin Allahları ve topraklarından başka ortak hiç bir yanları yoktu diyordu. Şarkıcının üzerinde balina kemiğinden bir etek, altında da çelik bir korse vardı. Zamanın modasıydı ve canlıya da benzemiyordu ama hareket edip ses çıkarabiliyordu.

 

ŞİİR

Ejderha

(alabalıkla çiftleşmiş

fil doğuruyor.)   

 

Bu bir şiirdi.

Heey!

 

 

XI

Işık olsun ki Larende ve Gördes gibi avlaklarda, sekbanlar, samsuncu ve zağarcılarla birlikte ceman

7000 kişi ava çıkardık. Padişahımız, ‘Kadın doğurur, erkek öldürür.’ der ve hiç bir zaman dişi faun avlamazdı.  Bir gün Tavşanlı korusunda dolaşırken, yaban leylakları üzerinde, sanki fil kulağı, sanki lahana yaprağı cesametinde mor bir kelebek yakaladık, kelebeğin atmaca güvesi kanatlarında, Hering yanılsamasına benzer, baykuş gözü gibi iki göz vardı, öylesine ürkünçtü ki, kelebeğe  Elenlerin kinci, hırçın ve fesat tanrıça, uğru ve uğursuz kraliçe, kıskanç  Hera’nın adını verdik. Av esnasında öyle açılırdık ki, kimi zaman Midilli önlerine bile düştüğümüzün ayrımına varmaz, açıkta balinalarla,

deniz kırlangıçlarının sevişmesine tanık olur, sekban başı coşkuya kapılıp, gayetle ve gayretle  havaya güvercinler, tavuslar, tellim sülünler salar yer gök tören şenliğine döner, bin bir renkle bezenir, hava kanatlar ve kuyrukların feykleri, dönüş ve taklalarıyla  bir hareket ve renk cümbüşüne, coşkulu, usa sığmaz  konfetilerle dolu  bir irem bahçesine dönerdi. Avlaklarda neler bulunmazdı ki, çiftleşen erkeğini yiyen, serçe avlar örümcekler, kurbanını zehirleyen gürz bedenli böcekler, el büyüklüğünde, kuş kanatlı  kelebekler, hayaleti andıran yusufcuk, ölü taklidi yapan çekirgeler, sayısız balıkçıllar, keşiş kuşları, kaşıkçılar... 

Padişah, denize kaşalot gölü, lagünlere, dalyanlara, levrek yurdu derdi. Ava eski Bizanstan ve sisler ülkesi  Trabizes’in Pontus’undan kimi reaya ve keşişlerinde  katıldığı olurdu. Konaklar terk edilip yaylaklara çıkıldığı zaman, yollarda  kimi haseki ağası, dalkavuk veya cin fikirli maskaralar padişaha hoş görünmek için, pislikte oturur Eyüp’ten kıssalar, Sezar ordularının yolunu değiştiren Kaledonyalılarla ilgili gülünçlük ve tuhaflıklarla dolu anekdotlar, bin bir gece öyküleri anlatır, Homeros’ dan  ağıtlar, kör ozan Tamiris’ten (tilmizi) orfeler, epopeler okunurdu. Lundenburgh’dan, Romeburgh’a  kimi atla, kimi kalyonla,  kimi yayan yapıldak giden ve yolculuğu Tsargorad’da biten bir gezginin başından geçenler ve Apeninli Dante’den dizeler, ölüler ülkesi Ellis ovasına gittiğini savlayıp padişaha us dışı ‘Gehenna Öyküleri’ anlatan hünerli bir prens, düşünde kovaladığı tavşana havlayan tazıya ilişkin av masalları, sandal ağacıyla ırmağı geçip Atahualpalıların yanına varan, Akheron’da  inançsızların ölüleri su yüzüne vurdu deyip dilbazlığıyla ilgi çeken bir serüvenci, avlanmaya giden erkekler ne avlayacaklarını mana duvarına yumuşak bir taşla çiziyor ve resmi çizilen hayvan taşın içinden  (canlanarak) çıkıp hepsine saldırıyordu diyen bir fabl ustası ve güneyden gelme bir dengbej  hepsi hepsi vardı doğrusu av sırasında...

Cehennemde yalnız Sarpens ve Lacerda adlı gök cisimleri parlıyordu derler ama burada da  Erendiz ve  Sekendizler parlardı hep. Adı söylenmemiş Yusuf ve onun kuyusu kadar derin bakar zebaninin bekçilik yaptığı ormanlarda avlanırdık. O ve bütün alem güzeldi doğrusu.  Saksonyalı askerler Dankirk’e çıkarken bellerine kadar suya gömülmüşlerdi, şimdi cesetleri de öyleymiş. Bizde atlarla yarı belimize kadar bataklıklara girer, sazlıklarda kaybolur, sazan göllerinde gün ikindiye vurduğu zaman uzun gölgelerimizle dağlara vuran   heyulalar olurduk. Deliktaşlı Ruhsati, Hayali, Kul Mehmet, Bağdatlı Ruhi,  pişmanlık ve hata dolu yaşamından  dolayı Hatayi  mahlasını seçen  Şah İsmail’de bizimle olur, neşe verip, şenlikli varsağılar, methiyeler, av kasideleri okur, patırtılar arasında kahkaha çiçekleri gibi açılıp saçılıp-bağırıp çağırarak, gürlenir, mutlanla dolardık. Bir de  Knidos’ta  evinin damından yıllar boyu Kanopos yıldızını gözetleyen Eudoxos vardı  avcı kullar arasında. Kraliçe Elizabeth’in  Sultan III: Mehmet’e armağan olarak sunduğu orgu,  I699, 25 eylülünden beri çalan bir ticani vardı, gökte Fomalhaut’la, Güney Balığı’nın oralarda bir yerde oturur bize seslenirdi. Yalnız avlanmakla kalmaz, şifalı otlar, acımıklar, aylandız, şerbetçi otu, karamuk ve yemlikler toplayan kimi hekim ve meczuplarda bize katılırdı. Uzak eyaletlerden bir sayrı, ender bulunur ve yalnızca Gediz’de yetişir  terafik otunu yiyerek akıl baliğ olmuştu, gene  bergamot otu yiyen bir sametin  dili çözülmüş, lavanta koklayıp, önermeyle sedir ağacının dibinde  sabahlayan av katarından bir mefluçda şifa bulmuş, hatta ağır aksak yürür değil koşar olmuştu. Bu adam öyle ki 17 yıl boyunca atla gezdirilmiş ve ama iyileşince ömründe bir daha binit üzerine çıkmadığı söylenmişti. Apolyont gölünün oralarda  Afrika’dan gelme tropik çiçeklerle dolu bir Habeş bahçesi vardı, kimi dermansızların eczasıyla, sarilerin sağaltımı buradan temin edilirdi. Avda hepsi işlentili 4000 havlu, 1100 yorgan, 800 çadır, 600 güğüm ve daha sayısız zerzevat katırların sırtında bizlerle yolculuk ederdi. Sonra bulut gibi sinsi yaklaşır Hilal-i Ahmer’e benzer bir  cisim gökte belirdiğinde av ancak biter ve cem yolcu yurtluğuna dönerdi.  Semipalatinsk, Astrahan, Novaya Zemlya’da acaip ışıklarla dolu nükleid zindanlardan hayırsız haberler gelip ahval düzelinceye dek; avın ikizi için dahi 4 yıl beklendiği olurdu.  Avlara ışık ve ark dokunağı gibi  atılan oklar öyle parlardı ki; ah, ah, diller nasıl anlatır...

Ama her şey ve her şey, o padişahlar, o avcılar, avlaklar, o yaratıklar, halayıklar hepsi bir gün geldi, yok oldu gitti ve her şey, her şey bitti. Her bir şey sisler arasında eriyip  tükendi... Ölenler  için, o incecik bedenler zamanla bir siluete, o sıska siluetler, bir hayalete, o zarif hayaletse, gökyüzünü kaplayan bulutlara karışıp, silinip yok olmakta derler .. Platon’un ruhu, Afrodit’in bedeni, sonsuza dek Hellas’ın güzel gözlerine çekildi, baykuşla, cırcır böceği, kertenkele ve fare yedi dostlarım.

Zaman var, ölüm de var dedi. Kuzguni ve güneş başlı yılan, kapılara üç kez vuran ve eşiklere

gölge düşüren zamandır... Ve zaman, sırtlan tüyü mezarlarda sessiz  gülüş, sönmüş kor, kör kar

ve ‘son  iç çekiş köyüdür’ artık .

 

İşte o köyden bir şarkı:

 

‘Esirgeyen, bağışlayan, rabbimin adıyla...’

...

 

Hepimiz buradayız-

Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes,

soğuk olanlar şimdiden yerin karnının altına

    saklanmışlar-

mutluluk avcıları, acının kaçakları,

kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara,

bizi birden şaşırtan bir okşayış-

birbirine sarılmalar,

kucaklaşmalar,

aşkın aşka akışı.

 

Ve birbirimize bakıyoruz,

her yüz tek ve benzersiz,

birbirimize dokunuyoruz

parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle;

yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle

düzgün ve barışçı

dişlerimizi

gösteriyoruz birbirimize

heyecanlı, sıcak, çekingen dokunuşlarımızla

(çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi

    olmayan

ve karşındakinin gözlerinin aynasında

yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir).

 

Ve sevgi-

evrende esen o sıcak soluk

eritiyor gergin tenimizi,

çekip çıkarıyor derinlere gömülü göz yaşlarımızı-

bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan,

orada her zaman gören

bir şey

acıyor bizim insan oluşumuza,

acıyor uçmayı özleyen

zavallı kürek kemiklerimize.(1)

...

Ingaaa! Ingaaa!

 

(1) (Okşayış-Şiir) Agi Mishol, 1947 Macaristan

Çeviri; Cevat Çapan

 

SON

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


***

HABERCİ

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci kraldan ayrılmak üzere.

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci koridorlarda.

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci sur dışında.

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci kırlarda.

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci kente girmek üzere.

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci geldi diyorlar.                                  

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci geldi diyorlar.

 

Kralın  haberini  bekliyoruz...




 ***

KALEMAKELAME 

 

Kutlu öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru uçmalarına  yol açtı.

Adam gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden  korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.  Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.

Kararan havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.

Silgi adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına  imamın sesine benzer seslerle garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye başladı.

Mahallenin arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde Kifilis’in  düşürdüğü  bir senet buldu ve senetteki imzanın kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.

Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi  olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...

 

Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.

Çocuk okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.

 

 

 

(2)

Öğretmeni hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.

Nilüferli bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı  bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın  tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.

Cebindeki usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’

 

Ağustos ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak  demet demet satan bir çingene düşledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.

 

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az ilerde  yağmurun kabarttığı mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza benzetti.

 

Uzaklarda ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.

 

 

 

(3)

Silgi adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp yaşamlar.

Moteller havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’  yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:

 

ÜZGÜ

Bir sen vardın yalnızlığımda

Bir de seni seven ben

Oysa

Ne güzel günlerimiz olacaktı

                                      seninle

Ülkeler görecektik

Dünyanın öbür ucunda

Şiir gibi akacaktı hayat

Bir gün dağda

Bir gün kitaplar arasında

Resmini yapacaktık-

...

Şimdi anlıyorum ki baya güzelmiş  bu yarım şiir, kim bilir o kız  nerelerdedir...

Blucini yırtık giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.

O kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

 

Silgi adam, çocuğun okulunun  bitme saati yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa  ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler. 

 

 

(4)

Böyle düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında  Karya kartalıyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.

Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.

 

Çocuğu elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin  kaynağının da  yaşam olduğunu kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı  yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu tuttular:

‘Şu uzun gecenin gecesi olsam

Sılada bir evin bacası olsam’

diyordu türkü.

 

Evde silgi adam zavazinga kasasını açarak  öte beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya özendiriyordu,

peçeli hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar yapıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

(5)

Fellini filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.

 

Silgi adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.

Elektron yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...

...

Büyük yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi  büyük bir oyuna geldiğini  anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...

...

Büyük yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye düşüp  ölmüş, tabağında duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip öyküsü böylece        bitti.   &







***

KORU

 

I

Defne yapraklarının arasında mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara, günün olur olmaz saatinde üşüşerek  birleştiği, türlü acayipliklerin yurduydu koruluk...  Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i, hemen bu yakada Argonotlar denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece boğularak ölülere karıştığı, anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan Hamit’in sarayını, boğazkesen burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde, çelik putrellerle şol geçidi kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron Köprüsü’nü de.

Ey bu cihandan gelip geçmiş sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in... Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.

Ben onun yanında kimdim?.. Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi, lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..

Neyse, ama onun koruluktaki tek erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...

Korulukta, ayın kargışlanmış yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik birbirimize.

Yaşam, bir kez göz kırpan bir gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük, ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk. Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde, bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde deva bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli bir Beckett sözcüğüydü sanki!..

Yaşamın, vulva benzeri bir boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer can olduğumuzu düşünüyorduk.

Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’ diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte, disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar, kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.

Sabahın tanında koruya girer, Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında, birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.  

 

 

 

 

 

 

 

II

Kutsal koruluğa, şubatın karlı bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi, eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek, mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu gazeteler.

Karlı bir şubat gününde, mart ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan. Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek tozan olup gidiyordu.

Kışın bu Süphansı havasında, ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga, keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor, puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.

Kararan havayla birlikte Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı, Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi  yokoldu gitti.

 

III

Bu gün koruya her zamankinden daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan, kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına uğramamız. Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av tanrıçası. Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl yıl önce (sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal aynalara dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem de gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp, metan gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha gelmemek üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına yüz sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.

Artemis, onun mezar taşına sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı, ağladı, ağladı...

Bende Artemis’e sarılarak, bu çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur, ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul, kalp kalbe doyasıya seviştik.

Mezarların biri, zifaf gecesi ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti. 

 

 

 

 

O gün, ne mezarlıkta, ne koruda gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan, benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip, aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi. Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı, tükenen, yitip giden  bir girdabın son fısıltısı gibi, yavaşça  o şiiri okudu...

 

“Burada, zamanın çarkına

yok edebileceği hiç bir şey vermeyen

bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan

oluşan madeni manzarada:

burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan

ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin

taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;

burada, belki yalnız bir an için

putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha

bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan

    bir şimşeğin aydınlığında;

nice maskenin ardına gizlenen o yüze,

zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,

senin aldattığın, herkesin zorbalıkla

    kandırarak senden çaldığı.

Böylece arınarak bir toprak testi gibi

ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak

bir an için kurtulacak özündeki kil

    hayatın ve ölümün amansız baskılarından.”

 

IV

Bugün koruya tam kırkıncı gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası. Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş yere çaldı!..

Ben ne bir Kazanova’yım, nede oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için, Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini  -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı! Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!

 

 

 

 

 

 

Ekbatan’da, at üstünde çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı! Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı! Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...

Neyse, dünya benim gibi iğrenç ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...

Bir komşum vardı, hiç yoktan para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden, topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu! (Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında, yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay (biz dostları ona kısaca, Dolunay  derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste (çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr kaldı.   

Tüylerinizi sevecek olan diğer arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)

Yargılanırken: Karımı, kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu bilmemeleri için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini anlamamaları için öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları aldı, ama yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa kutlayanlar kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı becerebilmek demektir. Onların tanrısı Judas’tır.

Üçüncü arkadaşım ise dünya çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur, bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret görmüştür.

Son gördüğümde, reankarnasyona inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu! diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..

 

 

V

Yengecin yan yan yürümesinin, yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu, uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler, dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir tepesinde adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı, hydraların, su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu ve embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki özelliklerini gölgede bırakır vb.

Hurî’nin dişlerinden saçılan ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura, Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna, hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan, atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan... Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan, deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..

Güzeldi ama: “Zaman zaman geceleri beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği ve ne düşündüğü bilinmezdi.”

Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir zaman kaçamayız dostlarım!..

 

VI

Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup, istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.

“Onyedi Mart’da tipi başladı, çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”

Köpek balığı derisinden giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki, Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü şudur: 

“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u  geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak, kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon gezegenine düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.

Bu karbon kuşağı, dünya benzeri gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha önce yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip olduğu için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme olduğundan) ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem olanaksız (neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi  olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.

Ama, (G) galakların birinde bu oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış. Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko bozularak anarşi doğuyormuş...

Ayrıca ölüleri konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.

Dünyadakiler, Galep’in Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr. Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.

Galep’in yalnızlığı ise Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki Galep’in çözülmesine yetmişti.  

Bir gün Nazkon’un ünlü kenti Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg, Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.

Galep, yıllardan sonra kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan, sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu kurtarırım düşüncesiyle,  şarkıcı tam  sağdaki aynanın önünden geçerken, otomat bir biçimde,  ‘Jose!’ diye haykırdı.

Ölenlerin, evrenin sınırlı boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün, sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini yalanlayan, (lineer) bir tür  varoluş kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.

 Evet,  Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan  sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin, Detroit’li sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından, kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!!  dedi ve öylece kaldı.

İşte Artemis’le bütün gün bozup düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu yadettiğimiz  kısacık öykü bu.

 

VII

Canım Artemis’im hep anlatırım, hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.

O gün öyle istenç dolu, öyle coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor, ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk. Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus (cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş. Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip  bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı, serseri bir tacirdir. Kimbilir...

 

VIII

“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.

Bugün Artemis’le, Che’den, vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre; ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim, onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler günahsızdır dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek isterdim ama, birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’  demişim...  Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar, geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi, Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın olmanın getirdiği yaralarla,  kendine kıyan genç bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı gibi yine ağladı, sırf  ağlayan birine  dayanamadığım için bende ağladım...

“Bir şeyler yapmak, ama ne? İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek, para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim edinerek, hata yapmayarak...

Sonunda ne oluyor? Belki bir ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap okuyup, film izleyerek...

Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal. Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor. Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları. Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”

Daha başka şeylerde var diye ekledim:

 

“Yaşamın soylu değerlerinin, bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim? Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene, dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”

.Evet, Aktium savaşında askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar Cassius’tu ama artık değil!..”  Koruda karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu. Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak, salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık vererek, giderek kararan bu endüstri  kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete, belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül bir vaat, eskil   bir panzehir gibi yayılıyordu.

Artemis’im, benim biricik sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım, ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak Şehriyar’dan da beter kör etti beni.      

 

KATASTROF

I

(Andolsunki, İstanbul şehri değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı, sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.) Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra, bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak evren tükenip gidecektir.

Denizcilerin en son 1854’de gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık şarkısı duyarlarmış.

Ayrıca deniz leoparı ve kutup eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp, masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış, keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı, yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları, kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki, birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları, yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin, atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı paraşütler gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı, devrildi adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay, geceye rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası Artemis’in iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı selamladı, nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de Muhammet’i böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye giderken her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak sesleri duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı kızlar kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi, Ebu’l Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin şiirleri, Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde şiir yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren Kyklop’da cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından akan sarı sularda gezinmişti.

 

Sarı gagalı keten kuşu, yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla, yüksek otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış, istediği biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan Stendhal sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı buzullarla kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz gezegeniz biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek, lanetliyiz, ayrıca görmek, bir Boeing’i  bir sinekten küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor, moleküler deliklerden geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren uygarlıklar varsa, bunlar saçma, bunlar saçma...

Umami tadında meyveler vardı koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık, Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik, sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton -görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor, dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak, kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor, toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor, “belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam, her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz, mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi, buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını nereden bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın uyduları Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz, gerçek yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu ayaklarını yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak, insan antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş, çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de  yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken, manastırın dar penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo, gizlice aslanların avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor, sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe uyuyan dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası duyulduğunda, Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık ki düştü. Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar, fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu,  ‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler, ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus yengin gladyatöre köpek ölüsü verir, Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar, kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar, kilisede (bahçede) oturan Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan, molluscalar, kabuklu hayvan, beş kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları, birgün savaşları, “tanrının yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde, uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki gölün buzlarını çağıran, yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat, yazar Louise de Vilmorin’in mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış, “İmdat”, Abdülhamit döneminde tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun sözünü çağrıştırdığı için ve o dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye ihbarları sağ ayağıyla yazarmış.  Delphoi’de, Apollon tapınağı girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil” yazarmış, ışık hızını aşınca, Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış, Bitinya kralına satılan Sezar, Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...

Gazneli Mahmut, betimlenen suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister, Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen) Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti, ‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı, civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak! sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla, Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle, dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;

“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,

Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz

Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak

Durup beklediği her istasyonda

Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-

Aynıyız hepimiz, ama

kimse bilmiyor, evet,

Bilmiyor kimse,”

 

 

 

Hublon ve melek otu görmüş gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara, dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte  foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’ ‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı, Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar, verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı, koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.

 

KATASTROF

II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.

Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir. Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken, birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı. Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen, kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu. Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu. Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.

Bahira yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak, bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).

Mahalat, bu öyküden dolayı affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı. Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı. Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.

 

Mekke tüccarlarının, Medine’ye mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.

Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar... Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca karanlıklar vardır’.  Şanlı bir hükümdar önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla  nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı, altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım) efendim!..

 

KATASTROF

III

Tanrı iyi bir heykeltraş değil. Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...

Tüylü kılıçtan balıklar gibi, yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri, iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları  kader dese... Perili köşkte, ondört numarada desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist, marksist gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile arpa alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin, Hıristiyan amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı kadifenin altında kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş oldu. Marid’lerden birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik duygusu olmayan  Muhannes’in çirkin denecek kadar şişman bir kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile küsüşmesi, Mıstah’ı kör etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara karşı şiir yazan Ka’b İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size Taif’in kapısını açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi dikkat çekti. Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını Mugira’ya emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye, el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda, Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın güzelliğinin methini Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine hakim olup iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli akrep yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi, Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı, yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar, kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup, önderleri  Leys uyruğundan Davud kızı Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b. Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs, İlliyin  yüce cennetler olup, her şey kerem ve kerim olan  Allah’ın adıyladır...

 

 

IX

Bir gün koruda oturup, ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle: ‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle ‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.  Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.

Ayların en mutlusu nisan! Bu aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık, minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin yayıyordu.

 

 

 

Bir başka gün, tam gece yarısı, korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe duyuramayız...' dedi.

Koruya karanlığın gölgesi düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...

Ufo beklediği anlaşılan bu adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu, makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren biçimlerinin olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde yüzen küçük köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz aslında gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız dedi.  Ve sonuçta hepsi evrenin bir  parçası olan  katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek, yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık, içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda çoktular, canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.

Adam son olarak, merak; gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı, ısrarı...’

Yokluk var sayılabileceğine ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz, evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara benziyordu. Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı kurulamıyordu.

Tam bu sırada, kentin ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre at nalı biçiminde uzanan  tarlanın, atın sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu  bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu, tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından, toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından,  cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle, minyatür bir dünya, tuhaf  bir cüceler ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda  fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken uyansaydık  bir şey değişir miydi  hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım, korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru yürüyerek yitti gitti.

 

 

 

 

 

X

Artemis’le yalnızca sevişerek ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde, güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.

Güzeller güzeli tanrıçanın saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim

 

XI

Ama defne yapraklarının arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına, kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte günün pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim Pan gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik bir titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl gibi, yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan, sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş dostlarım...

 

Gördüğümü anlatmaya dilim varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi,  kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an, onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim birleştirebilir ki’ diye haykırdım...

Gerçek olsaydık ölüm olmazdı. Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım. Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar, güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü andırıyordu yaşam.

Karıncalar, ölünün boynunda telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.

Artemis bir yokluktu artık.  Onu öylesine bırakarak, kirletip boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara bile karşı koyamıyordu.

 

XII

İshak kuşu son bir kez öttü koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...

Zaman ne idi?.. Ölüm belki yaşamak, yaşamak, belki de  ölümdü. Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi dikiliyordu. Ve ama çok kısa  dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’  sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak, bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.

Su canlı değil miydi, taş tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik parazitler değil miyiz.

İnsan; belleği okyanuslar olan büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...

Ama aslolan küre, o yoksa, biz de yokuz.

Artemis’in ölüsü bundan böyle düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin, sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.

O bir soru değil, bir yanıttı artık...

O an koruda ilahi,  garip bir ses çınladı kulağımda;

“İşte bu söylediğim bir şarkı ki

bir yerde söylendi ve şarkı değildi

ki bazıları ve ben bana baktık

pembe aynanın içinde

ve bakışta  bana ve paltolara baktı...”

 

Ve dünya silindi, yokoldu gitti...

...

