18 Mart 2019 Pazartesi

ASTEROİT



Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl yaratıklarız.

Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak -teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.

Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.

Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.

Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.

Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...

VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor. 

Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.

Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.

Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl  önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.

Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.

Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim),  sanki  bulamaç  dolu  bir  çanağın  keskin  kenarında  kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu 'Yazıt'ın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)

Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla, bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ 

Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin -esiri- değilsiniz...’ 









4 Şubat 2019 Pazartesi

KISA BİR ÖYKÜ / 736 Sahife (66 Öykü) / Cinius Yayınları




'Dünyada her şey günün birinde bir kitap olmak için vardır' diyor Mallarme, öykü sanatı dünyamızın gayri resmi tarihi ve onun bir anı defteri -günlüğü- sayılabilir, dünya öykülerimize bakılarak yeniden kurulabilir. Yazınımızın, şiirimizin geçmişten bu yana güçlü olduğunu biliyorum, sanıldığının aksine güçlü olduğumuz, evrensel katkıda bulunduğumuz pek çok alan var bu konuda, bizde atalarımızın tilmiziyiz sonuçta...
Toplu öyküler değil bu, bir bölüm öyküler toplamı, kitabın bir adı olması gerekirdi, kısa yazacak kadar zamanım olmadı demiş yazar, 'Kısa Bir Öykü' adını vererek anakronik, ironik bir ad verdik bizde...
Gümüş Ülkesi'nin büyük yazarı Borges, ilginç ama trajik bir yaklaşımda bulunur; Köpeklerin bir tarihi olmadığına göre, bugüne dek bir tek köpek yaşadı diyebiliriz. Bu yüzdendir ki 'insanlık' hep bir -varoluş biçimi- aradı. İşte -Yazın- bir arayış ve varoluş biçiminden başka bir şey değildir ve bir amaç değil, bir araçtır yalnızca...
Ama onun sınırları evrenin sınırlarından daha geniştir, bir metafor olarak evren dediğimiz uçsuz bucaksız bir hapishanenin içinde yaşıyoruzdur belki de... Bizi olasılıksız biçimde kapsıyordur belki de evren; ama işte düşlerimiz onun sınırlarını aşar, çünkü düşlerin sınırı olamaz ve sonsuzluk onun yanında yaya kalır. İnsan için yazıklanası, tuhaf bir paradokstur bu, çünkü insanın sonsuzluk kavramı, içkin olmasına karşın, evrenin sınırlarından daha geniştir!.. Mutluluk beni kederlendiriyor, çünkü varoluş biçimlerimiz kimi zaman çok acımasız... Günoğulcu ya da etkileyici olmakla, yaratıcı olmanın sınırlarında çatışabiliyor insanlık...
Bu kitapta işte böylesi öyküler var, birer öykü olabileceğinden kuşkulandığım metinler de var, ne var ki sınırların parçalandığı bir dünyanın içindeyiz diyerek geçiştiriyorum bu tasaları... Bir çok öykü dışarıda kaldı, yazmaktan başka bir varoluş biçimi bulamayanlar için elim bir şey. Yaşama karşı bir tavır belirleyemedikçe, ona karşı bir duruş, bir sunu, bir verim geliştiremedikçe, bir soyutlamadan öteye gidemeyeceğizdir belki... İşte onu başaramadığını düşünen Kaan Romero'nun trajik öyküsü bu kitapta, onun gerçek yaşamda ki yansıları Soysal Ekinci ve Orhan Talat Şalcıoğlu'nun yaşamlarından bir esin ve onlara bir adayıştır belki de...
Çocukluğumda bir sabah köpeğimizin olmadığını gördüm, babam ölüme gitmiştir o dedi. Yazmak için unutamayacağım bir olaydı benim için, Lortop onun öyküsü, bir köpeğin anıları, küçük bir novella belki de yüz elli sahifelik ve kinik bir açınlama... Ada öykülerini bir çırpıda yazdım, parapsikolojik olanları da var, yalnızlığın dolambaçlarında yolunu yitirenleri de, sondan başa doğru sıralandılar.
Diğer öyküler zaman içinde dile gelmiş olsa gerek. Kimileri kendisi için yazdığını söyler, kimileri için okur dilden düşmez bir aşk öyküsüdür; Hiçkimse, diyesim 'Odysseus' için yazdığımı söylesem bilmem ne derler, 1001 Gece Masalları bile öyledir gerçeklikte... Ama kinle yazdığım öykülerde var, bu nasıl oluyor derseniz, düşmanca bir tavır değil, tarihte göz ardı edilmiş kahramanlar veya bizim elimizin değmesinden çekindiğimiz şeyler belki de, bilim kurgu, binbir gece masallarına öykünme ve İlyada'ya zeyl, örneğin Ölü adlı öyküyü yazabildiğim için anakronik dünyamıza karşı çıkarak, Hektor'a olan borcumu ödediğimi düşünürüm neredeyse, Truva'yı şimdiye dek denenmemiş bir açıdan yazmak belki de göz ardı edilen bir gerçeği yerine getirmektir, kim bilir.
Bir kitabı okumak değildir aslolan, birinin dünyaya neden böyle bakmak istediğini anlamaya çalışmak, gerçekten gizemli ve paylaşılmaya değer bir olaydır benim için, bir kitabı okumak değildir amacım hiç bir zaman, bir insanı tanımaya çalıştığımı ve onunla yaşamın içinde zaman zaman birlikte yürüdüğümü düşünürüm hep. Kitabı değil o birini tanımak bana gizemli bir paylaşım gibi geliyor her zaman. Örneğin Malaya adlı öyküyü neden yazmak ister bir insan, bir yokuşu tırmanırken sırtında beliren kara bir noktayı yok etmek için mi... Buradaki öyküler bir kitap değil, bir insanın, hiç kimse için çığlıkları ve sınırlı bir yaşam için, son iç çekiş provası!..
Yaşam sevinci okuyanın üzerine olsun. Hayy-u la yemut, ölmeyene aşk olsun!..
İşte, Kısa Bir Öykü'deki 66 öykünün, en kısa öyküsü!..
KISA BİR ÖYKÜ
(16. Öykü)
Kafede oturuyordum. Gözümün önünde birine saldırdılar. Argolar havada uçuşuyordu. Ayırdılar. Bir süre sonra, saldırıya uğrayan garip bir şey yaptı. 
Ötekilerin dizinin dibine bir ‘Kitap’ bırakarak, çekip gitti!..

VLADİMİR BURKONY / 666 SAHİFE / CİNİUS YAYINLAR


2001 Yılında bir gazetede okudum Vladimir Burkony'nin intiharını, belki haberi dramatize etmiş olabilirler, Ukrayna'dan göç ederek, Antalya'da çalışan bir müzisyenin ümitlerini yitirip, öylesi bir biçimde ömrünün geçeceği kuşkusuyla, intihar ettiğini yazıyordu gazete...
İnsanın iç dünyasında hüzünlü bir titreşime yol açan, ürperten şeyler vardır. Kıyıda köşede yitip giden karanlık ruhları merak ederim, köyün delisini, roman yazdığı halde yayınlamayan veya yayınlatma olanağı bulamayan bir heimatlosu, ay ışığında kendini asan İsabey köyündeki Kezban'ı ya da Portekiz'de içerek sızan ve bir daha uyanmayan ve ama yanında karalanmış bir kaç dize bulunan adsız Pessoa'yı...
Vladimir Burkony'nin romanını yazmaya ant içtim kendimce, kararlılık adına değil, onda bir parça kendi yazgımı ya da başkaca yitip gitmiş insanları gördüğüm için, bu bir yazgı değil bir tür ruh kardeşliğidir benim için. Aradan 16 yıl geçti, bir gün aniden yazmaya başladım, 66 günde bitirdim neredeyse, 666 sahife çıkınca sevindim, esprisi var diye...
Ukrayna'ya gitmedim ama gideceğim, gitmeden yazdım orayı, gitseydim yapay ve roman'tik olamazdı. Sonrasıysa yeni vatanında geçiyor. Yazında amaç ruhlardan söz etmektir, bedenden değil. Elbette salt Vladimir Burkony değil anlatılanlar, bir intiharın olasılıkları ve yaşamın handikapları ve iç dünyalar... Çekinmeden yazdım her şeyi, amaç ne intihar, ne Vladimir'in bir treni kaçırması ne de aç kalma olasılığı... İntihar eden bir insanın, sıradan ama sanatsal tepkileri ve yaşamda savrulup giden öznel ve düzensiz biçimde sıralanmış düşünceleri.
Vladimir Burkony intihar etti ve size öylesine, bir gün intihar edeceğini bilmeden ama ikide bir intihar edeceğim ben diyerek, gevezece tepki gösteren, sanrılar, umarsızlık ve bilgiçlikle dolu bir kitap bıraktı geride!.. Belki hiç gereği yokken canına kıydı evet, ama o bir kitapta yaşamayı başardı yine de!.. Yaşamak bir biçimdir ne de olsa!..
(Daha önce onun için şunları yazmışım)
Her insan bir kütüphanedir... 47 yaşında, düş kırıklığıyla sona eren bir yaşam; ama imgelemde uçsuz bucaksız bir hayatın romanı... Bilimin, sanatın ve yaşamın amansız bir eleştirisi...
''Vladimir Burkony bir müzisyendi, geçmiş yıllarda; 'Ural Birliği'nin dağılması sonucu, ortaya çıkan parçalanma ve ekonomik kriz ertesinde; Ukrayna'dan ülkemize göç etmek zorunda kaldı. İyi bir eğitim görmüş ve kemana gönül vermiş biriydi. Durumu iyileşecek, geçim noktasında bir birikim edinecek ve ülkesine geri dönerek, derin araştırmalar, besteler yapmak ve akademik çalışmalarla, müzik tarihine katkılarda bulunmak istiyordu...
Ama düşleri gerçeklere yenildi ve ne yazık ki, bar ve pavyonlarda, ucuz işler, öylesi şeyler diye niteleyebileceğimiz ortamlarda yıllarını geçirerek, gün geldi umudunu yitirdi!..
Sanrılara kapıldı ve içine düştüğü karaduygular tüm bedenini ele geçirdiğinde; bir gece yarısı canına kıyarak, bu dünyadan ayrılmayı yeğledi.
Bu kitap, çağımızın 'Umutsuzlar Parkı'nda, kimselerin görmediği ve sessizce geçip giden, kimi canına kıyan, kimi yarı yaşar, köprü altlarında, sağda solda ömrünü tüketen ve tanrının düşünmekle, idealist ülküler peşinde koşmakla cezalandırdığı insanların; hepimizi dehşete düşüren, trajik romanıdır...''