(Bir Latin masalında yaşlı bir denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel dedi, ama ikincisi ben hayalim,  hayal olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır, utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da eklermiş: Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden bir farkı yokmuş.)&

 

 

 

 

 

 







***

ÖMER CEM

 

Güzel narin bir kız

Papatyayı alıyor eline

Ve seviyor sevmiyor

 

Denize bakan odada

Şiiri ariyorum

Ay ışığında

 

Sandalye sehpa kitaplık

Dilsiz bir konuk gibi

Öyle eskimeye bırakılmış

 

Dallarda kurumuş böcekler

Yavaşça ilerleyen zaman

Kayalara vuran dalgalar

 

On yaşlarinda çocuk

Sessizce ağlıyor

Elinde bir avuç toprak

 

Bir tren geçiyor

Paslı raylardan

Geçmişin anisiyla

 

MART 2000

 

Yılbaşı geliyor

Ağaçlar süsleniyor

Kuşlar seviniyor

 

Küçük bir ovada

Kuşlar ötüyor

Yılan sessizce tıs diyor

 

Issız adada

Kurtların sesi

Hepsi birbirinden farklı

 

Küçük ovaya

Uzanıp bakıyor köpek

Çiçeklerin güzelliğine

 

Deniz dibinde kaplumbağa

Kayaların arasında

Sessizce yürüyor

 

ÖMER CEM- 2005

 

Gece karanlığında

Denize vuran ışık

Ay ışığı

 

Güzel narin bir kız

Papatyayı alıyor eline

Seviyor sevmiyor

 

Denize bakan odada

Şiiri ariyorum

Ay ışığında

 

Sandalye masa kitaplık

Dilsiz bir konuk gibi

Öyle eskimeye bırakılmış

 

Dallarda kurumuş böcekler

Gecede ilerleyen zaman

Kayalara vuran dalgalar

 

On yaşindaki çocuk

Sessizce ağlıyor

Elinde bir avuç toprak

 

 

Bir tren geçiyor

Paslı raylardan

Geçmişin anisiyla

 

 

 

 

Çiçeklere yatıyor bir kedi

Papatyayla oynuyor

Ve buluta bakıyor

 

Suya atlayan balık

Su yılanıyla oynuyor

Su- Herkes izliyor

 

 

Gökten yıldız geçiyor

Ay doğuyor

Güneş batiyor

 

 

Adaya bakıyorum

Birden bir şey oluyor

Anlıyorum ki hava kararıyor

 

 

Güneş batmakta

Hava kırmızı oluyor

Tren sesi duyuluyor-uzakta

 

 

Ovaya bakan kız

Şaşiriyor

Ova neden yeşil

 

 

Minik bir kuş

Sevinçle ötüyor

İlk uçuşunda

 

 

 



***

 

KAFKAFONİ

 

Kralın haberini bekliyoruz.

O kraldan ayrılmak üzere.

 

Kralın haberini bekliyoruz

O koridorlarda.

 

Kralın haberini bekliyoruz

O sur dışında.

 

Kralın haberini bekliyoruz

O kırlarda.

 

Kralın haberini bekliyoruz

O kente girmek üzere.

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci geldi diyorlar!

 

Kralın haberini bekliyoruz

Haberci geldi diyorlar!

 

Kralın haberini bekliyoruz...





***























































 DUYUMLAR

 

I

“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”

 

(26 Temmuz sabahı  Suomi’de, ormanlar içindeki bir

gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion hallaetus)

dün İğneada’daki sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki

elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin

bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir  ülke

ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)  

 

II

“Boz Ötleğen ölü bulundu.”

 

(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,

bin bir renkli kuş arasindan Arap yarimadasina dogru uçan

Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li

milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş

bir taş  ocaginda  bulundugu bildirilmiştir.)

 

III

“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”

 

(4 Eylül’de Cernek istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz

Bülbülü’nün,  geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında  vurulduğu,  

Kefren’e doğru  kaçmaya çalışırken;  piramidin   yüreğine  

düşerek  öldügü ögrenilmiştir.)

 

 ***

YANITLAR: Ulus Fatih

 

1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl  korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.

Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.   

2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.

 

3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu kamu anlamalıdır.

 

4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.

5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.

 

6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.

7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar  sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.          

 

8-  Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

 

ULUS FATİH    08.01.2005





***

 ÖMER CEM

 

Güzel narin bir kız

Papatyayı alıyor eline

Ve seviyor sevmiyor

 

Denize bakan odada

Şiiri ariyorum

Ay ışığında

 

Sandalye sehpa kitaplık

Dilsiz bir konuk gibi

Öyle eskimeye bırakılmış

 

Dallarda kurumuş böcekler

Yavaşça ilerleyen zaman

Kayalara vuran dalgalar

 

On yaşlarinda çocuk

Sessizce ağlıyor

Elinde bir avuç toprak

 

Bir tren geçiyor

Paslı raylardan

Geçmişin anisiyla

 

MART 2000

 

Yılbaşı geliyor

Ağaçlar süsleniyor

Kuşlar seviniyor

 

Küçük bir ovada

Kuşlar ötüyor

Yılan sessizce tıs diyor

 

Issız adada

Kurtların sesi

Hepsi birbirinden farklı

 

Küçük ovaya

Uzanıp bakıyor köpek

Çiçeklerin güzelliğine

 

Deniz dibinde kaplumbağa

Kayaların arasında

Sessizce yürüyor

 

ÖMER CEM- 2005

 

Gece karanlığında

Denize vuran ışık

Ay ışığı

 

Güzel narin bir kız

Papatyayı alıyor eline

Seviyor sevmiyor

 

Denize bakan odada

Şiiri ariyorum

Ay ışığında

 

Sandalye masa kitaplık

Dilsiz bir konuk gibi

Öyle eskimeye bırakılmış

 

Dallarda kurumuş böcekler

Gecede ilerleyen zaman

Kayalara vuran dalgalar

 

On yaşindaki çocuk

Sessizce ağlıyor

Elinde bir avuç toprak

 

 

Bir tren geçiyor

Paslı raylardan

Geçmişin anisiyla

 

 

 

 

Çiçeklere yatıyor bir kedi

Papatyayla oynuyor

Ve buluta bakıyor

 

Suya atlayan balık

Su yılanıyla oynuyor

Su- Herkes izliyor

 

 

Gökten yıldız geçiyor

Ay doğuyor

Güneş batiyor

 

 

Adaya bakıyorum

Birden bir şey oluyor

Anlıyorum ki hava kararıyor

 

 

Güneş batmakta

Hava kırmızı oluyor

Tren sesi duyuluyor-uzakta

 

 

Ovaya bakan kız

Şaşiriyor

Ova neden yeşil

 

 

Minik bir kuş

Sevinçle ötüyor

İlk uçuşunda

 

 

 

 

 

 

 

SOĞUK / YAĞMUR

          Yağmur yağınca herkes üşür

          Kar yağınca daha da üşür

          Kar ve yağmur yağarsa

          Manto giymeyi unutmayın

 

          UÇMAK

          Uçmak çok güzeldir

          Kuşlar uçar biz uçamayız

          Uçmak çok güzeldir

          Ancak ölünce

          Biz de uçabiliriz

          Ta ki ölünce

 

          ORMAN

          Filler ve bütün hayvanlar

          Ormanda yaşar

          Ve başka hayat sürdürürler

          İnsanlarda başka hayat sürdürürler

          İnsanlar ve hayvanlar güzeldir

          Kargalar azıcık kötülük yapar

 

          GEMİ

          Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar

          Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında

          Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş

 

          AĞAÇ

          En güzel şeydir ağaç    

          Ağaçsız İstanbul olur mu

          Madalyonunu kesmeyin

          İstanbul’un canını almayın

          Bize can veren ağaçtır

          Kesmeyin ne olur

          Ağaçları keserseniz

          Bizi de kesmiş olursunuz

          İstanbul’un canını almayın

 

          KİTAP

          Sayfaları okununca sevinir

          Yırtılınca üzülür

 

          YER YATAĞI

          Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri

          Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak

          Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var

          Yer yatağında

 

         

 

           AT

           Akıllı hayvandır at

           Yüreğini tanır

           Tepedeki at

           Yüreğiyle savaşır

           Tepedeki at

           İyi kalpli ve soyludur

 

          YABANCI ADAM

          Yabancı adam bana baksana

           Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi

           Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel

           Havaya baksana yabancı adam

           Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi

           Güneş gidiyor çiçekler açıyor

           Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi

 

           AY

           Yağmur yağsa da o var

           Kar yağsa da o var

           O her yerde var

           O bizim ay kuşumuz

 

           O güneşi aldatmaz

           O insanı ağlatmaz

           O gecenin güneşi

           O bizim ay kuşumuz

 

           ORMAN

           Konuk eder bulutları

           Kucağında çiçekler

           Bulutları çağırır

           Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı

 

           Çağırır boğuk sesiyle

           Toplantı başlar artık

           Çok güzeldir ormanlar

           Canımız kitap gibi 

              

           Kuşlar öter dallarda      

           Çiçek açar diplerde / köklerde

           Ne güzeldir yapraklar

           Bize hayat verenler

 

           

 

 

            MASAL MASALI

            Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve önüme

            bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum

           Beni görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve

           ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana

           bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi dakika

           uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere

           çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir iyilik yapmaya karar

           verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı  otuz dakika uyuttum

           ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev

           karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten

           geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç

           bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.

 

          YAZ

          Gökte sarı bir güneş doğdu

          Yaz geldi

          Göklerde kuş biçimden biçime giriyor

          Yaz geldi

          İnsanlar çimenlerin üstünde

          Yaz geldi

          Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor

          Yaz geldi

          Çiçekler açıyor, güneş doğuyor

          Yaz geldi

          Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor

          Yaz geldi

          Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi

          Yaz geldi

          İleriden kırmızı bir güneş doğdu

          Yaz geldi










































          BİLMECE

          İkinci üçüncüyü geçerse ne olur

          (İkinci)

 

          KÖRLÜK

          Arabanın gözü yoktur

          Taşın gözü yoktur

+          Ama bana hiç çarpmazlar

 

           BİR KİMSE 

           Biri var herkesten erken kalkar

           Biri var herkesten önce uyur

           Bunun adı güneştir

 

 

                   CİKCİK

           Cik cik

           Birden uçunca

           Uçarken dikkatli ol

           Demiş ki çocukta demiş

           Demiş ki çocukta demiş

           Sen ne yapıyorsun burda demiş

           Uçak kalkmış ayağa

           Şiirden sonra başka uçak gelmiş

           Ağaçlar ortaya çıkmış

           Yazıların hiçbiri ortada değilmiş

           Gene uzanmış ortada değilmiş

           Cik cik demiş ki

           Gene uzanmış ortada değilmiş

           Uçak kalmış

           Hoşçakal demişler

           Cik cik

           Şimdi donuna yaptı

           Koştu geldi

           Sonra uzandı

           Sen ne yaptın burda

           Dedi kızdı cik cik

           Çünkü ölmüştü

           Mezarına vardılar

           Elinde kaçmış

           Bora kalbini öttürmüş

           Bora da ölmüş

           Hiç kimse kalmamış dünyada

           Kimse kalmayınca

           Ölüler canlanmış

           Kavga etmiş

           Başka bir dünya

65

Köy   kapısının  önünde   

Sessiz ağlayan

Köy çocuğu

66   

Denize bakan köpek

Sessiz mırıldanıyor

Derinliğe doğru

67

Denizin altında

Yosunların içinden

Mırıldanan bir aslan balığının sesi

 

 

 

68

Köylülerden biri

Avlanmaya çıkıyor

Zifiri karanlığın ötesinde

69

Tarlada

Karnını doyuran

Kargaların cırtlak sesi

70

Kışın ortasında

Sokağa yatmış

Birbirine bakışan köpekler

71

İlkbaharın ılımsı havasında

Tarladan

Ürünleri toplayan çiftçiler

72

Ilımsı denizin üst tarafında

Buz kaplamış

Issız dağlar

73

Denizde yüzen midyenin ağzında

Can çekişen

Balık

74

Denizin dibinde

Sürüklenip duruyor

Ağla kaplı gemi

75

Kasabada oturup

Güneşin sıcaklığında

Bilye oynayan çocuklar

76

Taşlı yollarda yürüyen

Saman taşıyan

Yüzü çilli çocuk

77

Elma yiyen yaşlı adam

Çukurun ortasına

Derin derin bakıyor

78

Erik satan satıcı

Bulutlara bakıyor

Üzüntülü haliyle

79

Yatan çiftçiler

Dağlara bakıyor

Umutsuz gözlerle

80

Çölün ortasında

Kum renginde

Avını bekleyen çıngıraklı yılan

81

Kenar mahallede

Top oynayan

Köy çocukları

 

 

 

82

Söğüt ağacından

Düdük yapan

Köy çocukları

***

ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999

 

BAHAR

Bahar gelince çiçekler  açar

         İnsanlar güzelleşir

Bahar çok güzeldir

       Ağaçlar yeniden köklenir

Bahar çok güzeldir

        Çiçekleri seversek

Oksijen yeniden gelir

         Çiçekleri seversek

 Dünya yeniden gelir

          Çiçekleri sevelim.

 Dünyaya  yakın edelim.

 

 

DOĞAYI SEVELİM

Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.

Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir

Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.

Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım

Doğa biz için çalışır, ona yardım edelim.

Yeniden bir  dünya kuralım.

Haydi ülkem el ele

Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir dünya için

Çocukların, yani bizim geleceğimiz için ölesiye.

.

 

KİTAP

Kitap en iyi arkadaştır 

Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.

Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir  

Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de  sever

Kitap dünyada  en iyi arkadaştır

Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur

Kitabı sevin okuyun çocuklar

Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...

 

 

YAZ

Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama başlar

Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl  bir yaz gecesinde 

Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz

Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi

Yaz geldi ,yaz geldi

Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi yaz  geldi

Yaz geldi neşemiz  yerine geldi

Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...

 

 

ÖĞRETMEN

Okuma yazmayı öğreten

Eğitim öğretim ustası

Benim canım  Öğretmenim

İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten

Bize harfleri, sıra sıra öğreten

Benim canım öğretmenim

Benim bilgi dağarcığım

Benim canım öğretmenim

Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten

Benim canım öğretmenim

Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime

Ne kadar teşekkür etsem az gelir  

 

 

UMUT KUŞU

Umut kuşu  çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı

Umut kuşu umut kuşu  

O güzel sesinle öt  sabah yine beni uyandır

Umut kuşu umut kuşu

Benim canım umut kuşum

Sen bütün kuşlardan başkasın

Umut kuşu umut kuşu

Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu

Sabah yine o güzel sesinle

Sabah yine beni uyandır umut kuşum

 

 

KUTUP AYILARI

Kutup ayıları hep buzda yaşarlar

           Hepsi çok güzeldir

Hepsi çok özeldir

           Kutup ayılarına zarar vermeyin

Onlar buzu çok severler

           Onları buzdan ayırmayın

Onların nesli tükenmesin

           Onları rahat bırakın

Onları buzdan ayırmayalım

           Onları dünyalarından ayırmayalım

 

 

SONBAHAR

Yaz bitti artık sonbahar geldi

Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi

Artık baharın sonu geldi

Sonbahar geldi çiçekler soldu

Ağaçların yaprakları döküldü.

Sonbahar geldi bahar bitti

Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi

Sonbahar geldi sonbahar geldi

Yaz bitti sonbahar geldi  

 

BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ

Bir kaplumbağa vardı.

Hiç kimse onu sevmezdi

Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı

O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı

Güzel oyunlar oynuyorlardı

Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık

Kaplumbağa artık mutluydu

Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.

Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı

 

 

ZÜRAFALAR

Zürafaların boyu uzundur

          Çok güzeldir zürafalar

Seç beğendiğini

          Hepsinin boyu uzundur

Hepsinin büyük gözleri

          Kocaman ağzı vardır

Zürafaları sevelim

          Onları öldürmeyelim

Zürafaları sevelim

          Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖMER CEM DEMİRCİ                      MART/2000

 

1

Yılbaşı geliyor

Ağaçlar süsleniyor

Kuşlar seviniyor

 

2

Küçük bir ovada

Kuşlar ötüyor

Yılan sessizce tıss diyor

 

3

Issız bir adada

Kurtların sesi

Hepsi birbirinden farklı

 

4

Küçük bir yaylada

Gecenin zihninde

Suya atlayan balık sesi

 

 

5

Göğe bakan köpek

Düşünüyor bir anda

Yıldızlar neden vardır

 

6

Küçük  ovaya

Uzanıp bakıyor köpek

Çiçeklerin güzelliğine

 

7

Deniz dibinde bir kaplumbağa

Kayaların arasında (Yosunların içinde)

Sessizce yürüyor

 

 

 

 

 

ÖMER CEM DEMİRCİ                     MART/2000

 

8

Çiçeklere yatıyor bir kedi

Papatyayla oynuyor

Ve buluta bakıyor

 

9

Suya atlayan balık

Su yılanıyla oynuyor

Herkes izliyor

 

10

Gökten yıldız geçiyor

Ay doğuyor

Güneş batıyor

 

11

Güneş batıyor

Hava kırmızı oluyor

Tren sesi duyuluyor

 

12

Adaya bakıyorum

Birden bir şey oluyor

Anlıyorum ki hava kararıyor

 

13

Ovaya bakan kız

Şaşırıyor

Ova neden yeşil

 

14                     

Minik bir kuş

Sevinçle ötüyor

İlk uçuşunda

 

14

Denize bakıyorum

Hortum çıkıyor

Su fışkırıyor

 

15

Hayvanlar aleminde

Yaylaya bakan aslan

Kuş avlıyor

 

 

16

Ovaya bakan kuş

Bir tilki görüyor

Hayvanlar aleminde

 

 

 

17

(UÇSUZ)İnsiz bir ovada

Kavga yapan

Horoz sesi duyuluyor

 

18

Ufuk kızarırken

Balina sıçrıyor

Herkes şaşırıyor

 

19

Minik bir kuş

Sevinçle ötüyor

İlk uçuşunda

 

20

Ormandaki tavşan

Havuç mu diye

Toprağı kokluyor

 

21

(Güneş batarken

Öteye doğru

Yöneliyor kuşlar)

 

BU çıkmalı

 

 

 

22

Fındık toplayan köylü

Dereye doğru

Düşüyor bir anda

 

23

Yusufçuk konuyor çiçeğe

Kınkanatla oynarken

Uçuyorlar dingin ovaya

 

 

 

24

Uzatıyor ayaklarını

Dereye doğru

Tilki, aslan, gergedan

 

25

Erik ağacının altında

Uyuyan güzel kız

Uyanıyor bir anda

 

 

 

26

Ormanda yürüyen güzel kız

Elma toplarken

Tilki kurnazlık düşünüyor

 

27

Hayırsız kayanın dibinde

Kırılmamış üç yumurta

Bulunuyor bir anda

 

28

Mağaranın içinde

Gün batarken

Ateş çıkıyor birden bire

 

29

İki kokarca

Elma ağacının tacında

Şarkı söylüyorlar

 

30

Ağustos böcekleri

Saz çalarken

Kınkanat tırmanıyor

 

31

Taşlı yoldan giden kadın

Ayı sesi duyuyor (sesler)

Mağaranın içinden

 

32

Köy yolunda

Sessiz ırmakta

Şırıl şırıl su (dere) sesi

 

 

 

33

Dağın yamaçları (toprağı)

Irmağın sessizliği

İnsanın sesi

 

34

Köyün ağası

Tesbih çekiyor

Sabaha kadar

 

35

Resim yapıyor

Sevimli çocuk

Irmağın (komşusu)yanında

 

36

Derenin yanında

Kitap okuyor

Üç çocuk

 

37

Işık bahçelerinde

Işık yanıyor

Her yerde

 

38

Çiçek kokuları

Açıyor (açtıkça)

Çiçek veriyor

 

39

Ah bu yaz günleri

Güzel serin bir dağ

Saklanmış gecenin zihnine

 

40

Burada yol geçidinde

Yüreği delen ses

Tilki sesi

 

41

Güneşe giden ses

Geri dönüyor

Geceleyin...

 

42

Bir ses vardı

Yaşlı ayaklarıyla

Saklanıyor derinlere

 

43

Güzel kızlar

Toplanıyor

Şiir okumaya

 

44

Sırtlan tilki çakal

Hayvanlarla

Uzun bir geziye çıkıyorlar...

 

45

Seken ateş böcekleri

Işık saçıyor ortaya

Tatlı tatlı şarkılar

 

46

Sessizleşti böcekler

Biri sus dedi sanki

Hepsi soldu birden

(Işıklar kapanmış gibi)

 

47

Sivri sinekler soktu beni

Öyle sivrilerdi ki

Yunan çeteleri sanki

Örgütlü çeteler sanki

 

48

Dedi şövalye okşayarak

Bırak şu domuzları

Ne var şu domuzlarda

 

 

49

Mersin dallarından bir çardak

Okaliptüsler gibi

Acayip bir çiçek var orada

Sanki bal arıları gibi

 

50

Kaynaşan çiçekler

Sardı sivri sivri bizi

Birde al zambak

 

51

Yaz gelince sinekler

Uzanıyor çimene

Güneşe bakan yüzüyle

 

52

Kışın ortasında

Sokağa yatmış

Bakışan köpekler

 

53

Ilık ilkbaharda

Ürün toplayan

Çiftçiler

 

54

Ilımsı denizin üst tarafında

Buz kaplamış

Issız dağlar

 

55

Midyenin ağzında

Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can çekişen balık)

İpeksi balık

 

56

Denizin dibinde

Sürüklenip duruyor

Ağla kaplı gemi

 

57

Kasabada oturup

Sıcak güneşte

Bilye oynayan çocuklar

 

 

 

 

58

Taşlı yolda

Saman taşıyan

Yüzü çilli çocuk

 

59         

Elma yiyen yaşlı adam

Çukurun ortasına

Derin derin bakıyor

 

60

Erik satanlar

Bulutlara bakıyor

Üzünçlü halleriyle

 

61

Uzanmış çiftçiler

Dağlara bakıyor

Umutsuz gözlerle

62

Denize yalnız bakan adam

Denizin yalnızlığına bakıyor

Umutsuz düşüncelerle

63

Güneş ufuktan doğuyor

Çocuklar sevinçle izliyor

Güneşin aydınlığında

64

Yoksul bir köpek

Yeni yılı izliyor

Açlık ve sefaletle

 

 

 

 

 







***



ÖMER CEM DEMİRCİ

6/B

No: 58

 

NEVRUZ

“YENİ GÜN”

 

Yirmibir Mart geliyor

Dünya ‘Barış’ günüdür

Doğudan esen yele

Doğan güne merhaba

Nevruz işte bu demek

 

Yakıyorum ateşi

‘Ol’ diyor ulu tanrı

Sevincim ve coşkumla

Kutluyorum doğumu

Nevruz işte bu demek

 

Kaldırarak başımı

Öpüyorum dünyayı

Hepimiz kardeşiz biz

Yeryüzüne merhaba

Nevruz işte bu demek

 

Kucaklayıp toprağı

Dağlar göller ovalar

Çiçek böcek tarlalar

Tek bir Adem Havva var

Nevruz işte bu demek

 

 

 





















YAZGI

 

Güneş sistemini oluşturan maddenin yüzde doksandokuz tam onda dokuzu güneşte bulunuyor. Gezegenlerin kapsantısı bir tüyden daha hafif. Ama üçüncü gezegene bakıyorum, denizlerde hareket var, dağ taş tavşan dolu, kent dediğimiz yaşam öbekleri, üç boyutlu metal cızırtıların egemenliğinde, insanlar tıraş oluyor, işe gidiyor, kravat takıyor, aybaşı görüp, mastürbasyon yapıyor, daha bir sürü usa sığmaz şeyler, ne ilginç! İşte bu garip oluşumun parçalarından biri de benim. Anlatacağım şey o denli ilginç değil ama bu çılgın belirsizlikte yüzen, sıradan bir öykü olarak en azından var! Yazarıysa belli ki çarpıcı şeylerden sıkılmış olmalı, üstelik araya, ‘Asıl çarpıcı olan sıradan bile bulamayacağımız öylesineliklerdir’ gibi bir klişede sıkıştırıyor. İşte o öylesinelik...

 

Öğrenimini ana kucağından uzakta sürdüren çoğun gibi, okul çağlarında uzun süre kiralık evlerde, hatta odalarda kalmıştık. Denizli ili, Kaplanlar mahallesindeki son kiralık evden ayrılırken, kardeşlerin en küçüğü olduğum için, taşınma işini izlemekle yetiniyordum, unutulan bir şey var mı diye, son bir kez bakmayı benden istediler, kurt yeniği tahta merdivenlerin ev boşalınca nasılda kırılgan olduğuna şaşarak, boş odalara daldım, küçük ve küçüğün küçüğü iki odaya, görevimin bir şeyin unutulmuş olmasından ziyade, bana biçilen rolün yerine getirilmesi olduğunu bildiğim için, kaçarcasına son bir kez baktım, giderayak bir de odunluğa, burası oda sayılmasa bile, hamamlık (yoksullar bunu iyi bilir) sayılabileceği için gene de bakmıştım. İyi ki bakmışım, o ivedilikle dipte ölü yaprak renginde, eski bir zarf ilişti gözüme, bir mektup, kardeşlerime hiç söz etmedim bundan, yıllar sonra okumak üzere şöyle bir açtığımda, düşündüğüm gibi, belki bir özyaşam öyküsü veya deneme amacıyla yazılmış sayfalar çıktı karşıma, yazan kendisini mi anlatıyor, anlattığı şeyi yazan kendisi mi, onu bile anlayamadım diyebilirim. En iyisi okuyalım...

 

Anadolu coğrafyasının ege plakasındanım, önemi yoksa bile gene de söyleyeyim, ayrı ayrı bayraklarla donatılmış bu gezegende, yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan ülkelerden, önasyadakinin, orta batısında, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey köylüğündenim. Tüm insanların yaptığı gibi önce adımı soracağınızı biliyorum, ben öleli çok oluyor, adımı anımsayamamam doğal sayılmaz ama, ölüler ülkesinde geçen süre, bellekle ilgili atomların çoktan parçalanmış olmasına yettiği için, konuşabiliyorsam da, bir adım yok, yinede Sahir olabilir diyorum, ama kesinleyemiyorum.

Kendimden söz edeceğimi sanmayın, lütfederseniz, öteki dünyada, -sizin dünyanızda!- geçen bir kaç zaman diliminde başımdan geçenlerden söz edip alıntılar yapacağım. Bölük pörçük olabilir, bir ölüye yakışır bu, hem ölülerin ardında kalan, zamanla tüm canlılığını yitiren solgun sayfalar değil midir. Doğduğum yeri açayım, İsabey kasabası, Demirler mahallesi, Emirler sokak, No:13. Emir, demir, İsa, onüç, size ne düşündürür bilemem ama, benim bildiğim her halttan istenirse bir şeyler çıkarılabileceği üstünedir.

Çocukken gittiğim Kuran kursu dışında, ergenlik çağında aldığımız okuma yazma eğitiminden ötürü, alfabetik anlamda okur yazar biriyim. Okuma yazma hocamızın adı Muhammet’di, şişman, ablak suratlı, esmer, kalın kaşlı bir adamdı, kısa boyuyla hükümranlıktan sıkılmış Lagaş kralı gibiydi, zaten onun için ‘Hoca’ diyorum.

Yaşamda yapılabilecek her çılgınlığa, tümüyle uzak bir peyzaj çizen -lingam- (neye yazılmış bu), bu halim selim adam, günün birinde bir kır gezisinde, okuttuğu çocuklardan Zühre’ye tacizde bulununca, tüm kasaba şok geçirmiş, Muhammet hocada soluğu başka bir kasabada almıştı. Uzun süre onun öldürülmesini bekledik, gerçekleşmedi ama, kendimden biliyorum, onun öldürülmemesi hepimizde kırık bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. Şimdi düşünüyorum da, yaşamda böyle bir olayın cinnet yada masumiyet değeri bir inci tanesi kadar bile yok, öldürülmesini arzu etmekten dolayı utanç içindeyim. Ama hep ustan söz ederiz, üstüne basa basa söylüyorum: İnsan usunun esiridir. Gene de Zühre’nin güzelliği ben dahil herkesi büyülüyormuş ki, hepimizin tabusuna dokunulması, anlağımızı kızıl bir çanağa çevirmişti. Bu tip olaylarda doğruyla yanlışı ayıramayıp işin içinden çıkamamak belki de en geçerli yoldur sanırım.

Neyse, ben yurt savunması adına yaptığım 20 yaş görevime dek, köyden dışarı çıkmış değildim. 0kur yazar olmama karşın, yaşadığımız dünyayı, gören gözün çevrelediği dağlar kadar sanıyor, köyün yaşam kurallarına uygun yaşayıp gidiyordum. Örneğin uyuyordum, camiye, kahveye girip çıkıyor, zorda kalmadıkça ne pazara, ne mezara uğruyordum. Hasbelkader yazı yazar, oyun bozar (kahvede), aylak gezerdim. Ekin biçmek ve kuş avlamak  dünyanın hakkını vermek sayılırdı bizim yurtlukta.

Bir gün köye yeni bir imam geldi dediler, (karşı dağlardan), bizim cami, toprak damlı, tek katlı bir yapıydı. Merak edip gittim, normal bir adamdı, ama bu dünyada her ademin bir düsturu vardır, bu imamda bir gün camide bulunan kitapları (daima tozları alınır ve özenle yerine konur) ayıklamaya kalktı, o gün gölgede oturmak için ben de camideydim, çeşitli (Hadis ve Kur’an başta olmak üzere) kitapları ayıkladıktan sonra, üzerinde Eski Ahit yazılı, minicik harflerle dizili bir kitap bulduk, imam duygularını gizlediği bir paravanın ardından konuşurcasına, bunu önceki imam mı bıraktı dedi. Bizde önceki imamın kitaplığa bir gün bile dokunmadığını, zaten kitapların bir süs olduğunu söyledik, yüzü biraz dinginleşti ama gözlerindeki anlam değişmedi ve kitabı elime verip bana güvendiğini söyleyerek, şöyle bir süzdükten sonra, derenin akıntısına bırakmamı söyledi.

Köyün aşağısından dere geçerdi, o an içtenlikle aldım. İmam o gün, Angloma, kelebek dişi, sadalmelik, koyun ve domuz, sulfata ve Kevser gibi laflar ederek sözünü bitirince (dinler gibi görünürüz), kitabı dereye bırakmak üzere yola koyuldum ve ilk kez, içine düştüğüm aylaklıktan olsa gerek, kitabı açıp şöyle bir okuyayım dedim (şimdi içimde bir heves varmış demek ki diyorum), inanın daha ilk satırlarda bir ilgi, bir merak aldı götürdü beni, bir taşın üzerine oturup sakin sakin karıştırmaya başladım, sonra Yeni Ahit diye bir bölüm daha olduğu gözüme çarptı, sonuçta kitabı atmamaya karar verip, bütün kış onu okudum, köyü çevreleyen dağlardan çıkıp, geçmiş ve geleceğe, anlaşılmaz olan tüm alemlere geçişim, gelişip değişmeye elverişli bir evrim canlısı gibi, o günlerde başladı. Kendime değil kitaba şaşırmıştım, Pavlus’un Mektupları, Süleyman’ın Meselleri bölümlerinden  hala beğeniyle söz ederim. Yalnız burada çarpıcı bir noktaya değinmek isterim; Eski Ahit’teki yerlerin, İsa’nın oyalandığı yörelerin, Zeytin Dağı’nın , beyaz eşeğin, değirmenlerin anlatımında inanılmaz biçimde kendi köyümüzü bulmuşumdur. Sanki Celile, İsabey, Golgata (kafa kemiği demekmiş) bizdeki Araplar Tepesi, Zeytin Dağı’da  Çökilyas’tı. O hırpanilik, o yoksulluk, o süzgünlükte cabası. 2000 yıl öncesi gelmiş ve ne hikmetse bizim köye girip bağdaş kurmuştu. İnsanlar kandille aydınlanıyor, zeytinyağlı fenerlerle hayvan ahırlarına girilip, kelterlerle saman veriliyor, arpalar serpiliyor, keçi, koyun, düve ve katırlarla iç içe yaşayıp gidiyorduk. 2000 yıldır bu köyde hiç bir şey değişmemiş miydi? Dut ağaçları, kümesler, avlular, Judaslar, otlar, pıtraklar, şarap evleri, hepsi Tevrat’dan çıkma, hepsi Musa’nın , Meryem’in günlerini yaşamaktaydı. Üstelik bir tuhaflık daha vardı, köyün adı da ilginç bir buluşumla İsabey’di. Yarı gülüt düşünürüm, göçerler kurmuştur bu köyü ama, adının İsabey oluşundan dolayı hep huylanmışımdır. Eski Ahit’i okumayan bu benzerliği kavrayamaz, dahası bugün bile, elektrik ve traktör dışında aynı meczupluk sürüp gitmektedir. Köyde İsa bir yerlerde saklanıyor olmalı, baksanıza elektrikte onun  mucizelerinden biri zaten!.. Musa’da belki bir gün, düşlerin ulu görkemiyle, elinde asası, Baklan ovası tarafından köye girecek. Gerçekte köyde dolaşırken, hep bir Selçuklu Oğuzu karşıma çıkar ama, köyün göçük ve mitik yüzünü, Meandros’un kıvrılarak akıp gidişinde görebilmek için, gene de o kitabı okumak gerekir diye düşünüyorum. Neyse, ben İsa’nın, Musa’nın buralarda yaşadığını sanırken bir gün benimle beraber 4 arkadaşı, nüfusa kayıtlı gönüllüler olarak, iki er ciple önce Çal jandarmasına, oradan da ver elini Antakya’nın Samandağ’ına askerlik yapmaya gönderdiler. Uğradığım şaşkınlığı bu kez de saklayamam, trenle geçtiğimiz yerleri hiç bir zaman unutmadım, dünyada binlerce İsa, Musa ve binlerce İsabey olduğunu o zaman anladım. Bütün köyler, bütün kasabalar birbirinin aynıydı, üstüne üstlük askerde bile tıpkı bana benzer biri vardı, sesi, yüzü, her şeyi... Dünyayı anlamaya çalışırken, daha bir kargaşaya dönüşmesinin önüne geçemiyordum, sürekli kendini yineleyen ve hiç değişmeyen zemberekli bir oyuncaktı sanki dünya, çevrilerek kuruluyor ve hep aynı şarkıyı çalıyordu. Tanrıyı -benzetmeme izin verirseniz- vodvil sever bir monark gibi düşünmeye başladım. Düşünceler genişledikçe, işimin zorlaştığını ayrımsıyordum, keşke Eski Ahit’i dereye atsaydım, ben “kendi şapkamın altında mutlu” cehaletin sükunet dolu denizinde bir hoş, yaşayıp gidecek, bilisizliğin verdiği aleni ukalalıktan nüfusa bile yazılmayarak, yaşamında bir kez bile köyün dışına çıkmadan, 91 yaşında ölen Syblimiz, Kör Eşebe gibi gamsız, tasasız ölüp gidecektim.

Büyüyü Tevrat bozdu, ama yıldızlar arası bir olayda geçen kriket karşılaşması gibi, bütün bunların en ilginci, bir gün minik radyosuyla dikkat çeken, kırmızı boyalı bir kadillak üzerinde söylev veren politikacının, sizleri Almanya’ya göndererek işsizliğe çözüm bulacağız vaadine kanarak, Almanya meseline herkesten önce parmak kaldırmamla oldu. İçimde kıvılcımlanan coşku ve merakı İsabey’de kimse anlayamayacağı için, yoksul şayak pantolonumla, Almanya uğruna böyle yürekten atılmama sonraları kim bilir kimler acımıştır. Köylüler kendi ılımlı dünyalarının dışındaki her devinime, ölümcül bir tehlikeymiş gibi bakarlar ve gönülsüzlükleri düşman çatlatır.   

Evet, bizim lakabımız Azizlerdi. Beş kardeştik, söylemenin yeri geldi, Eski Ahit’ten dolayı içimdeki pusulayı şaşırmamın asıl nedeni, İsmail, İbrahim, Zekeriya ve İlyas’ın kardeşlerim olmasıydı. Üçüncü (ortanca) kardeş olarak (Tanrı, ruhül Kudüs ve İsa gibi!) adım Nuri de olabilir, ama gene de bir türlü anımsayamıyorum, yalnız Nuri’nin diğerleriyle uyuşmadığını asla düşünmeyin, o nurlu demekle, tanrıya hepsinden daha yakındır. İşte tamda bu nedenle, Eski Ahit benim gizemim olmaya başlamıştı, onda soyağacımı arıyor, köyün adının bile İsabey oluşundan ötürü imgelemimde anlam denizlerine sürüklenip gidiyordum. Gene de Almanya Cumhuriyeti’ne gitmek gibi dış dünyadaki olası yazgıma herhangi biçimde karşı koymadan yaşamımı sürdürüyordum. Düşünceler başka, yaşam başkaydı. Bunu bir tür kurnazlık gibi kabulleniyor, dış dünyanın olasılıklarına, olabilirliklerine anında uyum gösterebiliyordum. Bu nedenle imgelemimin, düş denizleri gibi genişlemesine de ses çıkarmıyordum. Sonuç olarak, Almanya yalnızca lastik üretilen bir fabrika, yahut ta dört tarafı duvarlarla çevrili bir boşluk olabilirdi, kim bilir nereye, ne yapmak için çağırıyorlardı bizi. Unutmadan söyleyeyim, erlik ocağımız Antakya’da, Pavlus’un yurdu çıkmaz mı, artık Eski Ahit’le bir bağım olabileceğine iyice inanmaya başladım, köyde demir sandıkta bırakmıştım onu ama, söylemeye çekiniyorsam da, kendimi önemli biri gibi duyumsuyordum artık, belki bir tür peygamber olabileceğimi düşünmeye başladım, engin bir bilgiye sahip değildim, merhametli olmak gibi; bir gönencin sınanması için, tanrım benim gibi yoksullara olanak tanımıyordu, mucizeler göstermek gibi insanüstü yetilerim olduğunu coşkuyla ileri sürecek havarilerim yoktu, dahası gelecekte benim için türlü meseller uydurulup uydurulmayacağını da, usumdan geçirecek kadar cesur olmadığım için ahkam kesemiyordum, yalnız düşlemek gibi herkese nasip, ama kimsenin kullanmadığı bir koza sahiptim. Konuşuyor, serbestçe atıp tutuyorum ama, Almanya meseli ortaya çıktıktan sonra işler sarpa sarmaya başladı, düşlerim gerçeklerle gereğinden çok çatışır oldu. Örneğin yalvaçlık düşü, olaylar ve olanlar karşısında komik bir hülya gibi sırıtmaya başladı. Elbette nedenlerini anlatacağım, gidecekleri seçerken, İsa’nın anasının öldüğü yerlere yakın bir kentte (Smyrna) etimize kemiğimize baktılar, günler geceler geçti, sakınır olmaya başlamıştım, düşlerim gerçeklerden kaçar olmuştu.

Dişimi, tırnağımı inceliyor, kafa çevrenimi ölçüyor, bir kadın gibi kalçalarıma dokunuyorlar, hatta penisimi tutarak evirip çeviriyorlardı. Çiş yapmak, gözlerin ağını gösteren çemberler çizmek, yok yere soluk alıp vermek... Bizim köyde beygir alıp satılırken yapılırdı bunlar! Pes etmedim, gelecekten çok şeyler uman seçilmiş bir insandım ben, İsa’nın çilesi, Musa’nın acısı da belki böyleydi, hiç ses çıkarmıyordum, gençliğim bütün bunların üstesinden gelirdi, hem ben... onlar nereden bilsin ki... Bir işçi topluluğuyla, eskitemediğim umutları taşıyarak Münih’e ayak bastım, oradan da banliyölerden bir otomobil fabrikasına götürdüler. Gülünç ama, bizimkilerin şaşaalı diye tanımladığı bir yaşamın içinde, oralarda ne olup bittiğini pek çok insandan yıllarca ve yıllarca duyduğunuz için anlatmayacağım. Tam 13 yıl yalnız yaşadım, permanganat suratlı şefime usulen söylediğim merhaba dışında, ne Türk, ne Alman, ne kadın ne erkek hiç arkadaşım olmadı. Dakik hareket eden, ayakta yemek yiyen, Titanik gibi tabutta geceleyen yaratıklar olmuştuk. Tanrının makineleriydik. İsa ile Musa, Hans ile Thomas’a dönüşmüştü. Kimi gereksinimler, jeton denilen demir pulcuklarla karşılanıyor, konuşmanın yerini susmak, eylemin yerini durmak alıyordu. Uzun sözün kısası, 13 yıl kobaylık yaptım. Ta ki bir Alman kızının sabırla ve dirençle ilgilenip, bendeki derin sessizliğin gizini ölesiye merak edene kadar. (O aralar Çökilyas dağında bir tavus kuşuyla olan saklambaç düşünü görüyordum sık sık) Alman kızının adı Eva (Havva demekmiş!) Rosalin’di ve gerçekte bir museviydi. Yavaş yavaş dostluğumuz ilerliyor, bu gönülsüz çilem bitiyor diye düşünüyordum ama çok küskündüm, bir daha ne İsa’ya, ne Musa’ya dönmedim, düş kırıklığı beni katılaştırmış, tenor uykusu gibi her şeye sıçrayıp uyanan birisi olmuştum. Makinelerin ortasında, Eski Ahit’in insanı hareleyen mistik havasının beni ahmak yerine koyduğunu düşünmüştüm. Demirin buzla örtülü dünyasıyla, İsa’yı sevmek arasında ne gibi bir ilgi vardı. Bir gün, üzerimden ölü toprağı kalkar gibi, İsa’dan Musa’dan, Antakya’dan söz ettim Rosalin’e, hiç unutmam hemen kentin en yüksek yapısı Reims Katedraline götürdü beni. Orada kızıl pencerelerin ışığında, çarmıha gerili İsa, düşlerime geri dönmeme yol açtıysa da, benim köyümün kırık dökük değirmenlerine çok uzak ve Eski Ahit’tende alabildiğine başkaydı... Rosalin’le geziyor, eğleniyor, düş kırıklığımı ve yiten peygamberliğimi unutmaya çalışırken en ilginci de sevişiyorduk. Benim yaşamımdaki ilk kadındı Rosalin, bu nedenle Havvammış gibi tapardım ona. Bendeki küllenmiş Eski Ahit aşkını sezen Rosalin pek çok kitaplar verdi, artık dünya gözümde değişmeye başlamıştı. Küskünlüğümü atarak aşkı keşfediyordum, aşk yaşlı ruhuma gençlik aşılamış, kinetik bir enerjiyle yaşamımı evirip çevirir olmuştu.   Rosalin... gülümdü benim ve ben ona sık sık güller armağan ediyordum, dahası o sıralar Hölderlin’i okumaya başladım, inanın içimi bir erinç kapladı, ama delirip ölmüş olması beni çok üzdü, ben delirip ölmemiştim, ama ya Hölderlin!.. özel nedenlerle hayran olduğum birini, iç dünyamda taklit etmem, yani onun gibi intihar etme düşüncem, ama bir türlü becerememem, ruhsal açıdan ezilmeme yol açıyordu. Ardından Genç Werther’in Acıları’nı okudum, bir intihar daha, ama yaşamımda İsa ve Musa dahil ortak yönler bulduğum kişilerin çoğun kendini öldürmüş yada öldürülmüş olmaları, gariptir beni intihardan uzaklaştırdı, farklı olmayı başarabilmeliydim. Bir gün aniden Rosalin’in küçük kardeşi -elim bir kazada- ölünce üst üste gelen bu karamsarlıklar ve gönül dostumun acısını alabildiğine paylaşabilmek için yazdığım şiiri, tüm ailesinin gözleri önünde Rosalin’ime okudum:

“Mezarımın üzerinde kuruyacak yeryüzü

Anne, anneciğim

Unutacaksın sen beni

Yabani otlar dalgalanacak üzerimde

Baba, babacığım

Ne de sen özleyeceksin beni

Kara gözlerin yıkanır yaşlar dinince

Abla, ablacığım!

Artık acı üzmeyecek seni

Canım kardeşim

Ancak sen unutmayacaksın hiç

Var gücünle yok say beni

Sen ise durmadan üzüleceksin kardeşim, ölünce

Yanıma uzanıncaya dek.

Ey tekmelediğim neşe dolu yollar

Acımasız çıktınız. Kölemdiniz oysa!

Ya sen kara toprak

Ayaklarımın çiğneyip kardığı kara toprak

Mezarımı örteceksin.

Soğuksun ölüm, tanrın ve efendin idim

Yıkılır gövdem yakında toprağa

Eririm

Ruhumsa gider belki cennete

Belki bir bilinmeze...”                                  

 

Bir Çeçen ağıtı gibi dokunaklı buldukları dizeler, benim büyük bir ders almama yol açtı. Her şey bir yana şunu anladım, yaşamda asıl acı çekenlere, onlardan çokca üzülürmüş gibi yaklaşırsanız, size güvenmez ve inanmaz olurlar. İşte bende Rosalin’in acısını peyderpey paylaşınca, birden uzaklaştı ne yazık ki. Nedenini söyledim ama; belki yinede kimsenin bilemeyeceği yaşamsal gizleri vardır ayrılıkların. Hiç bir zaman asıl terk nedenini öğrenemedim, belki acıları paylaşmak değil, onlardan kurtulmak yada olanları unutmak istiyordu Rosalin, benim mistik yanım, yaşadığı acı gerçek karşısında komik bir yetersizliğe, yada kişiyi çileden çıkaran bir teslimiyetçiliğe sürüklemiş olabileceği için, ilgisi aniden bir tiksintiye de dönmüş olabilir diye düşünüyorum. Rosalin beni terk etti, telefonla ulaşamıyor, çaldığım kapılardan dönüyor, geçtiği yollarda boşuna bekliyordum, onu bir daha göremedim. O sıra Titanic’i okudum, Enzensberger’i. Titanic tüm yaşadıklarımızın, boşunalıklarımızın bir aynasıydı sanki ve son dizesi şöyleydi “Belirsiz, söylemesi güç, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorum.” Evet, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorduk...

 

Artık anlatamıyorum, ne romantik Schiller, ne Goethe, nede kara yoksullukçu Walraff teselli oldu bana, bu anlayışsızlık denizinde, neredeyse Hitler’e sempati duymama ve hatta insanların şiddete yönelmesini yerinde görmeme neden olan belirtiler oluştu. Fabrikada ise tek bir slogan vardı: Daha çabuk, daha iyi, daha çok... En kısa zamanda, daha iyisini, daha çok yapacaktınız... Zaman kazandırır, hem size hem bize deniyordu ama, kimse zaman nedir diye sormuyordu. Straus ve Wagner dinlemeye başlamış yaşamdan da umudumu kesmiştim, “Anladım ki zaman bazen 3, bazen de bir hiçti!..”

 

Bir gece düşümde bir tavus gördüm, ama önce kulağıma biri hiç ilgisi yokken, “Şu çarşaflı kadın, 2000 yıl önceki imparator Septime Severe’in Roma’sında yaşasaydı, sarayın sefahatına karışacak ve Caracalla’nın babasıyla olan sürtüşmelerini dinleyecekti” dedi.

Düşümde ıssız bir ormanda tavusun peşinden koşuyordum, renklerin çılgın tanrısının peşinde... Rosalin’in bıraktığı Direyler Ansiklopedisi’nde kuşu bulduğum zaman onun tavus olduğunu anladım. Çökilyas dağında dolaşırken, bir uçurumun dibinde, bir uzay kolonisi gibi yemyeşil parıldayan koruda gördüğüm o tuhaf kuş. Bir mayıs sabahında can sıkıntısından dağa çıkmıştım, yalnızlığın dolambacında kolan vuruyordum, kuş sürüleri çığlık atıyor, acayip ötüşlü bir kuşun sesi diğerlerinden ayrılarak yamaçlarda yankılanıyordu. Dağın etekleri aydınlanıyor, kertenkeleler kayalarda devinirken, gelincikler kovuklardan başlarını uzatarak güneşi selamlıyorlardı. Sümbüller, öteye beriye serpilmiş mavi otlar, sarı, tırnaksı çiçekler, minicik mavil kuşlarla cıvıldaşıyorlardı. Pembemsi şeyler ayaklarıma bulaşırken, uzun, yay gibi bitkilerin rüzgarda savruluşuna tanık oluyordum. İşte o sıralar inmiştim, kimselerin sözünü bile etmediği o gizemli koruya, yamaçtan dolanarak aşağılara sarkmış, düzlüğe kavuşunca da, ardıçların, meşelerin arasında yürürken görür gibi olmuştum kuyruksaçanı. Ben yürüdükçe, çalıların ardında, sarmaşıkların içinde rengarenk düşsellikte,  gösterişli bir yaratığın, uçuşup kaçıştığını duyumsar gibi oluyordum. Salt sessizliğe bürünerek ayak seslerimi kestim ve bir böğürtlenin arkasına saklandım; beklemeye başladım, ama durumumu sezen tuhaf kuşta, sanki beklemeye başladı, bu kez sessiz biçimde, büzülerek yürümeye başladım, birbirimize yaklaştığımızı duyumsuyor, neredeyse karşılaşacağımı umarken, yine birdenbire yitiveriyordu. Sonunda irili ufaklı taşların yolak yapıp kıvrıla büküle suya kavuştuğu bir patikada, tuhaf çığlıklar atan, renkcil acayip bir kuşun minik mahmuzlarıyla sekerek, suyun içine dalıp gittiğini gördüm... Suya eğildim, birden tepemde Herakles belirmiş gibi, parıldayan suretimden korkuya kapılarak uyandım ve çevremi kolaçan ederek ıssızlıkta gene yürümeye başladım. Suda, larva kuyruklusu ve küçük balıklardan başka bir şey görünmüyordu, yinede dalıp giden kuşun renklerini ve iriliğini düşledikçe yaşamda böyle bir kuşun olamayacağına karar verdimsede, birden uzakta alacalı bir orman canlısı, binbir renkli, kuşsu bir yaratığın, yüzerek kıyıya çıktığını görünce gene düş gördüğümü sandım, düştüğüm ürküyle suya dalan kuşun renklerini tam algılayabildiğimi söyleyemem, çünkü yüreğim şiddetle çarpıyor, kuşun kuyruğu büyülü renklerle dolu bir püskül, acayip bir yelpazenin süslediği görklü bir kavis, utkulu bir çevrim gibi, kekiklerin, buruk kokulu lavantaların, karman çorman otların arasından süzülerek, havayı yarıp gidiyordu.

Sanki sabah sessizliğinde tanrı benimle yüz yüze gelmek istemişti. Birden korkmaya başladım ve aylak satirler; orman cücesi gibi önümü keser, bir nympha, ırmak cini yada su perisi kılığında karşıma çıkıp, sırtıma biner düşüncesiyle koşmaya başladım ve o hızla korudan uzaklaştım.

Bayılmışım. Yamacı tırmanıp tepeye vardığımda hiç ummadığım bir şey oldu, korunun birden gözden yittiğini gördüm, koru yoktu. Düşümde düş görmüştüm belki de. Ama Rosalin’in ansiklopedisinde gördüğüm kuşun gerçekten varolduğunu anladığım zaman düşüme duyduğum hayranlık ve mutlulukla enfes bir pantolon ve bir fötr şapka aldım kendime, ama kimselerin bilmediği bir gizi vardı şapkanın, kenarında o kuştan olduğuna kesin gözle baktığım büyüleyici tüy... Bu yalan dünyada gerçekten mutlu olduğum tek an düşümün gerçeğe dönüştüğü  o andı ve mutlulukların en güzeli; her zaman, en zarif ve küçücük olanıdır.

O yıl sonunda emekli oldum, hem de günüm dolmamışken, dalgınlığım ve aylar önce frezeye kaptırarak kullanılmaz hale gelen işaret parmağımı gerekçe göstererek emekli ettiler beni, iyi düşünmem gerekiyordu, köye, yurduma nasıl dönecektim, ülkeler görmüş, tuhaf şeyler yaşamış birinin dönüşü de epeyce görkemli olmalıydı.

Bir cip aldım, üstelik ilk elden ve köyün girişindeki susa yolundan ayrılıp, iki yanı servilerle kaplı yola girdiğim zaman ahalinin, Midas görmüş gibi şaşkınlığını, tanıyınca da merakın yoğurduğu bir şüpheyle sessiz gülüşmelerini hiç unutmadım. Yakın çevreme pek yüz vermediğimi söylemeliyim, çocukları şaşırtıcı oyuncaklarla sevindirip, yaşlıların ağzına gönülçelen ikramlarla, birer parmak bal çaldım o kadar.