ZÜMRÜDÜANKA / 813 SAHİFE / CİNİUS YAYINLARI


Kitap, Toplu Şiirler sayılmaz, yeni ve yayınlanmayan pek çok şiirin gün yüzüne çıkması, hep şunu düşünürüm, ne yaparsam farklı bir şey yaratmış olurum, bu çabayla geçirdim yıllarımı, bilim kurgu şiiri yazayım dedim ve denedim, denemek başarmaktan daha ilginç ve cüretkarca bir şeydir, başarı anlayabileceğimiz bir şeydir, denemekse bazen çılgınca bir şey olabilir örneğin, başarının çılgıncası yoktur kısacası, otomatik metinlerde var, şiirsel olması için çabaladım elbette, gerçekte farklı olmakta değildir sorun, daha önce denenmemişi denemek çabasıdır, olağanüstü güzel bir şiir yazmayı başarabilir insan zaman içinde, ama bu bildik sınırlarımızın içinde bir şeyse ne denli önemli ya da değeri olabilir ki diye düşünürüm, Annabel Lee'yi yeniden yazmak gibi bir şey bu, amacım güzel bir şiir yazmak değil, olabildiğince farklı bir konu ve örneğin bilim kurguyu anımsatan şiir yazabilmek, tümü böyle değil elbette, zaman içinde düştüm bu dolambaca...
Yazmak mutluluk vericidir, yorucudur, bıktıran bir tek düzeliktir, bir sürü açın koyabiliriz ortaya, yazmak gerçekte yeni bir kapı aralamak olmalıdır, olabilirse, yoksa daha önce geçtiğimiz kapıları yinelemek istemiyorum ben, örneğin bilinen bir kapıyı herkesten daha hızlı geçmiş olmak gibi bir başarıda ilgilendirmiyor beni, başarmaktansa, feci bir biçimde yenilmek çok daha ilgi çekici benim için, bu kitapta absürt ve delice şeylerde var, ama olağan bir başarı ve bir sarayda sürüp giden, taçsız bir krallığın herkesçe alkışlanan melodilerini aramayın!.. Anlaşılması güç, ama belki zamanla anladım diyebileceğimiz bir zorluğun içinde yüzüyorum ben...Nedeni şu, amorf bir evrenselliğin, tuhaf, anlaşılmaz girinti ve çıkıntılarında, neden ve niçinleri aramak ya da karanlığında yitip giderek, yapayalnız boğulmak haz veriyor bana...
(Şiir Çıldırtır)
Saksonya kralı, Normanlar'a karşı kazanılan zaferin kutlanması adına bir destan yazmasını ister şairden.
Zaferin yıldönümünde şair uzun ve görkemli bir destan okur. Kral şairi kutlar ve der ki, biraz uzun değil mi, daha öz, daha sıkı olsa, daha iyi olmaz mıydı!..
Şair ertesi yıl daha vurucu, daha çarpıcı bir destanla çıkar halkın karşısına, kral yine kutlar şairi ve yine der ki, bu da uzun ne yazık ki, daha yüce, daha derin, daha öz olsaydı keşke!..
Şair bir yıl daha çalışır ve üçüncü yıl kutlamalarında, sapsarı bir yüzle çıkar kürsüye ve tek bir sözcük fırlar ağzından, bir fısıltı, sessiz bir çığlık gibi evrene yayılır sanki sözcüğü!..
Ve şair aniden, kralın hançerini belinden çeker alır ve kendine saplayarak oracıkta ölür!..
Kralda o günden sonra tacını tahtını terk ederek, Saksonya kırlarına açılır ve bir daha haber alınamaz kendisinden, imi timi bellisiz olur!..