Günler geçiyor, gizli mutsuzluğum alabildiğine sürüp gidiyordu, melankoliye dönüşen can sıkıntımı geçiştirmek için, ciple düşlerimin dağı Çökilyas’a çıkıp dolaşmayı tasarladım ve bir sabah erken, Baklan ovasında bir garip kuş öterken yola çıktığımda, motor gürültüsünün doğanın sesini bastırdığını ve sabahın sesine karışan tüm canlıların, çılgın bir koroyla çığırışlarını duyamadığımı söylemeliyim. Cip, çekiş gücü bitip, dağın yamacında durunca, yürüyerek uçurumun kıyısındaki koruya, düşlerimin korusuna kavuşmaya karar vermiştim. Yarım saat süren inişli yokuşlu bir çabadan sonra, yöreye yaklaştım ve korunun bir düş gibi aşağıda uzandığını gördüm, yamaçtan kayarak aşağılara indim ve düşlerimin peşinde, püfürdeyen yapraklar arasında, kuşu aramaya başladım, eğer gerçekten görürsem, yaşamımdaki tüm yalnızlığımın bilinçli ve tanrı katında da seçilmiş olduğuma inanacak, kutsal bir görevle yükümlü olduğumu kabul edecektim. Korunun içinde koşmaya başladım, çılgınca koşuyordum, çalılara, otlara, dikenlere; çarparak, sürtünerek, sıyrılarak; birden devasa bir çukura yuvarlandığımı anımsıyorum. Uyandığımda, üstüm başım harap olmuş, palas pandıras kalkmaya çalışıyordum ki, masalların kuşunun, yukarıda, bir gök perisi gibi bana bakıyor olduğunu ve yine birden yitiverdiğini gözlerimle gördüm. Aceleyle tırmandım, aman allahım, bu tavustu!..  Evet, kuyruğunu olanca görkemiyle açmış, gökkuşağından tepeliği ve devasa cüssesiyle bana bakıyordu, kuyruğunda binlerce im, eflatuni, sarılı, kırmızılı benekler, yalvaçlara özgü işaretler, us uçuran zarifliklerle gülümsüyordu. Tanrıya en yakın kuş bu olmalıydı ve sanırım, artık tanrı bana işaretini vermiş bulunuyordu, ama ben yinede şunu düşünmekten kendimi alamadım, neden insanın yaratılışı, bir tavusunkinden daha önemli olsundu ki. Bu gezegende belki de biz, tavuslara eşlik eden canlılardık, bu kozmik şarkı yalnızca tavus için tasarlanmış olamaz mıydı... Tümüne belki de diyerek bu konuyu kapattım, gene bayılmışım, uyandığımda tepenin başında, kırık taşların arasında yatıyordum, ılık bir akışla burnumdan kan sızıyordu,  frezenin ezdiği parmağımla burnumu bastırarak, eteklerden inmeye başladım, düze geldiğimde, cipin yerinde olmadığını gördüm, yolun aşağılarında, kayaların dibinde ters dönmüş durumda, pelül perişan buldum onu, ya el frenini çekmeyi unutmuş, yada buralardan geçen meçhul bir yolcunun, belki bir titan yada bir kiklopun azizliğine uğramıştı. Yanına vardığımda kimsecikler yoktu, bu ıssız dağ binlerce yıldan bu yana, doğa dışı bir aletin, koşabilen, dört ayaklı bir makinenin ölümüne ilk kez tanık oluyordu. Son bir kez okşayıp, ona veda ederek ayrıldığımda, uzaktan bir kez daha baktım ve içinden nasıl sağ çıkabildiğime bayağı şaşırdım. Yoksul  bir köylünün, sıska bir eşeği gibi, uçurumdan yuvarlanmış, -deyim yerindeyse- dört ayağı havada, nalları dikmişti. Kırk yıllık emeğime önce göz yaşı döktüm sonra nedensizce elimde olmadan güldüm. Güneşin yalımı, yakıcı bir kırbaç gibi yamaçlarda dolaşırken, yukarılarda beyaz bir bulut, azize gibi süzülerek aşağıya indi ve gelip tam başımın çevresinde harelenerek taçlandı. Cipe ve yukarıdaki gökyüzüne bir daha baktım, kendime dokundum, yabansı bir gezegende, bir konuktum ben, benden başka her şey yakışıyordu bu gezegene. Tavusta, belki bu gezegende barınamamış, görünmeyen bir yüz, bilinmeyen bir dünyaya kanat açmış ve ben onu salt imgelemimde canlandırmıştım. Büyük bir üzünçle köye döndüm. Dünyadan elimi ayağımı çekmem, yemeden içmeden kesilip, erenlere karışmamda o günlerde oldu. Yaklaşık bir ay sonrada, Budistlerin pek sevdiği bir incir ağacının dibinde 9876543210' nuncu soluğumu verdim. Köylüler sıradan bir cenaze töreniyle Araplar tepesine gömdüler beni. Ve defin biter bitmezde günlük işlerine koyuldular. Ben bedenen öleli 666 ay, gerçekten ölüp, hiçleneli ise 33333 gün oluyor. Bütün bunlardan sonra, son sözümü soracak olursanız, üzülerek; ‘Tuhamet su’  -Yaşam boş- diyorum...

...

Bu mektubun aynısını, İstanbul’da okurken, trafik kazasında ölen Denizli’li teoloji öğrencisi Yakup Düşgördürücü’nün evinde de buldum. Ölüm nedeniyle tek göz evi boşaltılırken yerdeki sarı zarfı dedektif öykülerinde olduğu gibi, kimsenin gözüne çarpmadığından alan olmadı. Her iki zarf da, bende buluştuğunda yazılanların birbirinin suretiymiş gibi, aynısı olduğunu gördüm. Bazı yerleri okumakta güçlük çektim, kimi tümce kopuklukları ve bağlantı zayıflıklarını birbirine ulayarak gidermeye çalıştım. Ayrıca yerde Wagner’e ait bir kaset ve Schiller’den çevrilmiş bir şiir buldum. Şiirden nefret edenlerin çok olduğunu bildiğim için, onu buraya alamadım. Ama pek şiir sayılamayacağını düşünerek, kendisinin olduğunu sandığım bir dörtlüğü buraya aktarıyorum (İnsanlar bir şeyin kötüsünden hoşnut olurlar, iyi şeyler kavgaya neden olur!) ki kendisiyle ilgili eksik bir şey kalmasın, bu görevim sayılır...

‘Kimimiz korkağız, kimimiz kahraman

Bir zamanın peşinde koşup, ağlayan

Düşler, bekleyişler, oluşlar derken

Boşlukta yitip giden bir boşlukta yaşayan...’

Bu sıradan öykünün kahramanı gerçekte kimdir ve zarf sahipleri  birbirini tanıyor mu bilemem. Mektubu aynısıyla yayımlamama gelince; üçüncü bir kişi olarak, bende de -bir mektup- var!..

 

 

 


 

 

 

 

GORGONLAR

I

Sonunda çektiklerime dayanamadım, kış dönümü olduğu için, kardeşlerime ve benzerlerime ulaşma olanağım yoktu. Tinsel ve fiziksel olarak yorgun bir günün sabahında, güneş doğarken bir daha gözümü açmamak üzere uyumuşum.

Ortelius atlası , Olimpos yani ölümsüz dağına düştü. Hz Ali Ebu Talip’le savaşında  kendi tabutunu deve sırtında götürdü. Av tanrıçasının peşinden bir köpek yada bir geyik gelirdi. Delos adasında hayalet tanrısı Hekate vardı. Apollon’un kargası hep kötü haber getirirdi.

Kulelerdeki ikiz kumrular, bir Silen olan Marsyas’ın, Zeus’un, Kikloplar’a ısmarladığı yıldırımlarla ölmesine gülerler.  Küçük orman tanrılarıdır Silenler. Kulakları, kuyrukları ve ayakları atlarınki gibiydi, kavala benzer çenk adlı bir çalgı çalan Apollon’a kızarlar ve bir buket kırmızı glâyör, vahşi bir yaratık gibi odayı doldururdu. Ay ışığı karları çıtırdatır, Lagaş kralı testileri kanla doldururdu. Bir sırtlan için antilop gibi lezzetlidir insan, kral leşini bile yer, sırtlana binmiş cadının getirdiği insan yağını da içerler. Süslü püslü, kırmızı tüylü papağanı ve tavusu da yerler. Mikroskobik görülerden bir resim akımı oluşturan Kandinsky durmadan bakteri yediğini de bilir

Bunu okuyanlarda et yer, kan içer. Reci vakası adlı bir olay olmuştur ki Cathay’ın, satsuma dallarından kan sızmamasına karşın gene de barbarcadır. ‘Zaman geçmiyor, biz geçiyoruz.’ Çünkü ölüm var. Helak olan Semüd kavmi nerede, Medye ve Eyke’nin puta tapıcı halkı Nasrani olsa da, Harun’un kardeşi Meryem'e eşikte sahip oldular. Hurma ağacına yaslanan ey Meryem, gerçeğin yurtları nerede, algının kapıları nerede, müşrik Amelika, El Melikü, El Baki, Allah nerede!..

Musa’nın bedduası ile 40 yıl Tih’te kalan mahpuslar nerede, yakuti zaman kanı durduruyor mu, nice kehkeşan olsa da, ‘Şu dünyada tüketmediğimiz, yeni olan ne kaldı ki?.. Aşkı; nefret ve kendi gururumuzu doyurmak adına tükettik. Bilgiyi, yanlışları benimseme, önyargıları kabullenme ve algılama adına tükettik. Mutluluğu, zevk alma, acı ve herkesin gittiği yoldan gitme alışkanlığı adına tükettik. Gücü; zayıflık, çaba ve yenilgiye uğramış utkular yerine kullandık. Yaşamı; doğup, büyüme ve ölüm olarak anladık. Birliğe ve bütünlüğe varmayı ise savaş ve işbirliği sandık’. Sri Aurobindo gibi, Wittgenstein’de derki; insan ruhunun zamansal ölümsüzlüğü, yani yaşamasının ölümden sonrada bengi sürüp gitmesi, hiçbir biçimde güvenilir olmamakla kalmaz, her şeyden önce, bu varsayım, onunla hep elde edilmek istenen çıkarımı da asla sağlamaz. Bengi yaşayıp gitmenle bir gizem mi çözülecek? O zaman bu bengi yaşamda, şimdiki yaşamın kadar gizemli olmayacak mı? Zaman ile uzam içindeki yaşam gizeminin çözümü, zaman ile uzamın dışında yatar.’

 

II

Dünya artık sevinin yükünü kaldıramıyor, güzelliklere katlanamıyor. O, vahşetten yana! Bafeus savaşı anımsansın istiyor. Sırtlan gibi korkunca işeyelim istiyor. Bu evrenden önce su evreni varmış, dudak biçiminde gökadalar var, insan evrenin sureti, insan konuşurken tanrı konuşur, boğaz ve haliç karşıdan bakınca geyik başı gibi görünür, Che, Bolivyalıların Hamlet’i olur, Fo’ya Roma’dan, Milano’ya giderken motosikletli bir adam yaklaşır, Dario, Nobel kazandın diye bağırır, Chemania vardır, bunlara gülüyor artık dünya.

Gülüyor, gülebilir. ‘Odysseus, Makyavel’in antik çağdaki öncülüdür. Çünkü güzel karısı Penelope’yi sarayında bırakıp gittiği Troya savaşında, kenti ele geçirmek için ünlü tahta at tuzağını kurgulayan kişiydi. Kurnazlığı tuttu ve Troya onuncu yılın sonunda yakılıp yıkıldı. Odysseus, bu acımasızlığın sonunda, denizler tanrısı Poseidon’un gazabına uğrayıp fırtınalarla oradan oraya savruldu ve sonunda Aia adasında duruldu. Burada güneş tanrısı Helios’un güzel kızı Kirke’yi gördü. Kirke, Odysseus’un adamlarını domuza ve köpeğe çevirdi. Ama Odysseus, Hermes’in armağan ettiği sihirli ot sayesinde satir olmaktan kurtuldu ve Kirke’yle uzun bir aşk yaşadı, sonunda adamlarını yine insana döndürmesi için yalvardı ve Kirke’ye dileğini kabul ettirdi ve denize açıldı. İthake’ye varmak için siren kayalıklarından geçmeleri gerekiyordu ama oradan o güne dek hiç bir denizci sağ çıkmamıştı. Sirenler alt tarafı kuş, üst tarafı peri gibi güzel kızlardı ve sesleri öylesine etkileyiciydi ki onların söylediği şarkıları duyan gemiciler, kendilerinden geçerek dümeni bırakırlar, gemileri kayalara çarpıp parçalanır ve sirenler onların ölüsünü yerlerdi. Kurnaz ve sağlam bir ıraya sahip Odysseus, adamlarının kulaklarını balmumuyla tıkadı, kendisini de geminin direğine bağlattı ve siren kayalıklarından geçerek İthake’ye vardı. Sarayda bıraktığı karısı Penelope’ye göz koyan erkeklerin hepsini öldürerek yeniden kral oldu.

Sirenlerin pençeleri vardır ve döl yatakları verimsizdir. Erkek aslan, dişsiz kaplan, dul akbaba, tüysüz atmaca, yaşlı kurt, balsız arı, alık balık, bayan kuş, deli bülbül, cansız ceylan, çılgın dana, kırçıl doğan, ürkek ejder, kolsuz deve, ayaksız fil, uslu kumru, başsız geyik, tembel tilki, sarsak çakal, büzük serçe gibidir.

Anlatıyorum; Kastilya krallarından biri, Kastilya krallarından biri, Kastilya krallarından biri, tüm dünyada barışı sağlamakla ilgili, ilgili, ilgili, bir düş, bir düş, bir düş görmüüüşşş.

Tanrının oğlu İsa, bu görevi, bu görevi, bu görevi düşünde, ona, ona, ona vermiiiiiişşşş.

Bu düş sonunda alnı ak, güvendiği bir elçiyi, bir ata bindirerek, tüm dünyada barışı sağlamak için uzak ülkelere yollamış. Elçiyi İlion’da görkemle ağırlamışlar ve iyi, güzel, hoş barışı bizde isteriz ama, hele bir Dekkan’e git de onlarda barışı istiyorlar mı bir anla bakalım demişler. Elçi Dekkan’e gitmiş bir güzel ağırlamışlar, barışı bizde isteriz, isteriz ama hele bir Ejderhan’a git de onlarda barışı istiyorlar mı, bir bak bakalım demişler, elçi orada da bir güzel ağırlanmış ve biz barışı elbette isteriz ama hele bir Yurtlar’a git de, onlarda barışı istiyorlar mı bir anla bakalım demişler. Elçi böylece komşudan komşuya, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya dolaşıp, Podolya’dan, Baktria’ya, Sarmatya krallığından, Arzava’ya, Litvanya dükalığından, Samoyetlere, Nogay hanlarından, Turfan’a, Eston şövalyelerinden, Kitan’a, Yemame’den, Eretna oğullarına, Kızzuvatna’dan, Erdel beyliğine, Masagetlerden, Moskova knezine, Livadian’dan, Fârâb’a, Milavanda’dan, Lagaş’a  her yeri dolaşıp, sonunda Luristan dağlarını da aşıp Maritium beyliğine geldiğinde, onlarda hele bir şu komşu Kastilya krallığına git de onlarda barışı istiyorlar mı bir sor bakalım denilince, elçi (Leartes oğlu gibi) 20 yıl sonra ülkesine dönmüş, bir kaç gün önce ölen kralın yerine tahta geçen prens tebaasına gözdağı verip ortalığı kan gölüne çevirerek, tahtını pekiştirmek için, eski kralın tüm elçilerini giyotine göndermiyor muymuş ve hemen Acemden gelen bu elçinin de boynunu vurdurup cesedini Barca’da gezdirerek görevine başlamıyor muymuş. Çünkü elçi Maritium adına, kayıtsız koşulsuz barış önerisinde bulunmamışmışmış, belki de elçi casusmuymuşmuşmuş...  

III

Yaşadıklarım el verseydi, dünyada yalnızca seviden söz etmekten isterdim. Ama yaşam Likurglar’ı ve yeşil yapraklarda öten angutları öğretiyor, patolojik bir eril kimlikle...

Kaliforniya’daki banyan ağacının yaşı, lepradan ölenlerin sayısı, burlesk romanlar ve kösnül öd ağaçlarının aşk için yalvarısı var artık Moro’nun adasında. Zaman tanrıdır, tanrıda zaman... Maya felsefesi ve Rusçuk ayanı, galvaniz denizler, küpeli kulağıma ağlayarak yalvaran yerliler. Öd ağacına sarılarak dişleri dökülen, yaşlanıp ölen, sakallı cinler, balık mırıltılı hecinler var dünyada.

‘Tanrıların sofrasında yer almadığı ve ateşi çaldığı için tanrıların görevlendirdiği Hephaistos tarafından, sürekli büyüyen ciğerinin, her gün köpek başlı bir kartal tarafından yenilmesi için Kafkaslar’da zincire vuruldu. Onu küçük hareketlerle kısmi olarak yenilebilecek bir yem gibi gören kartal, özellikle kayalığa bağlı kısımdan yediği zaman tiz çığlıklar kopardığı için, yediklerini tekrar onun üzerine boşaltıyordu. Bu dışkı Promethe’nin gıdasıydı. Kartal onu kendi dışkısına bulayarak, kayalıktaki durumunu sürdürdü. Öyle ki 3 bin yıl sonra kurtarıcısı Herakles, bu görkünç dağa çıktığında, kuş pisliğinden oluşan, beyaz bir balçığa bulanmış olan zincirli Prometheus ile aralarında çok büyük bir ara olmasına karşın, pis kokulu bu duvar geçit vermediği için, bir 3 bin yıl daha bekledi. Köpek başlı canavar, prangaya vurulmuşun ciğerini yiyip onu kendi pisliğiyle beslerken, çevresini yoğun bir biçimde kuşatan pis kokuda öyle artmıştı ki kurtarıcı bile buna alıştı. Eni sonu 500 yıl süren yağmur sonucu, Herakles atış menziline girdi. Bu arada bir eliyle burnunu tutuyordu. Üç kez kartala isabet ettiremedi. Çünkü üzerine gelen pis koku dalgası onu öyle etkiliyordu ki yayı germek için elini burnundan çektiğinde, ister istemez gözlerini kapatıyordu. Üçüncü ok zincire vurulmuşu sol ayağından hafifçe yaraladı, dördüncüsüyse kuşu öldürdü... Manitu!.. her şey Zeus adına... 

 

IV

Bu dünyada yalnızca seviden söz etseydik. Yunanistan’ın Cephalonia adasında deniz suyu, bir su yolu boyunca adanın 100 metre kadar iç tarafına ilerliyor ve en sonunda bir deliğe dökülüyor. I953 yılının büyük depremine kadar, bu deniz suyunun gücüyle bir değirmeni döndürmek olasıymış. Dökülen su deniz seviyesinin altındaki bir mağaraya doluyor. Hidrostatik basıncın denizden daha düşük olduğu bu Cephalonia adasının batısındaki Agrostoli’de yeraltı mağarasına dökülen bu su, doğu kıyısındaki Sami’deki su altı kaynaklarında yeniden ortaya çıkıyor. Bu olay Agrostoli ile Sami arasında uzanan ortalama 1500 metre yükseklikte uzanan dağ silsilesiyle ilgilidir Bu dağlar pek sık yağmur alıyorlar ve kireç taşı kökenli sedimanter yapıdan oluşmuşlar. Bu levhalar batı doğu yönünde aşağıya doğru eğimliler. Son buz çağında buzullaşma arttığı için denizlerdeki su seviyesi düşmüştü. Agrostoli ve Sami arasındaki dağları oluşturan eğimli tabakaların en altta olanını oluşturan kireç taşı yapılar bu sırada deniz seviyesinin üzerindeydiler. Bu kireç taşı yapılar yağmurların etkisiyle aşındılar. Söz konusu yağmur suyu, kireç taşlarının içinden geçip, aşağıda daha az geçirgen bir tabakayla karşılaştıktan sonra, bu tabakanın üzerinde akmaya başladı. Adadaki eğimli yeraltı kanalları işte bu yolla oluştu. Yağmur suyu, bu kanallar yoluyla taşınarak adanın doğu tarafında ortaya çıkıyordu ama ortaya çıktığı bu yer o zamanlar karaydı. Bütün bunlara ek olarak, yağmur suyu yine o zamanlar batı tarafında da ayrı bir akım oluşturuyordu, bir vadinin içinde oluşan bu akım daha sonra akım olmaktan çıktı ve günümüzde Lixouri Körfezi adıyla anılan yer haline geldi. Son buz çağının bitiminde deniz seviyesi yeniden yükseldi ve kutup buzulları çekilmeye başladı. Ama şaşırtıcı bir buluşumla su seviyesinin yeni yüksekliğiyle çakıştılar. Dolayısıyla kanal suyla doldu ve bu kez batı ucu su altında kaldı. Buz çağı sona erdi ama yağmurlar hep sürerek, dağlar üzerindeki etkisini sürdürdü. Doğuya doğru su akıntısı öyle bir hale geldi ki ters yöne bir çekilme etkisi sonucunda kanalın batı ucundaki su seviyesi düştü. Seviyenin düşmesi, kanala sürekli olarak içeri, azda olsa su alabilecek bir boşluğun var olması anlamına gelir. Deniz suyu işte bu biçimde kanaldan içeri girebiliyor. İçeri giren bu deniz suyu kanal boyunca yağmur suyuyla karışıyor ve doğu uca ulaşıyor. Bu kanalın detaylı yapısı, o zamanki (1953) yer sarsıntısından sonra yöreye araştırma yapmaya gelen jeologların radyoaktif ölçümleri sonucunda ortaya çıktı.

Ben Strabon’dan, o Samsatlı Lucianos’dan, o Mabeyinci Pavlos’dan, o kinik Thomas’dan, o kim bilir kimden... Belki bir okurdan,  belki de bir ölüden almıştır!..

V

Kızarmış zeytinli ekmekle, saksağan beyni yer misiniz, yemek ister misiniz... Taratorlu, sülün tüylü, Foça deniz börülcesi, on ayaklı ıstakoz ve radikalı bol turp otu,.bayıltılmış mürekkep balıklı erişte, üzerinde zeytinyağlı kırmızı biber ve sarmısaklı medüz, mersin karides tava bulunan, deniz/güllü tabak!.. Pazılı ve pazulu sirke ve sarmısakla tütsülenmiş havyardan çıkma barbunya salatası... Taze yaprak bezelye eşliğinde, zeytinyağlı Smyrna enginarı  ve haseki çanağında aslan sütlü, tavus butlu patlıcan ezmesi. Kestane içli ceviz ve yer fıstığı kaplama yeşil tavuk köftesi, içli kızartma diri kalamar dolması. Fesleğen sorbe, ayva dilimleri eşliğinde duvaklı levrek, ağzınızda gelin olacak!.. Yeşil bohça içinde kül kedisi gülüşlü, ölü can ahtapotlu Çin pilavı, Ahududu ezmesi üzerinde, sakızlı çam fıstıklı, sütlü börek ve çörek altı lor peynirli adem eti...

Denizden, deniz kızı çıksa yerim. Kibar bir koli basili  ve kanibalistim. Karın deşen bir Baki’yim, bağırsak yemenin zevkini hesaplarım. Homosapiensim, saparım, saplarım, sapıtırım. Etle beslenen etcil, otla beslenen otcul, Fransız kızcağızı yiyen Japon gibi hepçilim. Afiyetle yazıp söylemekte Ben-i Türk’e düşüyor. Gözsüz bir sümüklü böcekle, yemeğimin içinden bir semender çıkıyor!.. Tırnaklarını uzatırsa yaşlı halam bir dinozor oluyor. “Ama düşüme inanıyorum. Genç kalıyorum, adımdan hisar yapıyorum, oradan şehre 33 kere bakıyorum, mührüme tapıyorum, bin yıllık kemiklerin koruyucusu müslümanlar gibi ikizim Konstantin oluyorum. İki denizin savunucusuyum, müselman olmuş Konstantinler görüyorum, ölü atlar ve askerler seviyorum, kırık toplar ve kalkanlar, delik zırhlar ve mancınıklar, yanmış ağaç ve kadırgalar, devrilmiş kazan ve asılmış paşalar oluyorum. Can çekişen köpekler ve yaralılar arasında elimde zambak dolaşıyorum, toprağa bakıyorum, Allah’a yalvarıyorum, göçebe nal sesleri sarayın avlularında çınlarken, Aya Sofia’nın kulelerine asılıyorum. Surların kapılarını kırdıklarını işittiğimde ve onun atını kiliseye sürdüğünü hissettiğimde, kendi işimi görüyorum. Kanım mavidir!.. Kırmızı bir gölcüğe boşalan kanım... Tepede ay!.. (Ben ki Mehmet’lerin  ikincisi, sonuncu Konstantin’dim!

 

VI

Cebrail’in düşlerinde yeşil renk yoktu. (Cebrail peygamberlere vahiy getirirdi, son peygamberden sonra Cebrail işsiz mi kalmıştı!) Demeter, buğday tarlasının içinde uyurdu. Suriyeli şair Ebu’l Alâ, ‘Yaşamak mı, beni döllendirenin günahını çekiyorum, kimse benim günahımı çekmeyecek’ buyururdu. Arîlerin toprağı İran’da Şah Ahırları’nı gezerken, İskender’e, Acem ordusunun, Helen ordularından çok olduğunu söyleyecek oldum da, İskender omuz silkip, ‘Benim kaplanlarım yenmek için, Darius’un sıçanları ölmek için savaşıyor’ demişti. Erbil’deki savaştan sonra, yaralılar, açlar, fareler, kargalar, bebekler, yaşlılar ve öksüzler ölmek için ilahilerle  yalvarıyordu.

Semerkant krallarından biri, herkesin arzuladığı düşü gerçekleştirmek istemiş: Ölümsüzlük! Ölümün göklerden geleceği inancıyla, yer altında demir bir saray yaptırmış ve bütün çıkış yollarını kapatmış ve kalan son hazine parçasıyla her sabah doğan ve her akşam batan ve yeterince yakan, yapay bir güneş astırmış. Vellagrande’deki mezara benzemeyen bu saray bittiğinde, çalışanların tümü öldürüldüğü için bu mezarın yeri bilinmez olmuş ve hükümdar toprağın 20 kulaç altındaki sarayın üzerinde, her bir kervan konaklayıp, her bir atlı geçtiğinde yalvarırmış: Ne olur, beni kurtarın! Ne olur!.. Yarı ölüler gibi. Cennetteki çocuk, adamın babasıydı.

 

VII

Yeryüzünde faşizm, Emilialı toprak ağalarının asalarından ve Romalı bankerlerin kasalarından geçip, İl Duçe’nin  kafasında dank etmiş bir nurdur, Meşhuuur!..

Zaliha, orta doğu mitolojilerini anımsatan adın ne güzel, önceleri adların çağrıştırdığı şeylerle çok ilgiliydim. Örneğin, Cem bahtsız bir prens, prensten bir ozan, Tarık, gemileri yakan bir Berberi komutan olarak, bir tür Guevara, Nigar Hanım’da Osmanlılığın tüm ketumluğuna karşın tabuları yakmış bir cihan-ı alâ idi...

...

Hiçbir şey vermeyen, hiç bir şey anlatmayan ve ne olduğu bile anlaşılmayan bu yazı, yazarlığa heveslenen boş gönüllerle, her okuduğuna imrenen, alkışlayan boş kafalara, kulaklarına küpe, dimağlarına ibret olsun diye değerli bulunmuştur!..  









*

ACENTE

 

I                                                             

Olanlar 1960’lı yılların kapsantısı içinde olup, bir rub-u asır öncesinde bitmektedir. Ademoğlu nasılda yaşlanıyor, şu dünya bir gözyaşı şişesi, ağlama kulübesi, ne derlerse desinler; mutluluk geçici, üzünçse baki.  İnsan ömrü bir kuş gibi, bir süre yiyor, içiyor, gülüyor, ağlıyor; arada bir hindi gibi düşünür yapıp, sonunda da yuvadan uçup gidiyor, bir daha bul bulabilirsen, az önce Ritsos gibi kibirli ve soylu bakışlarla çevresini süzen adam, bir bakıyorsunuz; virgüllerle dolu bir bezin örttüğü sandukanın içinde... Bir gün fırsatını bulup o sandukaya bakacağım, diyeceğim ki insan bir kuş ve bu sanduka boş, isterseniz açıp bakın!.. Eğer düşüncem doğruysa, tam diyemiyorum ama, ruhu uçmuş cüruyflara toprak serpmenin usla bir ilgisi olmamalı... Sezar, İsa, Atilla, İskender, Kleopatra hepsi öldüler, bir kuş gibi uçup gittiler. Biri çıkıp hepsi bir şakaydı, hiçbiri yaşamadı dese, inanmamak elde değil, bir düşünün  kabullenmekle ‘varsayımın’ kanıtı olur mu... Ama bu duruma bazı gece cinleri hemen tanıyı koyuyor: İşte boşluk duygusu, dizginsiz keder ve tutuşturucu aylaklığın perişan ettiği bir insan!.. Sanki fallara, burçlara bel bağlamışız; dinsiz, imansız diyenlerde cabası, halbuki yaşamım boyunca iyi bir izleyici oldum, kötü alışkanlığım yok, gereksiz risk almadım, kavgam hiç yok, yararlı olmak düşüncesindeyimdir, olgunlardan hoşlanır, günahlarıma ortak aramam, iyiliği de satmam ve en güzeli -belki de en kötüsü- ‘düşüncede’ yaşarım. Ama herkesin söylediğini bende söylüyorum; kimseye de yaranamam! (Kimseye yaranamayız ve hep yakınır dururuz, bundan tuhaf dert var mıdır?) İyisi mi, bu bahsin sonu gelmez, ben yine de ‘Amarcord’uma döneyim...

 

İsabey kasabası, Çökilyas dağının eteklerindedir, tıpkı Dedeköy’ün, Beşparmaklardaki, Tınaztepe’nin eteklerinde oluşu gibi, her iki dağın düzünden ve her iki köyün dibinden susa yolu geçer. İsabey’deki susadan, Çal, Bekilli, Hançalar, Selcenli, Zeyve ve Süller’e, Dedeköy’deki susadan yanılmıyorsam Hadım, Meler, Çıtak, İcikli, Kıralan ve Çivril’e gidilir. Müstakbel gelinine yüzgörümlüğü olarak çinili ibrik alan zahire tüccarı gibi, bir gece Kütahya’ya gitmek için Dedeköy’den geçerseniz, karanlıkta İsabey’in ışıkları Alaattin’in Lambası’ndaki  çaydanlık gibi yanıp söner. Bozkırın durağanlığında felekten bir gece çalmak için Denizli Gar gazinosundan, Işıklı Gölü’ne, oradan da Uşak’a gidecek olursanız İsabey’den geçerken Dedeköy uzaklardan karaya vurmuş bir yunus balığı gibi kıvranıp titreşir. Yaşamınızda hiç deniz görmemiş bile olsanız, bu yolcuya malum olur. Acıklıdır bu dünya!..

Bu durumu bilenler çevre köylerden İsabey’e gelip, Yunus aleyhisselamla özdeşleştirdikleri bu balığa yas tutarak dövünüp ağlaşırlar, arada aslı astarı olmayan şeylere ne zırlıyorsunuz diyenler olursa da, Havva’nın çocukları oldum olası böyle şeylere gereksinim duyar. Zaten karanlıkta yunus balığı giderek sevişen kadınla erkek biçimini alınca kahkahalar arasında gülüşüp kaçışmalar olur.

İşte çocukluğum İsabey adındaki bu Alaattin Lambası’nda geçti... Köyde, iki kamyon vardı, düşlerimizin masalsı taşıtı, çıktığı seferlerden aylar sonra gelir, Emirler avlusuna  bir canavar gibi girer ve ileride sinyal lambaları yanıp sönen yarı canlı bir uzay yaratığının, amansız soluyuşlarını andırır biçimde dururdu. Biz arkasından koşar mazot kokusunu doya doya ciğerlerimize çekerek, arka tekerleklerin çamurluğundaki gergide yazılanları okurduk Sağ çamurlukta  “Acele giden ecele gider” “Ömür biter yol bitmez” sol çamurluktaysa ‘Sevenin Allah’ı var’ ve ‘Sollama ağlama’ yazardı. Kamyon sürücüsü başka alemlerin ademi gibi gelirdi bize, boyumuz ancak tekerleklere yetişir, ön farın üstündeki flamaları okşar, içerde incecik minelerden dizilmiş ‘Maaşallah’ yazılı muskayı görebilmek için kapılara tırmanırdık. Kamyonların markası De Soto ve Fargo’ydu ama en hızlı kamyonlarda buymuş, bizde bu yüzden sempati duyardık onlara. ‘Oho! geçen De Soto’ bunun için söylenmişti.

 

Bütün kamyonlar için deyimler uydurulurdu ama benim duyup bildiklerim; ‘Ford olursun bir lord’ ‘Thames trader yol ver birader’ ‘Austin alayından üstün’ biçimindeydi. Köyün ikinci kamyonu Kara Süleyman İlyas’ın oğlu Faik’indi. O bir gitti mi altı ay gelmezdi, onun için biraz uzaktık ona, pek sempati duymazdık, köylümüz ama, bir eloğluydu sanki. Yaban ele yakın duruşu ve Halep’e, Şam’a gitmişliğinden ötürü, özel hayranları da vardı kuşkusuz. Burunsuz yüksek bir kamyonu vardı, kapısına tırmanılmazdı, tıpkı sürücüsü gibiydi, önündeki “Ford” amblemini okşamaya çalışırdık. Sonraları esmer ve yakışıklı sürücüsü Faik’in kahve kaçakçılığından yakalanıp, kamyonunda yakıldığı duyumunu aldı köy. Çocuklar olarak  Ford’dan ayrılışımız ve ona duyduğumuz hayranlığın yerini dolduramayışımız nedeniyle, gizli gizli onun susadan kıvrılarak köye girişini, görkemli homurtularla yokuşu tırmanışını ve köyün kiremit damlı tek evi olan Esrik Bekir’in evi önünde, köyü bu dünyaya bağlayan gurur verici, biricik bir alet gibi duruşunu özler olmuştuk. Ama çocukluğum boyunca ne Faik hapisten çıkabildi, nede Ford’un yakılmadığı muştusunu verecek bir garip yolcu geldi köye. Sadık köpeklerin kuduz olunca ime time karışması gibi, kahve kaçakçılığıyla suçlanan Ford sanırım utancından bir daha köye dönemedi. Damgalandığı için, eski soyluluğunu yitirecek, çocuk gözlerimizin duru bakışı kirlenecek ve girdiği günahın vebalini kaldıramayarak düşlerimizden çekilecekti. Ford bu duruma katlanamayacağı için bir daha köyümüze dönmedi sanırım. İşte acente sözcüğü de bu kamyonlar yüzünden çıkmaktaydı.

Köy kahvelerinde yan yana oturduğumuz alçak sandalyelerin, kırık taburelerin üzerinde çayı dökmeden içmeye çalışırken konuşulanlara kulak verirdik. Kapısız Hüseyin kamyon almış, yok yahu acente miymiş, evet!  Kız gibiymiş. Öte mahalleden Karacık Halil İbrahim De Soto almış, acente miymiş, evet, yok yahu! Gavurum öyle dedi. İzmir’deki acenteden almış, kırmızı, kayış gibi akıyor. Bu acente sözcüğü öyle hülyalı bir sözcüktü ki, acente demek, lastikler simsiyah, kaportalar kıpkırmızı, kasalarda tanrının tüm renklerinin harmanlanarak, gökkuşağıyla, tavusun, deniz kızıyla, Hz Ali’nin kılıcının bile resmedildiği, taze boya kokan, renk cenneti bir dünya demekti. Gün boyu kamyonu elleyip okşasanız gene de doyamazdınız. Kasadaki boya kokusu, kaportada yüzünüzün uzayıp kısalarak, düşlere karıştığı bir dünyada kendinizi arayışınız, tekerleklere  uzanıp küçük iplikçikleri koparışınız, sonsuz hazlarıydı çocukluğumuzun.  İşte bu kahvede duyup, düşlerimi süsleyen acente sözcüğünü, yaşamım boyunca unutmadım. Acente, el değmemiş, parlak ve düşsel demekti. Güneşle eşdeğer, ay parçası gibi bir eşyanın sahibi olmak demekti. Aslında bir dikiş makinesi, bir radyo, bir el fenerinin de acentesi olurdu tabii, yeter ki metalik olsun, yeter ki göz kamaştırsın.

...

Geçenlerde bir eleştirmen çok sevdiğim dört film diye  beğendiği filmleri sayıyor, hatta onlar için ‘Mahşerin Dört Atlısı’ diyordu. Casablanca, Rüzgar Gibi Geçti, Kwai Köprüsü ve şimdi adını unuttuğum John Ford’un filmiydi bunlar. Bu acente sözcüğü, bakmayın asıl o zaman düştü usuma, çocukluğumu bu nedenle anımsadım. Sonra kendi kendime dedim ki; senin acenten hangileri, bir kare asın var mı, maroken koltuklarını sayabilir misin...

I969’da köy yaşamım kesildi, artık ara sıra köye uğrayacaktım, çocukken bunun onulmaz bir özlemler demetine dönüşeceğini bilemiyor ki insan, bir düştesin sanki ve her şey akıp gidiyor,  en ufak bir yönlendiriş söz konusu olmadan. Bu durum aslında çok acı, ama ne gariptir ki gene de çocukluğumuz ‘alıcı bir düş gibi’ eşsiz bir söylence, sanki büyüdükçe, diyelim insanlaştıkça, yabanlaşıyor ve saldırgan moronlara dönüşüyoruz, ama övgüyü de onlar topluyor, homofaber, yüzyılımız insanı gibi...

 

İşte büyüme çağında Denizli’ye taşınmıştık, orta okulu orada okuyacaktım, büyükler ne derse o olur, kurbanlık koyun gibi gittim. Denizli ılıman iklimde, insanlarının miskinliğe bulaşmadan tek düze bir yaşam sürdüğü, buna karşın hal-yol olmuşluğun verdiği erinçle son derece batıcıl bir yaşamın sürüp gittiği, yinede hayranlık vermeyen (işte bu yüzden övgüye değer) bir anklav -denize kıyısı olmayan!- küçük bir kentti. Öyle ki Denizli neden deniz kıyısında değil diye bir kez sormaz insanlar, işte o öylesine kabul görmüş, sıradanlığın hükümranlığını taşıyarak yaşar gider. Tamda dediğim gibi, bu sinik şehrin hem de 60’lı yıllarda  sayısız sinema salonu vardı.  Anımsadıklarımı unutulanlarla birlikte sayayım, İncilipınar’daki İncili sineması, Delikliçınar’daki sırasıyla Yeni Sinema, mitik Venüs Sineması, adını çok sevdiğim Cem Sineması, gene düşsel Işık Sineması, Gar Sineması, Ferah, Pamukkale, Çamlık sinemaları. O dönemde harita toplamı altmış, yetmişbin olan bir kent için bunlar olağanüstü bir şey sayılır. Ama mahşerin dört atlısı önem sırasına göre şöyledir; Yeni Sinema, Venüs, Cem ve Işık Sineması...

 

Dünya aslında nasıl bakarsanız öyledir. Şimdi düşünüyorum da bu dört sinema, dört ayrı insan ve dört ayrı kimlikmiş. Bunların nasıl bir insan ve nasıl bir ıraya sahip olduklarını anlatacağım. Bir kez Yeni Sinema, Denizli kentinin göz bebeğiydi, asortik, sosyetik, estetik ve realistti. Asla önünde uzun süre durup oyalanamaz ve asla koltuklarını tahrip etmek gibi bir cesarete sahip olamazdınız. Unutmadan söyleyeyim, bu sinemanın Cem’le birlikte açık ve kapalı bölümleri vardı. Söylediklerim Yeni Sinema içindir, açık hava bölümünde, sandalyelerin yerini değiştiremez film başladıktan sonra giremez ve her zaman usturubunca gülüp, ola ki ağlayacak ya da bağıracak olsanız sesinizin frekansını ölçecek, taşkınlığa kendiniz bile izin vermeyecektiniz. Yeni Sinema bir okuldu, hem de üniversite cinsinden. Bu sinemanın ülkenin en iyi dört sinema salonundan biri olduğu söylenirdi. Dördüncü denmezdi, birincide denmezdi ama ben ikinci dendiğini kulaklarımla duymuşumdur. 1973’de İstanbul’a gelerek, Harem iskelesinde kaplan tüyü gibi dalgalanan denizi ilk kez gördüğümde, içtenlikle söylüyorum gizil amacım sinema salonlarını dolaşarak gerçeği gözlerimle görmekti, başka kentleri bilemem, İstanbul’da Yeni Sinema’nın lüksünde bir sinema salonu göremedim, bana İstanbul için Fitaş birinci demişlerdi, oysa gören gözler bunun böyle olmadığını bilir, günün birinde başka bir tanıkta elbette bulunacaktır.

İşte bu Yeni Sinema sanki bir rönesans timsaliydi, 1966’dan, 1976’ya onbir yaşından yirmibir yaşına dek batının en gözde filmleri oynadı, belki algılama gücümüzün üstünde filmler bile vardı. İzleyiciyle dolup taşardı ama sinema zevki gelişmemiş olanların ya da vakit geçsin diye, öylesine büyülü perdeye bakanların gireceği bir yer değildi. Anımsadığım filmler şunlar ki, biri benim mahşerin dört atlısındandır; Poseidon, Kristal Kanatlı Kuş, Siyah Lale, Sonsuz Ölüm, Kızıl Güneş, Yağmurla Gelen Adam, Fantoma, Arabistan Macerası, Ceset ve Ustura (adından daha nitelikliydi), Köpekler ve batının elle tutulur daha nice filmleri. Yeni Sinema’nın gözde aktörleriyse şunlardı; Maximilien Schell, Jean Paul Belmondo, Alan Bates, Terence Stamp, Alain Delon, Romy Schneider, Charlotte Rampling, Charles Bronson, Jill İreland, Charlton Heston, Klaus Kınski, Bekim Fehmiu, Tony Musante, Dustin Hofman... 

Yeni Sinema, güneşin sarı boynuzlarını üzerinde taşıyan ve barışçıl, gerçek bir şövalyeydi, onunla yaşamı sevdik, üstelik yalnızca ona, tiyatro grupları da gelir, zamanın müzik konserleri orada verilirdi. Gogol’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defterini’ orada izlemiştim, tek kişilik ve çıplak başlı bir oyuncunun el üstünde bir gösterisiydi diyebilirim.  Tanrı beni bağışlasın, hayal mi görüyorum bilemem ama,  Godot’yu Beklerken’ide, hem de ondört, onbeş yaşlarında, orada izlediğimi anımsar gibi oluyorum.

Venüs Sineması ise adı üstünde Venüs gibiydi. Sandokan, Masist, Herkül ve Samson’u çağrıştırır mitik filmler, bütün Anadolu’yu bulaşıcı bir sayrı gibi saran Raj Kapoor’un Avare’si türünde melodramlar hep orada izlenirdi, çevre binaların balkonları salkım saçak dolar ve ant olsun ki yıllar boyu, değil en ufak bir kavga bir tartışma dahi çıkmazdı. Guy Madison,  zamanın Schwarzenegger’i Gordon Mitchel, Kabir Bedi, Helmut Berger ve Sean Connery, Venüs Sineması’nın Raj Kapoor’la birlikte floş ruvayeliydiler.

 

Venüs, sinemanın pop-arkaik bir okuluydu, Yeni Sinema yaşamın ciddiyeti ve lüksünü göstererek, kendimize önem vermemizi sağlamış, Venüs’se yaşamın bir o kadar düşsel ve renkli olabileceğini duyumsatarak onu sevmemizin yolunu açmıştır. Cem Sineması ise ülke sinemasının yüreği demekti. Bütün yeni filmler Cem Sineması’ndan geçerdi, Erikler Çiçek Açtı, Buzlar Çözülmeden, Hıçkırık, bütün Yılmaz Güneyler ve unutulmaz, Bir Dağ Masalı. Cem Sineması her kesimden gelenlerin, ortak Kabe'siydi. Ufak tefek kavga çıktığı olurdu, çünkü filmlerde olduğu gibi, mahallenin Tamer Yiğit, İzzet Günay ve Ayhan Işık’ları hep oraya gelirdi.

 

Ben Cem Sineması’na pek gidemedim, kavga benim için her zaman varoluşun ironik bir dışa vurumu olmuştur, hoşlanmazdım böyle şeyden, oysa Tilki Selim, Koçero ve benzeri avantürler geldi mi, arastada çalışan tüm yeni yetmeler sinemayı doldururdu, sigara içerler, bilet kuyruğunda itişip kakışırlar, benim yanından bile geçemeyeceğim, bıçkın, yakışıklı ama nedense yine de bir eksiği olduğu duygusunu uyandıran delikanlılara kafa tutarlardı, yıllar sonra o eksikliğin, oradaki çocuklarla aynı yazgıyı paylaşmak, yani co-starring Yılmaz Köksal’ın bir filmini birlikte izlemek tutkusu olduğunu anladım, küçüklerle bir şey paylaşıyorsanız, o şeyin üzerinde söz sahibi olmakta küçük çoğunluğun hakkı olduğu için, askerliğini bitirmiş büyükler, bu sinemalarda azınlıkta kalıyor, eksiklik duygusu da gecikmiş avantürlük ve Clark çekme hakkının yaşanmamışlığından kaynaklanır olduğu için, bunun bir sorum gibi onlara yüklenmesine neden oluyordu. Seri görünüşlü, yanık yüzlü bir çocuk, ağzında sigarada varsa herkesle kavga edebilirdi, bu durumun pişmanlığa yol açtığını hiç görmedim, çoğunluk haklı oluyor ve bu çoğul kesim içinde, alış verişteki velinimet kuralı işliyordu.

Bende Ayhan Işık’ı severdim, kavga etmek yaşamım boyunca beceremediğim bir şeydir, buna benzer ve alışamadığım şeylerde hep rol yapmış, hep böyle davranmışımdır. Ayhan Işık zorda kalmadıkça kavga etmezdi, kötünün iyisiydi benim için, Yılmaz Güney’i hiç sevmezdim ama bütün çocuklar, haylazlar, bıçkınlar, yaşının üstünde racon kesenler, sportif bir şey gibi onu tutarlardı. İzzet Günay kavgacı değildi ama onu da sevemedim, kavga etmemek, en iyiye düşkün olmamak, ya da yarı gülüt, sonuna dek ısrar etmeden, vazgeçici, erden ipeksi ve kıyıda kalmayı kabullenmek demekte değildi benim için, bu bakımdan Vahi Öz, Hüseyin Baradan ve Kadir Savun’lu komedi filmlerine de asla bağlanmamışımdır, mizah da istemediğim ortamlarda yaptığım bir roldü benim için, sonraları bu duygudan çok zor sıyrıldım, istemediğimiz ortamlar o kadar çok oluyor ki, insan kendini tanıyamaz hale geliyor. Sonradan iyi filmler yapan dönemin Yılmaz Güney’ini, Seyyit Han filminden sonra affetmiş ve de hep savunur olmuşumdur, o sanatçı anlamında idol olmayı hak eden bir çizgiyi yakalamıştır.

Cem Sinema’sında toplam yirmi filme gittim mi bilmiyorum ama Yeni Sinema’da epey film izledim, arkadaşlarım sinemaya ilişkin önerilerime saygı duyarlar, önerdiğim filmlere de birlikte gittiğimiz olurdu. Bir keresinde Maymunlar Cehennemi’ni (Yeni Sinema’da) izlerken ruhsal dengemi yitirip sarhoşlamış, evde kızkardeşim kendime gelmeme yardımcı olduğu için bu dünyanın gerçekliğine ve olağan yaşama ancak dönebilmiştim. Charlton Heston’un filminde Newyork Zafer Anıtı’nın yıkık ve terk edilmiş hali yaşadığımız dünyanın somut değil soyut olabileceğine ilişkin ilk dürtüleri uyandırmıştı bende, o günden sonra yaşama tutkum biçim değiştirdi, daha görece alışkanlıklara sahip oldum, varlık, yokluk, din, toplum, insani ve felsefi anlamda gözlenip sorgulanması gereken şeyler haline geldi. Ama başkalarınca asla hissedilmeyen gizli uyumsuzluğumun cezasını çok çektim diyebilirim, bunu da ötekiler gibi yalnızca ben bilirim.

Konuyu değiştirmeden, Işık Sineması’na geleyim, bu sinema Cem Sineması’na bağlı bir tarikat, onun bir dergahı gibiydi, yani aynı türün değişik versiyonları oynardı burada, biraz daha özel ve belki türünün alt örnekleri gibi. Tugay Toksöz, Tanju Korel veya yardımcı aktör olup da tek bir filmde başrol denemiş oyuncuların filmleri oynardı bu sinemada;Yedi Dağın Aslanı (beğenmiştim), Çakırcalı Efe, yeni parlayan Kartal Tibet ya da ‘Sarı Jön’e uyum sağlayamayan izleyicinin üzerinde denenmekte olan antistarların filmi oynardı. Bende bu ayrıksı ortamı sevemedim, bilet kesen adamı bile  hoşgörüsüz, aksi biriymiş gibi düşünürdüm, sevmek ya da bir şeye uzak kalmak zincirleme etkilere yol açar bilirsiniz.

 

Şimdi düşünüyorum da Işık Sineması yalnız ve sevgiye gereksinir bir yermiş gibi geliyor bana, ama ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz... Bir de dikkatimi çeken şu oldu, bu filmler hep kavgalıydı, acaba diyorum toplumun 1970 ve 80’lerde anarşi ve başıboş bir ortamda sürüklenmesi tasarlanmış bir oyun muydu, ama benim aradığım ani evet ve hayırlar değil, gerçekten derinliğine inilmiş sosyopsikolojik yanıtlar.

 

Tüm bu olanları özetledikten sonra benim için ‘Mahşerin Dört Atlısı’na gelelim; unutamadığım ilk film Bir Aşk Yetmez’di, hala unutmuş değilim o kır menekşesini. O zamanlar filmlerin, yönetmenlerin incisi olduğunu bilmediğimiz için yönetmenini hiçbir zaman öğrenemedim. Film yaklaşık otuz yıl öncesinin, ama oyuncularının tümünü adım gibi biliyorum: Terence Stamp, Julie Christie, Alan Bates ve son yıllarda ölümünü duyduğum için,  yine bana o doyumsuz kır kokusunu anımsatan Peter Finch. Bir Aşk Yetmez’in yönetmeni Joseph Losey olabilir mi bilmiyorum. Ama Julie Christie’ye göz koyan ‘köy ağası’  Peter Finch, çoban Bates’in için için kıza aşık oluşu, düşlerdekinden yakışıklı  subay Terence Stamp’ı  seven Julie’nin aşkının karşılıksız kalıp, umarsızca içine kapanışı,  beni canevimden vurmuştu.

 

Roller değişse de, bende Gönül’ü seviyor, evlerinin önünden geçerken aynı Julie’ nin duyduğu heyecan gibi Gönül’ü görürüm düşüncesiyle kalbim nicesine çarpıyordu. İnsanın aşkını gölgeleyen her zaman güçlü ve duygusuz bir şeylerin varlığını o film bana öğretmişti, bunu duyumsayabiliyordum. Bir Aşk Yetmez pastoral bir senfoni, sarsıcı, dramatik bir filmdi, çocukluk aşkımdı o benim. Filmdeki gibi bende, hiç bir zaman  o aşkı yaşayamadım, hiç bir zaman sevdiğime kavuşamadım. Yıllarca demir köprünün ilerisinde, susa yolunun ötesinde, iki servi ağacının dibinde beni bekleyen hayali gözledim. Yıllar boyu yanıp içime gömdüm sevdamı, hala düşlerime girer, o sevdanın, arı duyguların özlemini ve geçen yıllarımı yitik bir hayal dünyası gibi anar dururum. Biliyorum, ömrüm ilk aşkıma döktüğüm gözyaşlarının, dizginsiz kederiyle geçecek, ilk ve son aşkımın arı hayaliyle avunup, bu dünyayı terk edecek, yeşil bir daldaki, düşlerden güzel altın elmaya, tam ulaşacakken hep uyanacak, onun yokluğuyla kalbimin bir yanı hep kırık, zaman beni tüketecek, silinip gideceğim...