30 Haziran 2018 Cumartesi

YARATILIŞ (Parodigma)



Ne kutsaldır göğün sonsuz karanlığında avunmak, bir başına, hiçliğin yurtluğunda, uçurumlarda bir uzay salı, tanrının ruhuna tutsak olup; kanında yükseldiğini, oradan boşluklara yayılıp, ilkinsil tözle bütünleştiğini duymak!
Aşağı, yukarı demeden, tüm olasılıkları estirmek acunda, uçtukça her yerde varlıkların soluduğunu, kımıldadığını, devinerek birbirine sarıldığını, yaklaşıp kucaklaştığını duyumsamak; gerilere bakmak ve ufukta doğurgular gözleyen bir tanrı gibi, varlığın kanatları tüm evreni kuşatsa bile, ne bir canlıyla ne de bir kımıltıyla karşılaşmak evrenin basamaklarında...
Ne kutsaldır sıradan doğumların bir okyanus gibi kaplaması tüm kozmosu ve tözün bir tanrı buyruğu gibi güvençli, düşüncenin; başına buyruk bir volkan gibi ilerlemesi, oluntularla, bozumlarla süslü, onun büyülü gerdanından çağlayarak dökülen cevherler gibi.
İzlemek, yitip giden varlığın tözünü, geride bırakmak tanrı parçacıklarını, varlığın o çıldırtıcı hengamesini; gurur içinde yükselen, kibir dolu meleklerini, sürgit kanatlarını çırpan. Elveda demek yaşamı kutsamaya, aldanışa ve sevdaya, geride bırakmak umut tacirliğini, ilk töz nasıl yadsırsa varlığın efendilerini.
Sonsuzluk kovuklarda yiter, varlığın rengi solar, töz kılıcını sallar gözdağı verircesine ve canevinin adımlarını, yuvalarını kıskanırlar ey yaratılış; ama karanlıktan korkarlar; oysa bir ninni tutturur, Odysseus gibi yürür durursun hiçliğe doğru; bağrının altın tüyleri ve kozmosun şanlı materyalleriyle.
Ey yaratılışın nenleri, bilirsin o atarcaya karışmaz, sessizliğe boyun eğer, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey varoluşun becerileri, artık ne onun ne de ötekinin izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin varlığın cinlerinin göründüğü kozmik gölgeleri, içindeki düşlerin su içtiği derinlikleri bilirsin, bütün gizemler usundadır senin, var etmek belleğindedir dilediğini, pusu kurup hiçliklere; tılsımlarla, tasımlarla, kama gibi ışınlarla.
Uçurumlardan yükselip aydınlanırken yüzün, titremler içindeydi soylu bedenin, gözlerin kristal gibi parıldamış; yıldırım gibi, ışıklar saçmıştı bakışların gökadalarda, bu varlıksız evrenin ilahı, renk renk tüylü, o vahşi Quetzalcoatl'ı tahtından etmek için.
Sonsuzlukta görkünç zamanlar, gerdanlarında muskalar, hiçlikleri dev adımlarıyla sarsan korkunç varlıklarla geçti, yeni günün tanrısı evrenin ortasında durdu, zaman kurtuldu zincirlerinden ve yavaş yavaş, sınırsız, soğuk maviliklere, o bitimsiz, büyük karanlıklar çöktü; eski, şangırdayan avadanlıklarıyla kocamış tanrılar, uçsuz bucaksız boşlukları sarsan, umarsız naraları, evrenin bütün uçurumlarını dolduran gözyaşlarıyla yitip gitti...