 

Özdekçi bir hırsızın çalıp, ökçesiyle bir elmas gibi paralayacağı yaşamımda, beni etkileyen diğer film Carlos Saura’nın Av’ı olmuştur 1987 yılında izlediğimi sanıyorum, tam 32 yaşında Bir Aşk Yetmez’den belki de 20 yıl sonra, Av filmi bana, değil aşkın, yaşamın bile olanaksızlığını bir gölge solgunluğuyla anımsattığı için çok etkilenmişimdir. Av’da dört arkadaş,  ıssız bir dağda, öğle güneşinin vızıltısında ava çıkarlar, dağın çoraklığı ve sıcak, ölüm duygusu veriyordur insana... Arkadaşlık dediğimiz şey; iç dünyalardaki önlenemez, gizil düşmansılığın, dışa vurumsuz, sarsak temeli üzerinde duruyordur. Aslında dostluk dediğimiz şey bastırılmış bir öç alma duygusudur ve insanın iç güdüsü şiddetten başka bir şey barındırmıyordur ve sanki yaşam, görünmeyen ürkütücü bir periyodun, uyumlu bir gösterisi gibi algılanmaktadır, gerçek sonunda ortaya çıkar, herkes birbirini en vahşi biçimde yok eder, öğrenilmesi gereken tek gerçekte budur. Diğer her şey sonu şiddete varacak bir dizilimin, gizemli bir izdüşümü, bir yol verişidir, o kadar.

                                                                                            

Bir zamanlar kızıl  tanrılar vadisi varmış... Allah’ın kızı meleklerin yazdığına göre, sevdiğim üçüncü filmde Tarkovski’nin Stalker’(İz Süren)idir, İki saati aşkın süren bu filmi şimdiye dek dört kez izledimse de, içinde bulunduğum atmosfer gereği, ne yazık ki tam olarak algılayabilmiş değilim. Ama ne gam, la minör sonatı bir kez duymaya görün, Stalker’de bir tür Av’dır. Orada da insanın umarsız yalnızlığı, evrensel şiddetin varlığı içten içe sezilir. İnsan bir bilgedir ama sonuçta  teknoloji ve ulaşılan her serim, korkunç bir parçalanış ve yok oluşun panoramik görüntüsünden başka bir şey değildir. Yalnızlık ve evrensel şiddetin bir ucundan her zaman görkünç biçimde tutuyor oluş, hep bir bitiş, yok oluş çağrısıdır. İnsanın uzaysıl yalnızlığı, uçsuz bucaksız bir yok oluş duygusu ve bir o kadar kapalı ve karanlık bir kozmolojinin kümesinde yaşıyormuşuz sanısı Stalker’in ana temasıdır. İnsanoğlu, nereden geldiği belirsiz, nereye gittiğini bilmeyen kozmirajik bir yolcudur o kadar.  Ama durun, Stalker için sözü uzatmak güç ister...

 

Son film ise Fellini’nin Satyricon’udur. Bu film geçmiş çağların ve mitolojinin çağımız insanı tarafından ne denli ustaca ve düşlerden de düşsel biçimde dile getirilebileceğinin çok iyi bir kanıtıdır. İnsan bir filmde, bu denli eski çağları yaşayabilir, bir film bu denli geçmişin bir yaprağına dönüşebilir. Aslında sanılandan daha zor olan şey geleceği değil geçmişi düşleyebilmektir. Gelecek size sonsuz alternatifler sunar, her yaptığınız insan anlağının serbest dolayımından ötürü, uygun bir betime dönüşebilir. Ne kadar insan varsa o kadar gelecek vardır. Ya geçmiş; öyle midir? Bir yandan geçmişe ilişkin elemanter öğeler vardır elde, bir yandan da ortak düşlerimiz. Sözün özü  Satyricon’da geçmişe bu denli görkemli, bu denli uyumlu, bu denli masalca bakabilmenin, insanın düşüne  ve sonsuzluğuna bir örnek olarak algılanması dileğinden sonra, denilebilecek olan Napoli’yi değil,  Satyricon’u görmeden ölmedir! Ama görüşler farklı ve ayrı ayrı dünyalara bölünmüştür gezegen o başka!..

 

II

Dikdörtgenler prizmasının önyüzünden bakıyorum Aias söylenine, beygiri kunnayan trampacı Osman’ın yüzü gibi dünya, çirişli ve faylara bölünmüş. Diyor ki o dibek başında ‘Taş olarak öldüm, bitki oldum, bitki olarak öldüm hayvan oldum, hayvan olarak öldüm, insan oldum. Hiç kötüye dönüşüp alçaldığım görüldü mü, bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, düşlerin meleği olacağım, ama yolum bitmeyecek. Tanrıdan başka her şey kaybolacak. Hiç kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım. Yıldızların üstünde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım’. Gül parmaklı şafak dağlara değdiğinde, kaburgaları ışıyan Troya atları gibiyim...  Ovada çekirge tulfuklarını topraktan söküp atarken bulgu ve algı sınırlarının dışına çıkmış gibi söylemişti bunları.

Sonra yine dedi ki, firavun Psambetik bir gün tanrının, samed,  kimseye muhtaç olmayan ama herkesin ona muhtaç olduğu bir varlık olabileceğini düşlemiş, ilerde meleklerin, Hz Adem’in,  kıblenin ve halik olan Allah’ın göründüğünü anlamış. Su perileri ve orman cüceleriyle beraber avlandığı bir sırada, pelvise sevdalanmanın incecik yolları ve Ermeni mutfağına ilişkin demir bir kitap bulmuş, demir kitabı açtığında, iki zarif kelebek uçmuş yaprakların arasından, kelebekler ormanda ıhlamur ağaçlarının en tepesine ulaştığında, korkunç birer ejderhaya dönüşmüşler, ejderha ön ayaklarıyla, Apollon’un kalkanı gibi bir kalkan tutuyor, ağzında alevden kılıçlarla orman cinlerine saldırıyormuş. Firavun ateş püsküren tunç ayaklı boğayı boyunduruğa koşup, ejderhaları yenmiş ve dişlerini bir tarlaya ekerek, dişlerden dev adamların olduğunu görmüş, onlarla da savaşmış ve yenmiş. Kharitlerden üçü bütün bu olup bitenlere tanıkmış, güvercin ayının yirmibirinci günü, defne bayramında her şeyi anlatmışlar, kimseler inanmamış, yalnızca Kınalılardan İbrahim ve Araplardan Hayriye, düğün ve ölüm zamanlarında kayalıklarda ki kyklopların bile insana dönüştüğünü söyleyerek her şeyin olabileceğini söylemişler.

 

Zaten Araplardan Hayriye’yi, Frig prensesi kılığında megaradan çıkarken görmüşlermiş site halkı, onun için hak vermişler Hayriye’ye, çoban Paris gibi mutlu -atlet gibi çevikçe- erkekleri tutsak eden yüreği tez nymphalar gibide, ipince olup, kutsal korulukta  avlanırken yakaladığı erkekleri  -tepegöz gibi bağlayıp- bikrlerini bozarmış o.

Yapraklara yürüyen su bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Bir bahar ayininin dişil mayısı, soğuk bir kasım gecesi evin, Astrid halanızın ölüsü sayesinde ısındığını bir düşünün. Her tan vaktinde Hayriye’nin lagünün sisleri arasında kuşlarla koşuşup uçuştuğunu biliyorsunuz. Su sinekleri ve yeşil kaplumbağalar eşlik ederdi onlara ve kaplumbağalar ile minicik sinekler parkuru şaşırıp çarp! diye çarpışırlardı. Yüz bin kalp atımı yaşayan sinekler ölür, yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalar sağ kalırdı. Kınalı İbrahim olayı duyunca, yanına aslında bir malta haçı olan İskariyotlu Yahuda’yı alıp Hayriye’yi aramaya çıkardı.

 

Mecdelli Meryem, uzaktan akraba olduğu Hayriye’ye yardım duygularını esirgemez, İbrahim‘e yol gösterirdi. İbrahim, Yahuda’ya Hayriye’yi aradıkları böğürtlenli suların, taşların üzerinde şırıldadığı yollarda, modern çağ, mitoloji, engizisyon, maden devri, gelecek ve uzaya ilişkin meseller anlatır, yanlarından üvendiresiyle öküzlerini güden bir çiftçi geçerdi. Maria Magdelena’nın infaz edileceği gün, İbrahim, Hayriye’yi ne kadar aradıysa da bulamadı. Paris’te o yapının önündeki Greve Alanı o gün çok kalabalıktı, öyle çok insan gelmişti ki infazı izlemeye, tiyatrolar izleyicisiz kaldı ve Fransız tarihinin yapraklarından birinin, başı gövdesinden ayrıldı.

Sularla sevişme vaktinde Hayriye kendiliğinden köye dönüp geldiğinde, o kadında; Marilyn Monroe dudakları ve Caligula’nın gözleri var diyerek infazı ilençleyenlere katılmadığını belli etti. Oysa Maria’nın kabrine gelen Münkir ve Nekir melekleri ‘Jesse James’ide vurmuştuk’ diyerek infazın dünyevi değil uhrevi olduğunu, yazgının değişmeyeceğini Magdelena’nın kulağına üfleyerek anlatmaya çalışmışlardı. Hayriye bunu duymuştu ama, yalan böyle şeyler: Beethoven caddesindeki ölü güvercin desem de la Cerna’yı öldüren tetiğin hareketini durdurabilir miyim, bir sap buğday tesellisi bunlar dedi. Örnek mi: Bir gün her şeyi yok edecektir ama o yine bakidir. Ne demek bu, aya tapan Sabiilerin dediği Haniflerden Kuş b. Saide’nin Ukka panayırında Arap halkına söylediği ‘risaledeki’ gibi, Perikles perilidir mi diyeceğiz. Klonlama yöntemi ile koyunlar kopyalandı, erkeklere gerek kalmadan türlerin varlığını sürdürebilmenin yolu açıldı, mikroçiplerle beyin birleştirildi, biyonik insana, biyorobota ilk adım atıldı, bir maymunun (thesusun) kafası diğer bir maymuna nakledildi, başsız hayvanlar üretildi ve insan için yedek parça deposu olarak kullanılmak üzere bazı canlıların üretilebileceği (günahkar bir bedende birleşen dindar bir kafa) anlaşıldı...  Ama cennete mi cehenneme mi gidecek bu yeni beden, kimin ruhu kimin bedenine egemen olacaktı, belli mi!..

 

İnsan ruhu dediğimiz aslında beynin fiziksel fonksiyonlarından başka bir şey değil ki. Bir kadının bedeniyle,  bir erkeğin kafası birleşince olabilecekleri anlayabiliyor muyum derken İbrahim, ‘İnsanların tanrıya inancını belirleyen bir nokta varmış beyinlerinde T noktası deniyormuş buna dedi’. Hayriye konuyu değiştirdiğini anlayıp, gencecik ama yinede varisli bacağındaki kanı emen sülüğü eli ile çekip kopararak, kamışları sallaya sallaya geçen akarsuyun içine fırlattı. Sülük aniden değişen konumuyla buz gibi suyun içinde açılıp büzüldü ve epeyi bir şaşkınlık geçirdikten sonra akar suya ayak uydurup parıldayan taşların arasından,  süzüle kıvrana yaşamının yeni yolculuğuna başladı.

Hayriye, sülüğün kutsal sıvının içinde, kemankeşlik yapan bir sipahinin bedenine girebileceğini, guy-çevganın hünernamesinde, Kantemiroğlu edvarına karşı savaşan bir kılıcın moleküllerinden sayılarak, Moldovya boyarları arasında yer alıp, bilisizliği  bilgisinden ileri gelen bir adamla, Ulah beyleri arasında yer alan bir tartışmada yere düşebileceğini, tüvid, flanel, kanvas ile koton ve yünlüler arasında polarize olarak, Boğdan voyvodasının, Dacia (Romanya) dan  gelen ve zengüle peşrevi ile karşılanmasında yer alan atların kuyruk sokumundan girebileceğini söyleyip, görünmez ve bilinmez gücü karşısında sülükte bir tanrıdır aslında dedi. En son 2121 Temmuzundaki Huş geçidi barışından sonra Meksamerika diye bir ülkenin varolacağı gün, şifa niyetine şişe içinde, esir pazarında da sülük satılacak diye bir de kahkaha atmıştı ki İbrahim ;

 

‘Kim senin yaranı çiğnemedi ki söyle? / Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle? /

Yaptığın  kötülüğü,  kötülükle ödetirsen sen,  /  Sen ile ben arasında ne fark kalır ki söyle?’

diyerek kederli kederli güldü. Güldüğünü  gördüm. Sonra Hayriye, Kerguelen’de ayağına halka taktığım albatrosu Şili’de bulduk. Onsekizbin kilometre uçmuştu, birde cismaninin ruhanisi var, artık aynı bedendeki albatros, onsekizbin kilometre sonraki albatros mu sayılır. İnsan bile her saniye başka biridir. Ve ama biz, birimiz; tüm insanlarız, insanlığız. Ben tüm insanlığım, tüm insanlıkta ben dedi.  İbrahim, albatros gibi deniz kırlangıçlarının da göç ettiğini, göç etmezse masallara göre ya aya gideceğini, ya başka bir hayvana dönüşeceğini, ya da göllerin dibindeki peri kızlarından olacağını söyledi. Hayriye ortalığı biraz daha kışkırtarak varlık sorulabilen şey dedi.

 

Ve İbrahim‘e dönerek garip bir öyküde, bir hükümdarın İbrahim adında sihirbazı olduğundan söz ederek, işte onun avucunun içine mürekkep dökerek oluşturduğu aynada, tüm alemi görebildiğinden, geceleri hükümdarın; giderek savaşların, cellatların ve kanlı infazların tiryakisi olduğundan söz edip, bir gün yüzü peçeli bir caninin başını, baltayla uçuracak olan bir celladı izlerken, hükümdarın İbrahim’den peçeyi açmasını istediğini, İbrahim’inde, tanrının  hikmetine karışılmaz, kefaretini taşıyamam diyerek buna karşı çıktığını ve hükümdarın olacakların vebalini kendisinin taşıyacağına dair ant verdikten sonra; peçe açıldıkta caninin, ol hükümdarın ta kendisi olduğunu gördüğünü ve celladın baltası iner inmez, sapsarı, cansız başının, İbrahim’in yanıbaşına düştüğünü söyleyerek... Ve işte hükümdar sordu ve o kendisi olduğunu anladıkta, bir varlık olarak sorunun yanıtını aldı dedi ve erinçle gülümsedi...

 

İbrahim, Gentile Bellini diye bir ressamın bir doğu hükümdarıyla, bir tabloda kanın akış biçimini tartışırken, hükümdarın hiddetle bostancı başını çağırarak, hemen oracıkta başını vurdurup, işte kan böyle akar dediğine tanık olduğunu, ressamında hemen ertesi günü korkudan tasını tarağını toplayarak Venedik’e döndüğünü belirtip, varlık yok olabilen şeydir dedi. Ve ‘Bütün ırmaklar denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, öyleyse herhangi bir denizde suya giren kişi; Ganj’da  yıkanmış sayılır dedi’. 

Hayriye ise mürekkep aynasında, Avrupa ve ordular, Vandallar ve Vizigotlar, Alarik ve baltalar, rahleler ve figürler, freskler ve suretler, geceler ve usa sığmaz şeyler var dedi... Ay ve gece, ütopya ve tambur, okyanus ve Merkür gibi.

 

İbrahim, yalnızca sesine aşık olduğu bir kızı görmeden, yıllarca onun aşkıyla avunan bir ademoğlunun varlığından söz ederek, Ecnadin muharebesinde de Heraklius’un hiç görmediği bir haç için savaşarak, binlerce insanın  ölümüne neden olduğunu söyleyip, suya düşenin yalnızca düşlerin olması gerektiğini belirtti ve ‘bir haç düşüyordu suya’ diyerek, bakın birden anımsadığım bir şey var anlatıyorum dedi: ‘İlkel komünal toplum çağında, klanların, ataerkil yada anaerkil öbekler halinde yaşadıkları zamanda, baskıyı sistemli olarak uygulamak için kara bir cihaz, devlet adı verilmiş demir bir aygıt yoktu. Elbette bazı uygulayımlar, önderin benyönetimi, onun özgeliğine ve erkine duyulan saygı vardı, ama özel olarak salt öteki insanları yönetmekle ilgili ve bunun içinde sürekli olarak donanımlı bir gücü buyruğu altında bulunduran insanlar yoktu. İnsanlar yoktu...

Demek ki devlet eşittir insan demek kökte. Ve devlet yok edici ise eğer, bilin ki sizi yok etmek isteyen insanlar var karşınızda! Ama kitleler, özellikle yoksullar onu o derece soyut, bir öteki anlamıyla tüzel yüklemlerle var sayıyorlar ki, ömürlerimiz geçiyor uyanmıyorlar, uyanmıyoruz. Tanrı da karışmıyor buna, hiç bir şey demiyor, çünkü devlet baskısını, kıyıcılığını bir Leviathan gibi karabasan oluşunu, çoğunlukla tanrısal bir erkle süslüyor, öyle sunuyor!.. Tanrı bu oyuna alet oluyor... Ve ama hiç sesini çıkarmıyor! Tanrı yoksulları sevmiyor!.. Yoksulların tanrısı yok! Çünkü tanrı sınıflı toplumların ürünü! Sınıflı toplumlar var oldukça tanrıda var olacak! Sınıflı toplumlar var oldukça yoksullar ezilecek! Yoksulların kurtuluşu tanrının yokluğuna bağlı giderek’ diye bitirdi.

Hayriye, ama o Melik’dir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır, Mütekebbirdir, Halikdir, Baridir, Musavvirdir, Esma’ül Hüsna’dır, Hakimdir dedi. İbrahim ise sütunlara oturmaktan sıkıldığını belli eder gibi veya yakuti bir zamanda akan bir girdabın fısıltısı gibiydi.

 

İşçi arılarla dolu bir kovana girip çıkıyorum, girip çıkıyorum, kılavuz bir gün soluk benizli kuzeylilere, kuzeylilere, saraydaki yakut kabzalı bir kılıcı överken, överken, bakmak ile görmek arasındaki ayrımı kavrıyor, kavrıyor ve arkadaki duvarda fışkıran kanı görüyor, görüyor, o günden sonra bir kılıcı anlatırken, anlatırken, onu tutan elide, elide, kesilen gırtlağı da, gırtlağı da anlatmaya başlıyor.

Rus prensi (knez) İgor tüylerle dolu papağıyla yanımdayken, Toledo çeliğinden kılıçlarımızla önümüze geleni ekip biçiyorduk der. Hayriye: Varlık işte ancak böylelikle insanda zaman ve özgürlük olarak kendi alınyazısını belirler ve insanoğlu ‘hiçliğin vekili’ sıfatıyla ‘varlığın çobanı’ olur. Tüysü ve içrek algı. Öyle ki tanrı yok diyorum, anında bir dogmaya dönüşüyor. İşte bir soyutlama!..  Korsan gemisi Akdeniz’in dibine gittiğinde, o artık Romalı bir savaş gemisinin malıydı. Romalı kaptan Suriyeli bir kervancıya kumar borcunu onunla ödedi. Suriyeli kervancı üç deve parasına onu Sudanlı bir esirciye sattı. Sudanlı esirci onu asla satmak istemiyordu, aşırı sarhoş olduğu bir gecede kaçarak, aşk tanrıçası Afrodit’in tapınağına sığındı. Yaşlı ve bilge bir baş rahibe onun öyküsünü dinledi ve onun kişiliğinde, tanrı katında  düzenlenmiş bir tansık ile karşılaştığına inandı. ‘Sudan öcünü alan küfler, zamanı yemekte olan küller ve granit pençesi göklerde yüzen küpler gibidir’ diyerek, şimdi bu ne anlatmak ister dedi.

 

İbrahim; bilinmez çocukların ölüm çığlıklarını yüreğine kaydeden katiller, katil Myra’nın binlerce çocuğun elinden oluşan portresi, kasap dükkanını aratmayan parçalanmış inekler, ağızdan, kulaktan cinsel organlar fışkıran ikizler, dev boyutlarda sergilenen kurşun yarası, tüm insanlığın öyküsünü içeren çadırlar, ağızdan anüse dek iç organlarda yapılan videotik yolculuk, sebze meyvelerle cinsel organlara göndermede bulunan erotik enstalasyonlar, Quinn’in içini kendi kanıyla doldurduğu büst, inek leşi ve canlı karasineklerin yarattığı yaşam-ölüm zıtlığı, Mueck’in gerçek boyutlarını küçülterek yarattığı silikon ölü baba, çifte ırmakların çizdiği yaylar, funda yapraklarıyla kaburgalarını kırbaçlayanlar. Adanın toprağından çıkardığımız kadın yontusu, kızışmış çiftleşme mevsimleriyle, yavan tövbe törenleri, kör ayna, dağ tepelerindeki sunaklarda bilenen taş, balta, metal yağmurlar, kralın gözdesi Sadalmelek, muska, dişi keçi, Galiçya, Markap yıldızı, Kevser denizi, Haris yıldızı, sulafat, Şehak gökparı, Samanyolu-Hacılar yolu, Mirfak (dirsek yıldızı), atın omuzu, Kaf, Segin parıldağı, Şeytan-Algol beşgeni, Erboğa, Pompa, Mizan (terazi) yıldızı. Pluton yani Hades...

Hayriye: Çiçero Roma’sının önemli ziyafetlerinde tavus kuşu yendiğini, İsa’dan altmışyedi yıl önce, tavus kuşu yetiştiren bir Romalının bazı bilginlerden fazla para kazandığını, Kelatakan dağını çevreleyen yağmur ormanlarını, meleklerin kanat çırparak döndürdüğü dünyayı, yıldızlararası kıskançlık olaylarını, kelebek dişli kadını... X. Yüzyılın İranlı başveziri Abdül Kasım İsmail kitap koleksiyonunu öyle severmiş ki, geziye çıktığı zaman tam yüzonyedibin cilt kitabını dörtyüz develik kervanla ardından taşıtırmış, hatta bu develere alfabetik sırayla yürümede öğretilmiş, böylelikle aklına esen kitabı bulması da kolay olurmuş. Mısır kralı III. Ptoleme, İskenderiye limanına yanaşan her gemide bulunan kitapların bir kopyasının da kütüphaneye verilmesini zorunlu kılıyormuş. Kopya, elyazma oluyormuş. Allah, İsa kılığında otuzüç yıl yaşamış. Kumpas kuzeytacının olduğu yerde, evet, Tukan yıldızı da var, tenor uykusu da, Adıge dili lehçeleri ise, Natuhac, Sapsığ, Hak’uc, Bjeduğ, Hatıkuay, Kemguy, Yecerakoy, Mamhığ, Mehoş. Doğu Adıge lehçeleri ise, Kaberdey, Mozdok Kaberdey, Kuban Kaberdey ve Besleney’dir. Kontes du Barry, Brissac dükü ile yaşadı. Fransız devrimi sırasında dükün başı kesilerek kontesin penceresinden içeri fırlatılmıştı, bir süre sonra kontes de yakalanıp idam edilmişti.

Hayriye ve İbrahim aynı anda dedi ki: Dünyada gerçekleşen ölümden başka ne var. Uzaktan uzağa, eflatuni, aşık olurlar, İsa’nın dikenli tacıyla süslü arsalar alırlar, kesinlemeden uzak yüklemlerle felsefe yapıyoruz sanırlar. Görüyorsunuz işte; Ilion köknarları ve Lübnan sedirlerinin arasında, elimde Venüs çiçeğini koklayarak dolaşırken Haberci Merkür geldi ve canımın (ruhumun) alındığını bildirdi. Enoch’un kitabı gibi, hangi geyiğin dili bu suya değdi. Vikingler parayı sayarken öyle dalgın olurlarmış ki, düşmanın kılıcı tam parayı sayarken vururmuş Viking’i. Ben düşüncenin kendisiyim, bir örümcek başka bir örümceğin ağına yakalanabilir mi, Cem diyor ki; ikinci üçüncüyü geçerse ne olur. Sayılar sonsuzda birleşir her şey gibi, uzamdır zaman...

Çocuk, suskunluğu bozarak, hipermetrop uzağı, miyop yakını görmezmiş, peki yaşamda birini yeğlemek zorunda kalırsak, hangisini yeğlemeli dedi, adam, yakını göremeyen uzağı hiç göremez, hipermetrop yeğdir diyerek güldü. Çok saçma dedi çocuk. Adam, boş ver, yazın dediğimiz şey ‘Acente’ tutkusundan başka bir şey değil, hoş görmeliyiz diye yanıtladı...

...

Durgun kasabada, kız elindeki kitabı bırakıp pencereden dışarı bakmaya başladı, bir adam at üzerinde geçiyor, at kuyruğunu sallayarak sıcak öğlede sineklerin zulmünden korunmaya çalışıyordu. Kızın yüzü ergenlik sivilceleriyle doluydu. Bir tepside çayla odaya giren arkadaşı, ‘Camdan Kalbi’ izledin mi dedi. O da ‘cenaze arabasıyla pikniğe giden kız kurularına’ taş çıkartırcasına, evet ama beğenmedim dedi, ötekisi okuduğun meretten iyidir deyince, tamda şu  tümcelerden gözünü ayıran kız; sende  mi dedi!.. Çıkarken  güldü öteki: Oda öykümü be! Erik kurusu desen daha iyi!..

(Kızmamak gerek, belki izlediği filmler bu hale getirmiştir onu! Beyaz perdenin suyundan içenler, yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış).