28 Haziran 2018 Perşembe

ZÜMRÜDÜANKA / Toplu Şiirler


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

ŞİİR ÇILDIRTIR
Borgesyen bir efsanede anlatıldığına göre, Saksonya kralı, Normanlar'a karşı kazanılan zaferin kutlanması adına bir destan yazmasını ister şairden.
Zaferin yıldönümünde şair uzun ve görkemli bir destan okur. Kral şairi kutlar ve der ki, biraz uzun değil mi, daha öz, daha sıkı olsa, daha iyi olmaz mıydı!..

Şair ertesi yıl daha vurucu, daha çarpıcı bir destanla çıkar halkın karşısına, kral yine kutlar şairi ve yine der ki, bu da uzun ne yazık ki, daha yüce, daha derin, daha öz olsaydı keşke!..

Şair bir yıl daha çalışır ve üçüncü yıl kutlamalarında, sapsarı bir yüzle çıkar kürsüye ve tek bir sözcük fırlar ağzından, bir fısıltı, sessiz bir çığlık gibi evrene yayılır sanki sözcüğü!..

Ve şair aniden, kralın hançerini belinden çeker alır ve kendine saplayarak oracıkta ölür!..

Kralda o günden sonra tacını tahtını terk ederek, Saksonya kırlarına açılır ve bir daha haber alınamaz kendisinden, imi timi bellisiz olur!..

6 Mart 2018 Salı

KISA BİR ÖYKÜ / Toplu Öyküler

 
44. Öykü / (Pasaj)
Hacıumarların Austin'le gazeteler geldi işte... Gözdeleri, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam... Austin, biçimli burnu, eski, soluk mavi karoserini pencerelerden ayıran, sarı çizgili, eski mi eski ama sevimli ve emek bitkini bir araba, otobüs... Çocuklar için ele geçmez, tanrısal bir oyuncak, bir tansık... İşte gazeteleri okutmak için aranan çocuk geldi ve kayalıkların üzerinde, tahta taburelerin, kırık sandalyelerin kahvesinde, uygun bir yere geçti. Çetin Altan'ı, İlhan Selçuk'u, İlhami Soysal'ı okuyacaklar az sonra...

Altmışlı yılların sonuna dek sürdü bu okumalar, ama Austin bir gün, köyün yokuşundan çıkarken, kahvenin önünde, yolun başından aşağıya kaymaya başladı, yağmurun ve karın çamur deryasıyla Ademleşen bir Kasım ayıydı, el frenini çekmeyi unutmuşlar gibi laflar duydum, tek neden bu değildi elbette, yol kaygan, arabanın tekerlekleri eski ve otobüs ağlayıp, inleyerek badanaj yapıyordu sürekli... Eğimli yolda, doğallıkla aşağıya kayıyordu araba, aşağısı da başka bir yola, orası da mezarlığa açılıyordu, hızla kayıyordu araba, kayalardan olacakları izliyorduk, arka tekerleklere, mısır koçanı, çalı tutamı, takoz, çarpık çurpuk nesneler, kırık kasalar, iri taşlar koyuyorlarsa da, bana mısın demiyordu araba, çok iyi anımsıyorum o günü, çocukluk yaşlarında sayılırım ama garez dolu düşüncelerimi açıklayayım, köylülerin palyatif, kolaycı çözümlere tapma alışkanlıklarına, her zaman doğal ve işlerine karşı, büyük bir yatkınlıkla yürürlüğe koyduğu kurnazlıklarına, için için düşmanlık besler ve bir gün gelecek nasıl olsa olanlar olacak diye, büyük bir felaket yaşamalarını beklerdim köylülerden... İçgüdüsel bir saflık, güvensizlikti bunun adı ve hepimiz havada duruyorduk sanki, akan damlar, kırık merdivenler, birbirine yaslanan evler, gözü topal, ayağı körlerin, yaşam dolu cenneti...

İnsanlar düşüncelerinde, hiç bir zaman ilkellik göstermezler, pratikte ve eylemdedir bütün handikap, kullandıkları araç ve yöntemler ilkelleştirir onları, yani herkes gibi onlarda, uzaysıl düşler, düşünceler üretebilirler, hatta kuran ve gerçekleştirenlerden daha çılgıncada olabilir düşleri ama gerçekleri, eylemleri ve pratikleri ilkeldir, gülünesidir, bunun gizi nedir bilemezdim, toplumsal bir umursamazlık ve yaygın bir yetersizlik ve engelli koşuların, uzaklardan denetleniyor oluşu mu, hepsi varsayımı var saymak ne yazık ki, hepsi gerçek ve hepsi us dışı birer kategori ve sonsuz uykuların gelişi...

Keder ve göz yaşının yükselişi... Köylüler, sürgit saçma sapan sonuçlarla karşılaşırlar. Çünkü eylem düşleri beslemedikçe, düşler gemi azıya almadıkça değil, öylede olsa, bir at gibi dört nala koştursa da, sonuçlar daima elem vericidir. Toplumsal bir yaygınlıkla yürürlüktedir bu anlayış. Bir toplum, bireylerinin değil, bireyleri, o toplumun kurbanıdırlar her zaman. Kısır ve güdük birer komikçi dükkanı konumunda kalan her eylem, düşler uçsuz bucaksızda olsa, gülünç birer sonla karşılaşırlar her zaman, kökü olmayan bir çiçek, elde ne kadar görkemli bir demet olursa olsun, kuruyup solar, orkide ya da krizantem, düşlerin geçmişi olacak, eylemin geçmişi, bir kere yeni başlayan bir şey, yüzyılları bulabilir kök salabilmesi için, siz siz olun, geçmişinizi yadsımayın, sil baştana kalkışmayın!..

'Konuuzun...' Düş kurmak kolaydır ve bireysel bir deneyimdir ama eylem toplumsaldır ve hiç bir birey tek başına düşlerini gerçekleştiremez, görünmez mekanizmalar, labirentsi varyantlar, toplumsal varyasyonlar bir düşün gerçekleşip, gerçekleşmeyeceğine karar vericidirler. Bunun için bir toplumun fertleri suçlanamaz, toplum tümüyle gerileyen bir yapıysa, aydınından, şu toprağı işleyenine, mühendisinden, ticari envanterine, amelesinden, lümpen proleterine kadar... Geri bir emsalite gösterir. Kimse kendini ayrı tutmamalıdır bu kanlı vodvilden...

O gün köylülerin bu kolaycılığı ile arabanın içinde kalan, bir umar arayıcılarının başına, bir felaket geleceğini bekledim inanın, ötekilerde öyle düşünüyordu eminim, insan kendini bilebilir, bizi gösterecek ayna ve bir farsın o gün gerçekleşeceğini düşündüm. Dram ya da komedya kapıdaydı... Az sonra, çamurda kayarak, hızla aşağıya, çığlıklar arasında, yolun altına kadar uçan araba, düşleri bile geride bırakıp, yaylanarak, yatmaya kalkışıp, doğrularak, bir cambaz gibi uçup, toparlanarak, sonunda mezarlığın yükseltisine yaslanıp, kaba toprağa saplandı ve hiç bir şey olmamışçasına durdu, olayın korkunçluğu yalnızca benim gözlerimden akıp giden görüntüydü sanki, öyle gibi oldu artık hiç bir şey olmamıştı...

Araba daha önce nasıl duruyorsa, yan tarafına bile yatmadan durmuştu, herkesle birlikte, araba da kurtulmuştu. Bir tansık, görülmedik bir akrobasi beklentisinin gerçekleşmemesi, öyle şaşırtıcıydı ki, beklentilerin orijinalitesi, bu denli bir kumarın, sağ salim ve kazasız belasız sonuçlanmasının us dışılığı karşısında, daha olağan ve sıradan bir şeymiş gibi algılandı artık, bir şey olmaması, olabilecek şeyler karşısında düşlenebilecek son şeydi ve tanrının eli kudretini gösterince, yaşanan asıl şaşkınlık işte buydu...

Nasıl kurtulur arabanın içindekiler ve araba nasıl ayakta durur!.. Bazen olacakların kesinliği karşısında, beklentilerin düşüğünün de düşüğünün gerçekleşmesi, büyü ve kerametin tanımı için gerekli olabiliyor ve insanlar iki arada bir derede kalıyor!... İnsan ve yaşamın tuhaflığının sınırları ölçülemez!.. O gün, bir şey olmaması gerçekten şaşırtıcıydı, nasıl olurdu ki bu, araba resmen uçtu ve kimseye bir şey olmadı, kolaycı çözümün tanrıları, patlak lastiğe çaput dolduranların yanındaydı hep, ne yazık ki...