 

 

 *

 

 

GECENİN PARODİSİ


                                        

Nice kuşaklar gelip geçti. / Ve geçen zaman karanlığı kurguladı. / Ve körlük ele geçirdi toprakları. / Kırmızı balçığa bulanmış çıplak ayaklar / Ve aç kurtların uluması… / Hiç bir zaman bilemeyeceğiz, / Kimlerdi onlar, / Düzen veren dünyamıza ? / Hangi tanrılar, / Gölgelerin gücü adına… / Gün doğumu yaklaşırken, / Hiç bir zaman bilemeyeceğiz, / Nasıl verildi bu yargılar / Işıltılı zamanlara... / Ve sonrasında / Yıldızlar, karanlıklar, gökadalar / Söylenceyi yarattılar…  / Yazgılarını yaşama dönüştüren, / Alışılmış günahların, / Altın buzağıların, / Kurbanlarına yas tutan, / İbrahimî ceylanların... / Nice kervanlar, çölden yurtlar edindiler / Nice bilgeler Zenon’un paradoksunu… / O her şeyini hegzameterden aldı / Ve Cebrail’in şiddetinden / Golgotha ruhun kartal yuvasında gördü onu / Şimdi salt onları izlemekteyiz / Görkem dolu, sonsuz yazgılarımızı / Ve Lazarus karşısında titriyordu onun / Ve taşa dönüşüyordu Gorgonlar...  / Ve zaman  yükümlülükler doğururken, / Tutsağı olduğumuz Kabil ve kabileler... / Ve işte onun, var olduğunu / Ve doğurduğunu, hiç  kimse bilmiyor. / Tüm varlıklar, şu denizler ve yıldızlar. / Ve   orada, / Sürgit bir ölümsüzlüğü arıyordu onlar!...

                                                       &


 

 

Perizat Hanım Akasya’dan İstanbul Annem’e

 

‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip, kendimin ve başkasının / Zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.’

İyi bir şiirin etkisi de bir o kadar iyi olur. Sanırım şiir anladığımız şeyleri anlamayı sürdürdüğümüz gibi anladığımızda…

‘Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi / uzaktan seyretmeseydik ruhunu birbirimizin. / Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden / belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize…’ Güzel bir şiirin etkisi de bir o kadar güzel olur. Peki iyi ve güzel arasında bir ayrım var mıdır, alegoriyi sürdürecek olursak vardır, birinci şiir bir ki Borges’in bildik yaklaşımlarından, derin, sarsıcı, insanı yargılayan ve felsefi mottolara varabilecek kunt bir metin ama bizi düşüncelere sürükleyebilecekse de, duygulandırmıyor gerçekte amacı da o değil sanırım, pragmatist bir metin, ruhsal gelişime yönelik bir sarsıcı motto bu, yararcılık tinsel anlamda söz konusu yani, deyimin çıkarcılıkla bağı olmadan düşünmeliyiz yoksa bir yanılsamaya düşebiliriz. Nazım’ın rubaisi ise  hiçbir zaman unutamadığım bir inleyiş, aşkı bu denli zamana ve onun sonsuz kuytularında sürüp giden bir yakınmanın, yüceltilmiş duygularla anlatılan biçimi belki dünyada yoktur, kısa, lirik, yürekleri titreten ve aşkın sadakat ve zamanın çare olamadığı bir gönül yarasına dönüştüğünü imleyen sessiz ve içli bir haykırış… Şiir insan ruhunu dinlendirir, varlığımızı yüceltir ve yüreklerimiz onun kutsal titreşimleriyle dolar. Şairler seçilmiş insanlardır demek, göksel bir yaklaşım olur ve retoriktir, mitomanik -mitsel- söylem, gerçek şudur, şiire ya da düşünceye -Yunus bir düşünürdür şiirden önce-  kendini adayan bir insan eni sonu, bir derinliğin ve enginliğin tutsaklığından seslenebilecektir bize, yalvaç olacaktır yani, varlık yokluk üzerine derin vargı ve yargılara boğulan insan… Bütün filozoflar şairdir, bütün şairler bir anlamda filozoftur, bütün yalvaçlarda hemen her ikisidir. Abartı değildir bu, abartı bizim anlaklarımızdaki hayret ve huşunun dışa vurumudur, yaşamsal olup bittiler, hoş karşılamak gerekir…

 

Konumuza gelir isek; (‘Ve göklerden doğru buran yeli esiyordu!.. Ve baktı. Ve tuz gibi ak oldu. Ve eğer seni unutursam Yerusalem, sağ elim hünerini unutsun dedi.’) Kutsal metinlerde adlandırma o denli önemlidir ki, bir var oluş nedenidir. Tanrı yaratırken önce nesnelerin adını koyar -doğacak çocuğun adı bellidir!-, ad verir, ad verilmezden önce hiçbir şey yoktur ve adlandırıldığı için şeyler var olur ve bir biçime kavuşur. Deniz önce adını alır, kaya adlandırıldığında denizden farklı olur, madde nitelemesinin dışına çıkar, bir kaos kozmosa dönüşür, düzene kavuşur varlık. Biçimsellik kazanır. Tanrı her şeyi adlandırır önce ve sonra ‘ol dedim ve oldu’ der. Adı olmayan şey olmazlığın eşiğini geçemez…

Bir zamanlar Perizat Hanım Akasya adında bir kitap görmüş ve sorgusuz sualsiz edinmiştim, çünkü adı yukarıdaki açın gibi, içimdeki pek çok şeyin uyanmasına yol açmış, adını belki de unuttuğum bin bir türlü anının canlanmasına neden olmuş ve bu adla (anılar, geçmiş) tinselde -düşsel- olsa bir bedene bürünüp, simgesel bir görünüme kavuşmuşlardı. Halaların, teyzelerin evlerine gidildiği, pencerelerden pencereye dertleşildiği, asmaların, sarmaşıkların, akasyaların gizlediği bahçelerde çayların, ıhlamurların içildiği, ikindi güneşinin sızdığı sofalarda yarı çığlık ve sevinçlerin süslediği söyleşilerin yükseldiği özlemin eski tadını anımsatan bir dünya demekti. Şimdi göz pınarlarının bile anımsamakta güçlük çektiği, solgun bir geçmiş. Perizat Hanım Akasya tek dizeye sığdırılmış, bir büyük şiirdi kısacası…

Sonraları, kapak resimleri ve baskı biçimlerine bakarak da kitap alınır oldu, Bosch’un düş kıran resimleri, Avni Lifij’in tütünün günahını yücelten  portreleri, sultan Abdülmecid’in masum şehzadeleri ya da Dürer gravürlerinin süslediği, gönül çelen kapaklar, Sahaf’ın Keçisi namlı kuytuluklarda karşımıza çıkar, şaşırtıcı bir düş gibi koynumuza sokulur ve gerçekte ayrımında bile olmadan bizim olurlardı da, belki de biz değerini bilemezdik. Öyle ki bir kitap adı bile, bir düşün ve sanat yapıtına dönüşebilirdi artık; Roma, quo vadis Roma, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın, Noli Me Tangere -önerilen bir kitap adı!- ya da Sabah Yazları gibi bir çok sayfadan daha anlamlı ve güzel şeyler çağrıştırırlardı. Ve işte şimdi de bir kitap var elimde adı; İstanbul Annem, bu ad biraz daha özgecil olsa da, bir çek şey çağrıştırması gene de kaçınılmaz, Perizat Hanım Akasya’nın şairi, Emine ErbaşIn son kitabı bu, son kuşlar der gibi…

 

Kitapları tanıtır ya da eleştirel gözle bakarken, salt övgüleme var, bir analiz yapılmıyor, bilgide verilmiyor gibi serzenişler var. Günümüzde çoğu yazın eri -ermişi- tarihin karanlığına bir çığlık bırakıp gidiyor, karakamunun yazınsal beğenisini büyük ölçüde, -ne yazık ki- çok satarlar ve starlar, yapay Hesparoslar belirliyor, yazın veya sanat gökten yere indi ayrıca, rekabet bir çeşitleme dönüştü ve bu papirüstik yarış bin bir renge büründü artık, belki de sonuçları, kadim bir günah çıkartmaya yarar sanatın, Hegelvari ayaklarının  yere sağlam basması ve yeryüzünün daha sağlıklı bir donanımla kendini, sonsuza dek -söylemesi güç, olanaksız- korumasına yol açabilecektir. Tanrı bilinmelidir ki, insanın varlığını değil, öncelikle dünyanın ayakta kalmasını öngörmek ister doğallıkla… Çünkü dünya bizim ana rahmimizdir, döl yatağı, insan kendisinin bir sonuç olduğunu öğrenmelidir. Başka bir dünya bile bu durumu değiştirmeyecektir. Bu haliyle evren (yaşanabilir aura) ve insan bir paradokstur ne yazık ki… Uyumun gerçekleştiği söylenemez ve umut yalnızca karayargıları önlemeye yarar. Umutsuzlukta bir tür ölümdür!..

Bugün kuramsal bir vargı olarak, çoğu sanatçının bir yazınsal sapmaya, bir ufka yol açması, küme olup bir akım yaratma olasılığı yok denecek denli az, akımlara gerek kalmadı teoremada ve dünyamız çok daha manipüle ve ele geçirilebilir bir varlık düne göre, sanki varlık tam aksine geriye dönüş içinde, ölümsüzlük kısa zamanda kozmikomik bir algıya dönüşecek!.. İnsanlık Don Kişot değil Sancho Panza artık.  Doğallıkla yaşamını yazına adamış, değişik açınlara sahip, bu entelektüel şövalyelerin, toplumsal etkileri olsa bile, denetlenip kontrol edilebileceği için, onları eleştiren olmadığı gibi, yazın dünyasında önemli yazarlardan, değerli yazarlara sıra gelmesi bir kargaşa içinde olası olmadığından veya bu bir sıradanlığa dönüştüğü için yüzeysel yansımalarla yetinildiğinden, artık her şey bir tür vodvil, satirik bir Don Kişotluğa dönüşüyor ve herkes, dünya alem, bir tarikat veya içselleştirilmiş bir inançsal temerküz kampına dönüşüp, dönüştürüldüğünden, hepimiz kendi şapkasının altında uğraşını sürdürmeyi yeğliyor. Yargılar, ön yargılar, ideolojiler-doktrinler ve tüm öne sürmeler parçalanmış gerçekliğe dönüştüler bugün, bütünlükte ise cehennemi yaşam sürüyor! Karamsarlık bir saltanata dönüşmese de!.. Dönüşmesinde ama şimdi ve geleceğimiz bu!.. 1984, ‘Büyük Birader’ -çoktan- geçmişin bir masalıdır artık. Dünya ve yaşamımız giderek otoriterleşiyor ve darbe toplumudur artık bütün dünya, darbelerin görünmez hayaletlere dönüştüğünü de bilmeliyiz. Belki de hep öyleydi de, virtüözitesi değişikti. Düşünceler bile rentüistik bugünün dünyasında…

Bu durumda öncelikle, yazarı (sanatı) yaratan koşulları ve koşulların yarattığı yazarı eleştirmek gerekir ama durum bu ‘çağ yangınında’ iki yüzlü Judaslar yaratabileceğinden ya da kişiyi bir tür Don Kişotluğa sürükleyeceğinden yineleyelim ki herkes ‘kendi şapkasının altında mutlu’. Mutluluk günahların en büyüğü -sanal bir müsekkin!- sorumluluk ve insani olabilmektir -insani değerlerdir- yaşamın özü.

 

Görüngü bu iken de, şiirimizin kaynağı Gazali’ye dayanıyor, roman gerçekte narodnik bir söylem içeriyor, bu paragraf nihilist bir söyleme tanıklık ediyor gibi şeyleri üstelemenin, yazın dünyasında egemen olan ‘yapay yazına’ olgudan, eylemden veya oluntudan sonra teorinin bir  söyleme ve etki alanına dönüştürülmesi ne karşı, hiçbir karşı çıkma veya direnç göstermediği, nitelikli, verim dolu bir haz, ve hızı doğuracak bir çatışmaya yol açmadığı ve değişkelerin artık sonsuz ölümünü beklediği için,  okur sözü edilen türden bir irdelemeyi, alışık olduğu yakıştırmalar, yinelemeye dönüşmüş anıştırmalar gibi algılar hale gelmiş ve yazın sanatçılarını, ötekine karşı berikine yaslanan am kuru gürültü bile çıkarmayan klikler, ehli gruplaşmalar olarak değerlendirir olmuştur. Günümüzde, yazının ve sanatın deri değiştirmesi değil, kökten değişmesi gerekir. Anlayışında sıfırlanıp, yeni algı kapılarının doğması gerekmektedir. Deyim yerindeyse sanat gericiliğe ve yinelenen bir uykuya dönüşmüş, bir hipnoz nöbetine evrilmiştir. Sanat çağımızdan geriye düşmüştür. Bir hologram, bir sanalite, bir plazmatik görselliğe evrilen yanlarıyla bile, efendisinin bugüne dek hiç olmadığı kadar bir kölesi, deyim yerindeyse ölüm meleğine sevdalı bir tutsağına dönüşmüştür. Bu görüngü, tanrı gökten yere inseydi bile bir şey değişmeyecekti mottosuna benziyor.

Çağın sanılanın aksine köhnemişliğinden ötürü ortaya ne sağlıklı bir eleştirmen çıkabiliyor, ne de sağlıklı bir eleştiri yapılabiliyor, kompartımanlara ayrılan dünyamızda herkes işini en iyi biçimde yapıyor ve Fellini gibi Gemi Gidiyor, ama nereye…  Konumuzu sınırlayacak olursak, iyi bir okur bir yapıtın ruhsal bağlantılarını sezebilir, sonuçta eleştiri, çağın ve yapıtın oluştuğu yerel ortamın, çatışık, köklü bir dönüşümü yapılarak, bir çıkışa doğru sürüklenmenin ya da evrimsel bir yazın anlayışının doğuşunu yararlamayacaksa,  eleştirmen (yazın dünyası) buna önayak olamayacaksa,  durum hiçbir zaman bugünkünden farklı olmayacaktır.

Birde şu var, insanoğlu zaten diyalektik itilim dışında, sanırız bir Don Kişot olmak istemez, güvenle berkitilmiş bir Cervantes olmak ister, dolayısıyla bu akış içinde, gerçek bir eleştiri Atlas’ın sırtına Atlas -dünyayı- yüklemek gibi bir şey olur, işte bu yalnızlığı paylaşanşlar arttıkça düzelecek bir şey büve ironiden çıkansa şu, ‘yapılandırılan oluşum gereği’ çoluk çocuk Harry Potter izlemeye, Simyacı’yı okur okumaz başkasına iletmeye, övgülerle elimize tutuşturulan bir betikten ‘Kabe yeşili’ diye bir s’imge bulup, bir süre daha oayalanmayı sürdürmeye bakacağız sanırım.

 

Gelelim bu ortamın getirdiğine karşın, gene de kendi yatağında ‘Durgun Akan Don’ gibi yıllardır etikasını sürdüren Emine Erbaş’ın şiirine; seviden uzak, çağa sitem dolu imaların yoğunluk kazandığı, hızlı bir ritme sahip (bu tür akış, gerçekte şiirin düşmanıdır), geçmişin özlemlerini, duyusunu yitirmiş bir canın sessiz haykırısına dönüştüren ve bundandır, kendi gizil çığlığıyla yaralanmış, bir parça konsertant, biçemini oluşturmuş ama içerikte arayış dolu, ruhunu sürdüren, belli bir ekinin görüngüsünde, sevicil, ince ruhlu, insancıl bir dünyayı gölgelerin karanlığında yitirmiş ve ve kendi ütopyasına kıvrılarak, umarsız bir dünyada yaşayıp gittiği, yarı metinsel, serbest ölçüde dizeler…

İşte kitaptan, ‘Çalılıklarda’ adlı şiirle bir örnek; ‘Gün ışıdı battı / şiir ki annem / kara yapıncak bakışlı / söz verip de gelmeyen / Ben annemi hiç beklemedim ki / Pırıltılı bir renk dizgesi sunan /  bir uzun gözyaşı sildi gagasından /  Yandığın yerden yanıyorum senin için /  neden / ağzı parçalanmış zambak bin boğumlu firuze / sen, olağandışı soykırım burgaç / sen, zalim gece ipek- ten / Kızıl korlar döşedi yollarıma / ölüm hardal rengi kil / toplamaya geldim yüzüm eteklerinde / hangi harabedesin eskil / dağ oluyorsun en-gebe / Bir armağan biç bana ey zümrüt esin / bir kelebek renkli doğum / istersen ölümü de giyerim ama / ben annemi hiç özlemedim ki / ezberledim.’

 

Tan Sesi-Bebek-Ben / İstanbul Annem’ adlı şiirde şöyle; ‘Yerden göğe doğru uzanan asma çardağı / bana küçük dişi bir anahtar uzattı / iki yüzü vardı anahtarın / ikisi de bendim / ben büyüdüm / öteki / hep çocuk kaldı / Belki bu yüzdendir gelin / cumartesi günleri kim bilebilir / Biz neyiz ki / nilüferli havuz / içinde binbir bakterisiyle / kurbağalar pireler bitler / sen uyu Bihter / belki de / bir evrim hazırlığı içindeler / Kırılan su sesi / rüzgâr çocuk sesi / ayna sesi / kız sesi / tüm bebek Picasso’lar / küçük bir cam kırığından / giriyorlar içeri.’

Ve şiir bir girdap gibi uzayıp gidiyor, ustalıklı, ne yaptığını ve boyunu posunu bilen bir biçem (çok önemli bir ayrımsamadır şiirde) ve işte görüldüğü gibi, kendi paralelinde retorik olmaya da çalışan bir şiirle karşı karşıyayız am aşair duygu yüklü olduğu için mi retorik olmaya çalışıyor, yoksa retorik oduğu için mi duygu yüklü olmaya çalışıyor pek belli değil. Aziz Augustinus, zamana ilişkin bir soru üzerine,  sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum demiş. Bizde sorumnun yanıtını, şairin kendisine ve şiir denen büyünün geleceğine bırakalım. Ve benzeri bir anıştırmayı örnekseyen bir Çin meseli ile konuyu bitirelim…

‘Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek olduğunu, neşeli, yaşamda mutlu bir kelebek olduğunu görmüş düşünde ama bu kelebeğin Cuang Cou’dan haberi bile yokmuş.  Birden bire uyanmış, birde görmüş ki,  gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi artık Cuang Cou düşünde bir kelebek mi olmuştu, yoksa bir kelebek düşünde kendini Cuang Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş. Bir kelebekle Cuang Cou arasında fark vardır. Ama ne dersiniz, varlıklar işte böyle değişirler!..’

 

Ne ki kitaplarının boyu Kastellion Kulesi’ni geçer, kalemşor Enis Batur’un dediği gibi, insanın kendisini kendisi sanması, başkalarına benzemesinden çok daha şaşkınlık vericidir. Ve artık aramızda ola ki şairimizin dizelerini, kendisini kendisi sanarak küçümseyecek yazın dostları, onu nedensiz bir gurura kapılarak azımsayacak literatür kurbanları okurlarımızda olabilir. Bu tür içgüdüsel sanrılar için bir şiirimiz var, Hulde Lutken’in, adı Megalomani ve bir büyük Norveç şairine armağan edilmiş!..

‘Siz Norveç’in en yüce bir dağı / Ben / Minnacık Danimarkalı karınca! / Ne var ki / Kimseler önleyemedi / Bugüne kadar / Dağlara tırmanmasını karıncaların / Evet değişmez hiçbir şey / Dağ dağdır her zaman / Karınca karınca / Ama sayın üstat! / Ben sizin doruğunuza eriştiğimde- / Bir karınca boyu da olsa / Daha yüksek sayılmaz mıyım sizden / Haydi hoşçakalın’

 

‘Otodidaktik Evren başlıklı bir yazıda araştırmacılar, evrenin gerçekte dev bir sinir ağı olduğunu savlayan bir  fizikçinin düşüncelerini irdelediler. Sonuçta, eğer evren öğrenme ve sonuç olarak yasalarını değiştirme yeteneğine sahipse, fizik yasaları da sürekli bir değişim içinde olacaktır kararına vardılar. Denilebilir ki  evren insanlar gibi öğrenir ve öğrendikçe kendi yasalarını da yeniden tanımlar. O bir sinir ağı, hologram, yapay yeti algoritması , eğitilmiş makine  ya da bir bilgisayar simülasyonu olabilir ve gelecekte evren algımız değişebilir, gelecekte kimerik varlıklar olabilir ve mitolojik zamanlara dönebiliriz!..’

Son sözümüzse; ‘İstanbul Annem’ özlem dolu arayışını sürdürebilir ama zaman değil biz geçiyoruz derlerse ne yapılır bilemeyiz. ‘Baştan beri duran ova / ot biçen kadınlar / kuşlar, koyunlar…’

Eppur si muove!..









                                                      &

 











































Beckett, Dünya ve Pantolon

Fellini’nin Amarcord (Anımsadıklarım) diye bir filmi vardı, baştanbaşa rengârenk, tropikal bir kuş gibi, bir anlatının sarmaladığı, düş doyuran bir filmdi. Filmin ortasında bir tavus, karlı bir kış günü, kasabanın ortasında kuyruğunu saçarak, tanrısal bir görüntü yayıyor ve izleyenleri de büyülüyordu. Oysa, İtalya gibi Akdeniz mitinin süslediği, gerçekte Avrupa kelebeği olan bir ülkede, tavus kuşu ne arar diye sormak kimsenin usuna gelmediğinden ve bir düşte geçmediği için sahne, filmin Fellini’nin çocukluk anıları değil, bir yönetmenin çocukluğunu, sinemanın olanaklarıyla süsleyip, s/empatik sanrılar üreten, filmatik bir şey olduğunu düşünmek gerekirdi sanırım.

İzleyiciye bir çocuğun düşlerini sunmaktı gerçekte amaç ve bir kurguydu bu!.. Fellini bunu hep yapıyor, kendi yeteneklerini yansıtıyor evet, olağanüstü bir estet ve görsellikle, ama gerçekte o izleyiciyi ele geçirmeye ve sinemayı büyülü kılmaya çalışan bir provokatördü kanımca… O görüntüyle insanların anlağının ele geçirilebileceğinin ayrımındaydı, çünkü filmlerinden hiçbir replik ya da motto kalmış değil benim düşünsel evrenimde… Sanat ya da gerçek sanatçı budur işte,  bir olanaklar alanının tümünü kullanmaya gerek duymadan da, büyü veya tansık yaratabilen kişi büyük sanatçıdır.

Melevich resim yapmadı, Pollock yalnızca tuvali karaladı, Tarkovski film çevirmedi, düşündüğü bir şeyi bir yöntemle anlatma yolunu seçti, Joyce’da bir günlük bir şeyi, neredeyse bin sahifeye sığdırarak,  tam tersi bir yolu izledi. Büyük sanatçı -deyim yerindeyse!- sanatın kendisini değil, bir yöntemin kendisini dünyamıza armağan eden kişidir. Örnekçesi, bakar bakmaz onun Pollock olduğunu anlarız, birkaç sahne çırpınsa önümüzde, ah bu Fellini deriz, yosunlu suyun akışında, düşünceyi imleyen bir dalıp gitmeye evriliyorsak, orada Tarkovski vardır ve anladığımızı anlamanın anlaşılmazlığına kapılmışsak Joyce’un oyununa geldiğimizi bilmemiz gerekir!.. Sanatın kendisi değildir büyüleyici olan, büyüleyici olan iki ayaklılardan kimilerinin sihirbaz oluşunda yatar, tansık ve düşüncemize durgunluk veren şeyler, sanatçının usa sığmaz becerilerinden başka bir şey değildir. Borges’in kimi öyküleri, Nazım’ın bazı şiirleri, Kavafis’in mitolojik ağıtları ve daha nice büyücünün yapıtları insanı o denli tutsak eder ki, eğer bir daha dünyaya gelseydim, onlarla yaşamak ve onları gene izlemek, okumak ve dahası tanımak isterdim.

Bu kişiyi bir puta tapar gibi algılamak değildir, büyüsüne kapıldığım edebiyatın, sanatın büyücüleriyle,  dünya en azından, daha katlanılır bir dünya olurdu sanırım -belki de öyledir-, yaralarımız sarılmıyor, mutluluk kör bir gece feneri gibi arada bir kırpıyor gözlerini ama melankoli, karaduyular hepsinden ağır basıyor, dünya Nazım’ın şiiri gibi ‘ulaşıldıkça ulaşılmaz olan bir hasret’ yalnızca, ey kederli yolcular… Ama gene de, Eppur si muove!.. Ne diyebiliriz ki, ilk taşı günahsız olan atsın!.. Kabil’in kabilesi değil miyiz biz…

 

İnsan soyu tükenmiş de, artık bir organoid olmuşlar gibi sürdürelim, sanatçının tanımı, örneklerde olduğu gibi, angaje aydın olmayan, manipüle entelektüelliğe yaslanmayan kişidir gerçekte, diğerleri tüketici avlamaya çıkmış esnaf, Turhan Selçuk’tan bir ‘Gözlüklü Sami’ gibidir, onlarda iyi şeylere kucak açabilirler, bunun nedeni insan anlağının algı sınırları içinde bir hayranlık, büyü, şaşırtı veya kabullenime kapılacağımız içindir, insan anlağının sınırları dışındaki her şeye kayıtsızdır insan, hiçliği gerçekte tanımlayamaz örneğin, çünkü onun tanımını yapabilecek bir algı dünyasının içinde değildir, bir veride yoktur ve tam aksine bu dünyanın da dışındadır. Açıklamakta zorluk çekiyorum, çünkü anlağımızın dışındaki şeyleri dile getirebilseydim, onlar anlak içi şeyler olur-sayılır ya da anlayabileceğimiz bir biçeme, tanıtlamaya ve kavramsallığa  dönüşmüş olurlardı. İnsan gerçek anlamda bilmediği şeyi, tanımlayamaz. Evrenin ötesinde ne vardır dediğiniz an, evren içi ama ola ki fantastik öğeleri sıralamaya başlar, tanrı nasıl bir şey dediğimizde, yüz yılların ataerkil bir cro magnon’u saymamız gerekirse insanoidi, onu atalarıymış gibi tanımlar ve ikonalarda uzun sakallı bir ermiş ve büyüleyici bir Herakles gibi karşınıza koymak, devleştirmekle yetinir. Tanrı bu yüzden bir kurgu, bir düştür. Bir imgelem ya da metafor, üstelik tanrılar konuşur da!.. Çünkü anlak sınırlarımız onu ancak böyle düşleyebilecek yetenektedir, devinim alanınız yeryüzüyse, göksel olanda zemine uygun hareket etmek zorundadır, kuş gibi uçar, duvarlardan geçer ve düşlerimize girebilir artık, Drakula, kartal ve korkunun imparatorluğunun bir sentezidir o, algı kapılarının dışına çıkamaz insaneller, tanrı yeryüzüne inseydi sözü bile, insansı düşlemin bir parçası olmaktan öteye geçemez.