İlkelliği de çeşitli armağanlar, onurlar ve taltifler bekliyor bu göksel yaşamda, ilerlemek ne kadar kutsalsa, yerinde saymanında, tanrısal ve kabullenilir yanları var ne yazık ki!.. O gün yaşanan olay, gazete okumalarının, haberlerin ve heyecan veren düşünce yazılarının önüne geçmişti. Austin mezarlığa uçtu, biri ağır, üç yaralı var. Gazete haberi verseydi, bilin ki böyle süslenirdi, çünkü insanoğlu, beklenenin altında kalan her şeyi yadsımaya programlanmış bir yaratık, ağaçtan düşen sakat kalmalı, araba çarpan felç olmalı, yoksuldan para çalan yakalanmalı, kuyuya düşen boğulmalı ve koşan zamanında varmalı, aksi bir sonuç kabul görmüyor ve gönülleri fethetmediği gibi, kalpleri de sevindirmiyor!.. Algılar zamana ve mekana sıkı sıkıya bağımlı böylelikle...

Hacıumar'ın, arabasının arkasından koştuğunu da söylemeliyim, dünyada böyle bir olay yaşanmış mıdır acaba, bir tren düşünün, raydan çıkıyor ve işletmeci, sanki onu, sağa sola, yarlara, uçurumlara kaçmasın gibisinden, tutabilirmiş gibide peşinden koşuyor, koşturuyor. Genlerine işlemiş bu alışkanlık, çünkü dizginleri eline geçirseydi at ehlileşecekti, eşeğin çılbırını yakalasa asılıp durdurabilecek eşeği, ama treni ya da arabayı bu imgelerle kurtarmaya çalışmak... Niçin olmasın, araba bir at değil mi sonuçta, öyleyse ardından koşmak zorunlu ve Hacıumar haklı ne yazık ki... İnsan sonsuza dek yaşasa bile, zincirlerinden hiç bir zaman kurtulamayacak bir canlı, et ve kemiğin otantikliğinde, geleneklerinin mühürlenmiş gölgesinde yaşayan bir tür yaratık ne yazık ki... Ayda muskasını öptü bu hayvancık...

Hacıumar'ın büyüleyici yanı, arabaya canlı bir varlıkmış gibi davranmasıydı kanımca ve öyledir de, Hacıumar'ın arabaya dur, dur, dur diye bağırdığı bile vakidir, ne ki bu bile şaşırtıcı olamazdı derebeylerin geleneğinde, yaşamda ve bilgi dolaşımında, çünkü onlar hayvanlarla, bitkilerle iç içeler, onlara göre araba bile söz dinler, çünkü yaşamları çok büyük oranlarda, doğanın büyüsüyle sürüp gidiyor, bademler çiçek açıyor, kiraz meyve veriyor, arıyı severse sokmayacağını düşlüyor, köpeğe ekmek verirse ısırmayacağını, atın gemlerini kastığında duracağını biliyor ve işlerin geceye kalmamasına inanıyor ve gün ışığının romatizmalarına iyi geleceğini sanıyor. Öyledir ama...

Arabada bu durumda, çüş dediğinde neden durmasın, durmaması da şaşırtmayacaktır ilginç olanı, atı her zaman söz dinlemiyor ki, ama duracaktır araba, durdu da zaten, mezarlığa yaslandı ve inanın sözünü dinledi sahibinin... Ve müjde, dilekleri de gerçekleşti aslında Hacı Umar'ın, ne ölen var ne yaralı, her şey masal ve her şey yazılı!.. Biz aksini bekledik evet ama Hacıumar onu bekleyemez, başına bir belanın gelmesini kim ister ki, onun için büyü, sihir, mut verici gerçek güzellik, olacak olanın, hiç olmamış gibi gerçekleşmesindedir doğallıkla ve öylede oldu...

Hacıumar, kayan arabanın arkasından koştu, kimse saçma bulmadı bu davranışını, ama düşünün ki daha hızla koşsaydı, yetişseydi ve eliyle itseydi bu tarafa arabayı, arabanın yatacağına ve o zaman içindekilerin, ölümle burun buruna geleceğini söyleyenlerde çıktı, yani koşmasının da bir sınırı ve yararı olmalı, yetişmesi işi bozabilirdi, oda ölçülü olmalı, bir dokuncaya, bir edime olanak vermeyen koşma ya da hiç koşmaması, köylünün psikolojisinde olmaması gereken bir şey inanın, ayıp ya da utanmazlık ve günaha giden bir yoldu belki de, hiç koşmazsan tabi ki ölen olur, sen ilgini göster, çabala, koş, gerisini tanrı bilecek, söyleyecek, uygulayıp gösterecektir nasıl olsa...