Öyleyse önce insan vardı ve tanrı sonra yaratılmıştır diyebiliriz, paradoks ise, insanın onu kendini yaratan varlık, töz olarak tanımlamasıdır, içinden çıkılmaz bir şey değil bu, düş ve kurgular,  fizik ve fizik ötesi maddenin aynı anda her yerde bulunabileceğini savlar duruma geldi ve sonuçların nedenlerden önce oluşabildiğini de ileri sürebiliyoruz artık. Öyleyse paradoksların bile gülünçlüğünde, tanrıyı biz yarattık ama o bizden önce vardı diyebiliyoruz kolaylıkla, kurguladığımız evrene tam tamına uygun bir açım bu, ta ki tanrı ben varım ya da yokum veya ben sizim diyene kadar!.. İşte bu son söz kozmikomik ve tanıtlarımızı yerle bir eden bir yaklaşım. Çünkü insan masallarına bağımlı ve ondan çıkma bir yaratık ve vargı ve yargıları için canını bile verebilir. Eh, tam da bu yüzden uygarlık biçimimiz değişmelidir. Değişiklik veya köklerin sarsılması, insanlar için ölümden daha korkutucu bir şeydir ama; öyleyse bilinmeyene yolculuğu olabildiğince güzel yaşamalıyız diyelim ve bu kargaşanın saltanatını bitirelim.

 

Bu kez de sanat nedir üzerinden sürdürelim diyalektiğimizi!.. M.V. Llosa büyülü gerçekçiliğin başarısını, belki ‘saf yazın’a uygun bulmadığından, bu yazın biçemini tropik bir kuşa benzetir ve büyüleyiciliğini, rengârenk tüylerin alımına yorarak, sonuçta bu tarzın kof bir yazınsal (ilahi) şaka olduğunu söylemeye getirir. Ne var ki şöyle düşünebilmekte gerekir, eklektizmle bir ilgisi var mı bilemiyorum ama her zaman hangi akıma yönelmiş olursa olsun, neyi anlatıyor olursa olsun, iyi yapıtın yanında olmak gerektiğini düşünmeliyiz. Voltaire’in bir sözü var; ‘Düşüncelerine katılmıyorum, ne var ki onları dile getirme hakkını sonuna dek savunabilirim’. Bunun gibi, bir radikal düşünceye bağlı olunsun ya da olunmasın, biçim ve anlatısında etkileyici olabilen her yapıtın önünde eğilmek gerekir. Oysa günlük yaşamımızda, Nazım’dan etkilenmeyeyim diye okumadım veya Dostoyevski gibi bir kumarbaz okunur mu, Tolstoy ulusalcıdır okunmaya değer mi gibi yaklaşımlar her zaman karşımıza çıkar. Bu sonuçta insanın ‘kendini unutma’sına yol açabilir ancak, literatürler arası bağların kopmasına, İskandinavya’da buzullar var diye gözden çıkarılmasına, okumak için okuyanlar, belki bu tür seçimlerde bulunabilirler ama okumanın ötesinde şeyler düşünenler için bu tutum, ölümcül bir yoksunluğa düşmekten başka bir işe yaramaz.

Yazının, güzel sanatların amacı, bir genelleme olarak, temelde insanı hümanist, güler yüzlü ve içrek bir erince kavuşturmak olabilir; derin bir algı, yıkıcıda olabilir evet ama yüzeysel bir katlanış, mutlulukla donanmış olsa bile, insani olmaktan hep uzak sayılacaktır ne yazık ki, okuyoruz, yüzyılların yolculuğunda bir arpa boyu ilerleyemedik belki de, ama salt dış bükey, görmekle yetinen bir varlıktan, iç bükey, soran, soru üreten bir varlığa evrilmemiz de, ilkel belleğin pagan büyülerinden kurtularak, söze, yazıya ve düşünceler üretmeye yönlenimin de sanırım okumakla, yazmakla, kadim kodeksleri bugünlere taşıyabilmekle bir ilişkisi, bir bağı olduğunu da düşünmeyi gerektirir sanırım.

Söz, bilincin dışa vurumudur, yazı ilk bilgisayardır, düşünebilme evresine -bilinç- geçişimiz, psiko-somatik bir pozitive olsa da  tarihin ilk devrimidir. Kutsal kitapların oku diye başlaması boşuna değildir, Okumak (ansıma), varoluş adına ilk ritüelimiz, bir tapınma biçimi, bir vecd, kendinden geçmedir. Okumak kutsaldır, düşünmenin kale kapısı, algı dünyalarının sorular ve yanıtları, orada vücut bulur. Okumak gerçekte, varlığımıza, var oluşumuza şükretmenin o (yarı) bildik yoludur. Çünkü varlığın en büyük olmazsa olmazlarından olan tözlerin; bir haz, bir düş ve bir anımsayışın, benzeri olmayan eşsiz yollarından biridir.  Yeryüzüne, evrene ve insansı varoluşa kayıtsız kalan -okumayan- bir anlamda cansız bir varlıktır. Okumak, düşünmek ve yorumlamanın evrensi bir koyutu, var oluşumuzun nedenselliğini yaratır anasıdır. Arayışın (varoluşun amacı arayıştır) tanrısal edimidir.

Konuyu genişleterek yaymaya ve öze yönelik bir daraltma, düzen vermeye de geçecek olursak, bir yazarda politisist anlamda bir toplumun önderi değil, ancak öncülü olabilir, dolayısıyla postmatüre kalmış bir toplumda, ne denli istemesek de, daha modern, içbükey yanı gelişmiş, Zenon paradokslarını aşkın çıkmazlarla dolu olsa da, görece teknolojik çağcıllığına erişmiş, süslü püslü toplumlara göre, fanatizme varan çok daha  belirgin ayrışmalar gözlenir ve toplum düşünsel anlamda,  çok daha primitif, şiddete yönelik ve bölünüp, parçalanmaya elverişli biçimde hareket eder, bu görüngü, düşünce ve bilgi konusundaki az gelişmişliği ve yetersizliğiyle doğru orantılıdır. İnsan için düşünce ve bilgi somut kazanımlar edinmeye çok yararlı bir güçtür toplumsal anlamda ama kendini aşma ve içgüdülerinden arınmış, tanrısal bir varlığa, cennetsi bir dünyaya ulaşma konusunda; henüz bu ayrıcalığın yaratabileceği bir ütopya ve bir düş ülke üretip, yaratamamıştır; hümanist insan nitemi, homosapiens ya da çağımızın homohome’u gibi düşünce boyutlarımızın sınırları bizi ilkellikten alıkoyamamıştır. İnsan ve düşünsel yapısı, beden ve ruh gibi ayrılmaz bir ikili ve iki paralel doğru gibi ilerler, bedenin görüngüsü ruhu belirler, ruhumuzun naturası bedeni belirler,  tıpkı alt yapının üst yapıyı belirlemesi ya da yazında biçimin içeriği belirlediği savı gibidir durumumuz. Düşüncelerimiz geliştikçe varoluş biçimimizde değişecektir, insan değiştikçe düşüncelerimizin de  gelişmiş, değişmiş olduğu bir  kesinleme olarak doğallıkla ileri sürülebilecektir. Bu şöyle tanıtlanabilir, düşüncemiz bizi belirler, bizde düşüncemizi, iç içedir her ikisi de… Ama belki de anlamak için Deloslu dalgıç gerekiyordur, düşüncenin her türlüsü kendine bir zemin bulamadığında; bir anomali olmaktan öteye geçemez.  

Sonuç olarak az gelişmiş toplum, düşünce ve bilgi olarak yeknesak toplumlar; okumaktan ziyade, zamanlarını okuma kavgasıyla geçirirler, örneğin bu tür toplumlarda, hiç olmadığı kadar, bir edebi kişiliğin, yazar olup olmadığı tartışılabilir. Bir kitap daha okunmadan önyargının kollarına atılarak boğulabilir. Yazarın yazdığıyla yaptığı karşılaştırılarak, yazar ya da yapıtı darağacına asılabilir; ama bu dünya öyledir ki, bir yazar bile, belki yapıtıyla kendini eğitmeye çalışıyordur.

 

Bütün düşünceler, sözler ve bulgular anonimdir -ortakçıl- bu dünyada, Sartre’a mal edilen ‘Ben başkalarıyım’ sözü de başkalarının, yani hepimizindir. Ama bu söz işte kendini eğiten yazarın savunmasına Sokrates’çe bir güç verir, güçlendirir, çünkü bir yapıt hiçbir zaman yazarının değildir, o okuduğu, gördüğü, rentuistik dille söylersek, ç/aldıklarıyla yazardır. Öyleyse kendini eğitiyordur sözü bir hurafe değil tam anlamıyla bir gerçekliktir, neden olmasın. Yazar yazdıklarıyla kendini eğiten insandır kısacası!.. Şu da ileri sürülebilir ki, tüm insanların duyuları sanıldığından daha çok birbirine benzer, Kabil’in kabilesiyiz biz diyoruz ve iyi bir yapıtta herkesi kendine hayran  bırakırken, arzu ve algılama gücünün varlığı hemen herkeste birbirine yakındır, ayrım nicel olup görecelidir ve birikim gibi temel ama çözümlenebilir bir sorunsaldan başka ortada çekinilecek hiçbir şey yoktur. İnsanı dış dünyanın egemen ve biçimselleşmiş kuralları, ekonomik, demografik ve demokratik gibi somut ve soyut bazlar ve bunların üzerinde bir kurgana dönüşen üstyapılar değiştirir, köreltir ya da yüceltir ve insanlar özünde aynıdır.

Ama bizler okumak konusunda hiçbir zaman özgür olamadık  ne yazık ki, bunun nedenlerini hepimiz biliyoruz ve bu konuda en doğru yaklaşımın, tümümüzün bu sorunda payımızın olduğunu kabullenmekten geçtiğini biliyorum. Gün ve ah budur işte!..

 

Okumak başlıbaşına bir özgürlük kaynağı değil de nedir, sonra hangi okuma birebirin dışında öznel sayılamayacak bir gösterge vaat eder, bu olası mı, ama bizler yıllarca okumak konusunda birbirimizi güdülendirdik, resmi söylem ve baskı, kişisel eylem ve otozorbalığa dönüşerek, kendimize ilişkin ötenazi hakkını kullanma dolayımın da, bir bütüncüllükle okuyan okumazlar konumuna düştük ve birbirimizi yok ettik. Yeryüzü tarihi göz önünde bulundurulduğunda, baskıcı yöntemle onun öznesi kişi ya da toplumun, trajikomik bir yazgının paydaşları olarak sahnede yer almaktan başka hiçbir işe yaramadıkları açıkça görülür, kutuplar burada erir ve dönemin acınası yoksunluğunu yaşamış hayaletler kalır geriye…

İşte girizgâh bitti ve okuma yöntemi açısından bir azınlık ve herkese hitap etmeyeceğini bildiğim bir yazar ve bir yapıt var artık elimde, kitapta görülebilecek, bu yazın anlayışı; absürt, bir parça underground, bilinç akışı (belki de bilinç dışı demek gerekir), Kafkaesk ve felsefi anlamda hiçliğe eşdeğer nitelemelerle adlandırılmış bir yazın türüdür diyebilirim -yazını yadsıyan ve teoremada protest bir yaşamsal tavır sergileyen, argoyu ya da küfre bulanmayı adetten sayan literatür!- Seveni, sevdalısı az ama fanatiği çok, fanatizmi azgın, alışılmış olanı çarçabuk sövgü diyarına gönderen bir yazın kompartımanıdır dersek gönül verenlerini üzmeyiz sanıyorum. Bu yazını açımlayan, tümüyle olmasa da, diyagonal varyantını sunmak isterim. Lizbon hayaleti Pessoa’nın bir kuarteti!..  Bu tarz yazının tasım, kaygı ve bilinç akışı türünden, tüm sancılarını ne var ne yoksa, özünde yansıtıp, dışa vurabiliyor kanımca…

‘Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemem / Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemem / Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemeyeceğim / Ama bende dünyanın tüm hayalleri var’

Görüleceği üzere, bu yazın türüne bel bağlayanlar, Eldorado’nun altınlarıyla değil, Torino’da, sokakta kırbaçlanan sütçü beygirinin, boynuna sarılarak ağlayan deliyle ilgilenirler!.. Elimdeki kitap, kısacık, yazınsal bir manifesto diyebileceğimiz türden Dünya ve Pantolon adında ve absürt yazının (tiyatronun) öncülerinden, Samuel Peygamber’e, - gözlük camının merkezi, onu çevreleyen tüm noktalara eşit uzaklıktaki Beckett’e ait!..

Beckett’i artık sanatın Mediciler ya da masenaslar tarafından korunup kollanmadığı zamanların dışında izlediğim ‘Godot’yu Beklerken’ adlı oyundan anımsıyorum, yıllar önce... Vladimir ile Estragon’u unutmadım, salt kavranılır bir beklentinin, yalınkatlıktan, kaotik bir dolantıya -dolambaç mı demeli- evrilebileceğini ve umarsızlığın sanıldığı kadar yıkıcı olamayabileceğini -oyunun özü sezgilerimize göre, bilinçli bir bekleyiş, saltık bekleyişi amaçlar gibi, hiçbir beklentinin olmadığı, saf bir bekleyiş- ve belirsizliğin görünmeyen bir eyleme dönüşerek, anlakta bir sonuca, bir kesinlemeye yol açabileceğini o oyundan öğrendim diyebilirim. Yalnızca umut sonsuzdur bu dünyada, adı da bekleyiştir… Umudun saltık varlığının bir şey, bir töz barındırması gerekmez, Umut başlı başına bir varoluş biçimidir ve onun kendisidir salt beklenen. Var olan yalnızca bir bekleyiş, bir  umuttur oyunda… Ama bu insanın naturasında bir melankoliye dönüşür doğallıkla, insan hiçbir şeyi tüm gerçelliğiyle kavrayamaz çünkü, belirsizlik ilkesinin varlığı, hiçbir zaman bir kesinlemenin çocuğu olamayacaktır, öyleyse aslolan umuttur, bir tür belirsizlik, bir tür kapılış ve bir bağlam, bizi ayakta tutan tek şey ve tek sonsuzluk!..

Eğer abartmış olmuyorsak Beckett’in bu oyundaki gerçek amacı, izleyicinin oyunu ‘kendi imgeleminde sürdürerek’ ayrımında olmaksızın, kendisini sahnedeki oyuncunun yerine koyarak, kişisi olduğu ve  yerini aldığı atmosferde üreteceği düşüncelerle artık oyunu kendi düşleminde, kendi dünyasında sergilemesi amacını taşımaktadır. Bunun yaşamda da sürmesidir salık verilen elbette… Ama sahne bağlamında izleyicinin, bilinç altında bir oyuncu olarak, kendisini sergilediği, oyun içinde bir oyun düşünün, bunun başarılarak, izlenen oyun anlamında, yöneliminin, izleyicinin yarattığı ve bir gerçelliğe dönüşen sahne ve gerçekte var olmayan bir oyun,.. Düşüncesi bile güzel ve tuhaftır sanıyorum ama herkesin yöntem ve yorumlar ileri sürdüğü, sözü edilen bir oyun için bile, Beckett incelenmeye değer bir yazardır diyebilirim. Oyuna göre; insanlar yaşamıyor!.. Oyun bir tiyatronun izlenilmesini, bir anlam çıkarılmasını değil, gerçekte dünyevi bir durumu sunarak, tüm evren, öbekler ve varlıklar adına, kendimize kendimizi gösterip, bir gizi salık veriyor bize; yaşayan tek şey umuttur!.. Yorumlar ve ideler birer paradoks içerir, ken, kene, kendimiz, kenetlenme birbirinin tersinir kılabilir, aya seyahat, bir kaçış ya da yuvayı terk ediş gerçekte tümüyle ana rahmine dönüş özlemidir. Godot’u Beklerken’de kuru ağaçta bulunan, o tek yaprağında,  son sahnede düştüğünü, olmadığını görürüz, öyleyse yaşayan tek şey umuttur söylemi de boşunadır gerçekte ve Beckett’e göre umut diye de bir şey yoktur. Bilinç akışının şövalyelerinin şövalesi; gide gide bir nihilizme, hiççiliğe dayanır çünkü, Ulysses bir hiçliğin döngüsüdür gerçekte ve kitap bittiğinde Reichstag yangını gibi kitabın yanıp kül olduğu duyusuna kapılırsınız. Öyleyse tek gerçek dünya dönüyordur. Ama evimiz bir türlü yerini değiştirmez ve güneşi de göremez!..

 

Risale görünümlü bu kitabında, resim ve sanat üzerine görüşlerini belirtiyor Beckett, kitabın içine girmek gerçekten zor, dediğimiz gibi bu yazın türünün temsilcilerinin, ne anlatırlarsa anlatsınlar, dünyalarına girmek zor, dilini anlamaya çabalamak ve arzulamakla bir parça başarılabilir sanıyorum, işte kitaptan kimi alıntılar; ‘Gerçek anlamıyla eleştiriden söz etmeyelim. Bir Fromentin’in,bir Grohmann’ın, bir Mc Greevy’nin bir Sauerlandt’ınkinden de iyisi Amiel’inkidir. Mala marifetiyle döl yatağı ameliyatları. Peki başka türlü olabilir miydi ki? Alıntılamaktan başka bir şey yapabiliyorlar mı? Grohman, Kandinsky’deki, Moğol yazı sanatı etkilerini açığa çıkarttığında (araya girelim, Picasso, görecelilik kuramının dünyayı sarsan popülerliğini, bir biçemle tuvale yansıtarak, Kandinsky’de 20. Yüzyılın başlarında tifo, tifüs dizanteri gibi tarihte Huneyn gazvesi veya Puvatya türünden çok, tanrının gazabının kırıma yol açtığı, tüm bulaşıcıların eması bulunduğu için, deyim yerindeyse dünya azılı bir dertten kurtulduğundan, bakteri, mikrop, amip, öglena ve zigot gibi mikroorganizmaların, basillerin resmini yapmaya koyulmuştur oysa, sanatçı çağından -algı dünyasından- kopamaz, bu anlak dışı kalmak gibi bir şey olur!), Mc Greevy, çok da yerinde bir tutumla, Yeats ile Watteau arasındaki yakınlıktan bahsettiğinde, ne değişiyor? Sauerlandt şu tanınmayan büyük ressamdan, Bellmer’den incelikle ve -dürüst olalım- pintilikle bahsettiği zaman, bu kime ulaşıyor? Herr Heidegger’in yazıları karşısında korkunç bir biçimde acı çeken Bellmer. ‘Das geht mich nicht an’ diyor. Bunu son derece alçak gönüllü  bir biçimde söylüyor’.

Tek olan üzerinde düşünmek olanaksızdır. Eni konu düşünülmüş resim, her fırça izinin bir sentez, her çizginin bir simge olduğu, her tonun, binlercesi arasından seçilerek bulunduğu ve örtük tasımın kırılıp bükülmeleri ile son bulan resimdir. Hercai bir ölü doğadır. Ameliyat masasındaki dikiş makinesidir. Aynı anda hem cepheden hem de yandan görülebilen figürdür. Bu aynı zamanda hiç şüphesiz ki –kesinkes doğru olmasa da, memeleri sırtında olan  bir hanımefendidir. Böyle bir resim kendi tarzında başyapıtlar üretir.

En sonunda bulunmuş olan, merkezi her yerde olan ve çevresi hiçbir yerde olmayan bilinmeyen’den başka bir bilinmeyen istemek olanaksızdır; ne onu durdurabilecek bir etkenin var olduğunu öne sürmek olanaklıdır, ne de onu durdurma amacının var olduğunu. İşte tam da bu yüzden, bu hayranlık ve heyecan uyandıran şeyi bundan böyle görmemekten, zamanın körlüğü içine girmekten, hiçbir zaman ölmemiş olan gövde burgaçları önünde sıkılıyor olmaktan ve kavakların altında titreşmekten bahsedilebilir. O halde onu, mümkün olan tek biçim aracılığıyla, göstermekten başka bir şey yapılamaz. Eleştirinin eleştirisi. Basit olanı düzene sokmak olanaksızdır. Sanat sıçramalara bayılır. Yaşamın sayısız koşulu ve bedeli vardır… İşte kitabın araladığı sözdeyişler. İnsanlar felsefeden sıkılır, nedendir bu… İnsan kendisiyle evlenirse hangi gerekçeyle boşanır sorusunun yanıtı, çatının onarımını geciktirdiği için değildir, insanın ruh ikizi ya da birebir kendisi sonsuz uyum ve bir mezomorto, diyesim yarı ölüm gibidir. İnsan kendisiyle geçinemez, bundandır öteki kendisi ya kölesi olacaktır, ya kendisi, onun kölesi olacaktır artık, bu da diğerinin gerçekte yokluğu anlamına gelir ki, ortada evlilik diye kavram kalmaz, bunun zıtlık hali de benzeri gerekçeler üretir, ayrıksı olmasının önemi yoktur, sonsuz uyum ve kutuplaşma, her ikisi de devinir bir evrende anomaliye yol açar kaçınılmazlıkla, öyleyse bunların açımını ancak felsefe verebilir, basite indirgediğimiz örnekte, çatının onarımı bir somutluktur, durumdur, son tepisi sayılır olay ufkunun, gerekçe ondan öncekilerin birikimidir deyim yerindeyse, bu yüzden felsefe bize yaşamı ve onun nedenselliğinin kavranellerini ve tüm varyantlarını dile getirebildiğimiz bir araç bir tözdür. Felsefeden sıkılan yaşamı yadsıyor ve yaşamdan sıkılıyordur ne yazık ki, yaşam sevinci bile derinlerde bir anomalinin göstergesi olabilir, içimizdeki kablolar gibi birbirine bağlıdır nedenler ve yaşamlar, üzünç ve melankolide, mutluluk ve haz birbirine evrilir ve bir tür birbirinin türevidir gerçekte ve temelde algı biçimimiz sorunların çözümlenmesinde aracı olabilir… Öyleyse düşünme, okuma, yazma -üretme, yorumlama-  sonsuz bir uçurum, bitimsiz bir varyant ve anlağın sınırlarının paramparça olmasına yarar bir düzenektir. Görüşlerimize çokça bel bağlamadan ama, değişmeyen değişmektir.

Sonuçta; Nazım’dan, Eliot’a, Borges’den, Sezai Karakoç’a, Cansever’den, Mehmed Rauf’a oradan Gülseli İnal’a yüzlerce deniz feneri var, hepsi başka bir dünyanın esin perisi olsa da, Ormanda Ölüm Yokmuş’dan, Odisea’ya, Evrenin Sırları’ndan, Solaris’e, Kale Kapısı’ndan, Chöd Raksları’na kanat çırpmakta yarar var.

 

Halil Cibran’ın bir meselinde, din adamı bir dindarla, inançsız bir bilge, gece yarısına dek tartışırlar, sabah olup evine döndüklerinde, din adamı tüm kitaplarını yakar, inançsız bilge ise kitapları arasından, yıllardır  tozlanan o biricik kitabı çeker alır ve de  bir dini inancı vardır artık!.. İnsan asıl karşı çıktığı şeyleri derinden öğrenmelidir ki, kendi gerçekliğini inanılır kılabilsin, sonra yeryüzündeki her şey, bağımlılık dolu kurtuluşlardır, din olmasaydı, ateizm olur muydu, tanrıya inanmasaydık, onu yadsımaya gerek kalır mıydı… Din ateizmi yaratırken, ateizmde dini besleyen bir olguya dönüşebilir ve bütünüyle olmasa da Oscar Wilde’nin bir öyküsü, şu düşüncelerimizi belki açımlayabilir…

‘Narkis, suda hayranlık dolu güzelliğine bakıp övünürken, su; Ben onun gözlerinde kendi tanrısal akışımı izliyordum der…’ Yazın sanatının yaratıları sanıldığı gibi aramızda bir şey değil, olabildiğince dünya dışıdır, hele Beckett, kitaplarında, açıkça öngörülmese de, tüm olan biteni hiçler, bir boşunalığın girdabına sürükleyerek, okuru boğmaya çalışır ve en önemlisi kendimizle olabildiğince etik dışı biçimde, yüzleşmeye çağırır ve belki de tüm bu olanlardan sonra o da, yaşam onu sürekli şaşırttığı ya da acılar verdiği için, bir ütopyanın ya da özlediği türden bir yaşamın, için için peşinden koşar veya böyle bir şey için bizi zorlar ve belki de güdülemeye çalışır; ama yaşamın nasıl olması gerektiğini ve onun ne olabileceğini bize söylemez Beckett, gelecekle bir tür yüzleşme sayılabilecek, yazın dışı böyle bir kehanete girişmez, hatta bunu hiç sorun olmayacağı halde, kendisine bile fısıldamayacaktır, bunu hafiflik sayar.

Sonuçta, bireyin kendine yabancılaşması, yaşama karşı uyumsuzluğu ve bunun önlenemezliğiyle, onmazlığı üzerine, bir hiçliğin burgacında, kozmik salınımları dile getiren, umarsız bir yazın türüdür Beckett’in ki…

Son bir söz; ‘Göz ucuyla bir şeyin ansızın kayıverdiğini gördüm. Yerimden fırladığımda anladım ki kendi yansımdı…’

Son bir dize…

‘İşte bu söylediğim bir şarkı ki / bir yerde söylendi ve şarkı değildi / ki bazıları ve ben bana baktık / pembe aynanın içinde / ve bakış da bana ve paltolara baktı…’

 

Bilinmez, umut etmek için belki de, umutsuz olmak gerekiyordur!..