Bu felsefenin, korkunç ve haklılıklar üreten bir mantığının olması, her şeyden şaşırtıcı gelirdi bana... Her şey o kadar olağanüstü bir biçimde cereyan etmişti ki o gün, peşinden koşmasa araba belki de daha hızlanacak ve mezarlığı bile aşacaktı, ama koşması, eşyanın ruhsal momentumunu tetikledi ve araba hızını keserek, bir ortalamaya dönüştü ve tam tamına hiç bir belacıl sonuca varmaksızın durdu...

Olayın gerisi sizin düşlerinize kalmış, ilkelliğin saltanatı işte böyle bir şey diyemem, iletişimin böyle olması çok doğaldır bu hallerde, görülüyor ki, bir olanaklar cehennetinde geliştirilmiş yöntem bunlar, dualar, yakarışlar, dur deyişler, çüş naraları, koşanların ruhsal bir yıldırımla arabayı yavaşlatması, elektromanyetik dünyaların, eşyaların, abanoz ve kehribarların aşkınlığında, nesnelerin, et ve kemiğin ruhsal yapısında, iletişime geçmek, tüm koşmacalar, çabalar ve tanrı aşkına dur diye bağırmalar kesinlikle yapılması gereken şeyler...

Hacıumar koştu, Kavasamat şaştı bu işe ve iş tanrının hikmetiyle, kazasız belasız yaşandı işte... Konu kapandı gitti. İşte bütün mesele bu!.. Köy o gün yaşanan olayların çokluğu, yerel fantezinin önem sırasında, evrenselin önüne geçtiği için, tavuk karanlığından, bilgi kirliliği ve ışığın isinden, ambar fareliği ve uçkur magazininden uzak kaldı, kendi içine gömüldü, akşamla beraber uyumadı yatağında, döşeğinde düş görmedi, kandillerin, fenerlerin pırıltısında, güne özgü dedikodular aldı yürüdü, köylüler bir felaketin eşiğinden dönmenin, bir şaşırtı yaşamanın, bir çarpınca uğramanın, düşünce ve eylemin karmaşası, azgınlaşan korku ve heyecanla günü geçirmenin, sıradan yaşamlarına mitoloji katmanın zevki ve coşkusuyla, yaşam dolu bir gün geçirdiler, yaşıyor olmanın mutluluğunu tatmak, herkese nasip olan bir şey değil, bunun ne Paraugay'ı var, ne Uruguay'ı, ne de Teksas ya da Kremlin'i...

O gün sıra İsabey kasabasındaydı ve hep böyle olacak, sırayla tadına bakabileceğiz yaşamın!.. Neden, bugün şaşkınlığımız hala sürüyorsa ve bu denli belleğimizde canlanıyorsa her şey, olanların ve olacakların tümünün böyle gerçekleşeceği olgusu kaçınılmazlıkla doğrudur kanımca!.. Böyle gerçekleşmesi gereği ve inancı da son derece yerindedir, çünkü İsabey'de bir tanrı var ve görüyorsunuz ki her şeyi de o bilir!.. Mutlu bir gün geçirdi köylüler. Bir felaketi atlattılar, ama bir kaç kişi ölümcül bir sonuçla karşılaşsa bile, mutlu olabilirlerdi olanlardan ötürü, çünkü ölümde yaşamın gereklerinden biriydi, gerekçeler olaylardan önce gerçekleşiyor onlar için, olay ufku sonra beliriyor, asıl olan yaşamı yaşamanın zorluğu onlar için!.. O gün ne olursa olsun, onlar için makbuldü kısacası, olacaklardan önce sonuçları görüyor ve sonuçlar eylemlerden önce oluşuyordu onların bilinç evinde, ak beyninde, düş ve düşünce çemberinde...

 Sonuçta, kış döngüsü, ilk kez şenlenmişti o gün köylüler adına, kovuklarından çıktılar ve bir tilki gibi hayatla oynaşıp, bağırıp çağırarak, sahnede rol aldılar ve yaşama bağlanmanın dayanılmaz hafifliğini, kuduzcul zevkini yaşadılar. Daracık bir ovanın çekip çevirdiği, dönüp duran dünyalarında... Ertesi gün güneş açtı. İnsanlar neşelenirse eğer, unuturlarsa her şeyi, bir olayın sonrası, iyi veya kötü, kesinlikle güneşte ayak uydurur sonuçlara, görünür ya da kaybolur, sürçü lisan ettikse af ola, her şey birbiri ardı sıradır!..