3 Eylül 2019 Salı

ÖLÜMSÜZLÜK


ÖLÜMSÜZLÜK

Bir yarım yüzyılı aşkındır ölümsüzlüğün peşindeyim, geçmişte dünyayı bizim köyü saran dağlar kadar sanırdım, dört bir yanı yüksek bir ovanın içindeydik sanki, arkası gökyüzü, boşluk, hiçlik, ama bu sanı şimdi bile olanaklı geliyor, dünya düşlediğim denli küçük olamaz mı... Gerçekte düşüncenin doğrusu yanlışı olamaz, mantıklısı vardır, düşüncem mantıklıydı kanımca ve hala öyledir sanıyorum.

Sonraları, okulda öyle olmadığını anladım ama nedense şaşırmadım, bu nedenle daha çok sayıda, mantıksız düşüncelere kapıldım. Ekvator çizgisi gerçekten var sanıyordum, meridyenler öyle, mavi ince çizgiler ırmaksa, düz siyahi ya da kuru yaprak rengi çizgiler neden var olmasın, daha ilginci, ırmaklar denizlerden taşarak ovalara dağılıyor sanırdım. Yılanlar kuyruğuyla sokuyor, telgraf tellerinde sesler akıp gidiyor diye düşünürdüm. Bu o kadar doğru bir şeydir ki, direklere kulağınızı dayadığınızda, bir uğultu geliyordu, hala öyle midir bilemem.

Bilimsel, dini, düşsel tüm bilinen ve bilinmeyen gerçekler yalnızca bir sanıdır, mantığımız bir kurguyla, düzgün-doğrusal bir format oluşturur ve bunun dışındaki artık saçmadır, deliliktir, sınırların dışıdır. Oysa bildiklerimizin tümü bir ön yargıdır ve sonsuza dek öyle kalacaktır. Gerçek, hiçbir zaman düşlediğimiz anlamda bir gerçek değildir. Tüm bildiklerimiz kuzey kutbunun kuzeyinde ne var demeye benzer.

Canlılar denizden karalara yayıldı, düşen bir göktaşı dölledi bizleri, Adem çamurdan doğdu ve Havva onun kemiğinden türedi... Diyesim, Adem hamileydi ve dişil bir varlıktı söyleyeceğiniz. Bunların hepsi mantıklı kurgu ve deneyimler. Mantık zincirinin kopması, anlaksal bağlantının kesilmesi, algı kapılarının sapmasından ileri gelir.

Eğer tanrı yeryüzüne inmiş olsaydı ve burası bir tür Auswitch toplama kampıdır deseydi, bugüne kadar duyduğum en mantıklı doğru işte budur diyebilirdim ben. Düşlere yelken açarak, bildiğiniz bütün doğruları yanlışlayacak bir gerekçe bulabileceğimize adım gibi eminim.

Niçin ölümsüzlük peşindeyiz biz... Bilinemez belki ama şu olabilir, hiç bir şeye tam olarak ulaşamıyoruz biz, gerçeklik sürekli avuçlarımızdan kaçan bir şey, kavuşmaların bir düş olduğunu biliyor ve yalnızca kendimize inanmakla, inandırmakla yetiniyoruz...

Her şey bir illüzyon, bunu zaman içinde daha iyi anlıyoruz, her şey bir sonsuzluk içinde akıp gidiyor. Öyleyse şu kaderci-fataliyen yaklaşıma göre, varsıl olma, egemenlik duygusu, mülkiyet kaygısı, eşsizlik arzusu ya da herkesin aşık olduğu bir şantöz olma saplantısı nereden geliyor diye düşünebiliriz.

İnanın bu gerçellikler, her şeyin illüzyon olduğu sanısını daha bir kanıtlayıp, kuvvetlendiriyor, çünkü, geçici olduğunu bilen ruh, körlükle dahi olsa kalıcılık arıyor, öyle olacağı sanısıyla ve sanrısallıkla her şeyin peşine düşebiliyor artık. Zaman ve uzama uyum dahi aramadan, bir düşün peşinde bile olsa, yavan bir gerçekliğin görkemine bile kapılsa, içgüdüsel bir mantığın kollarında, gerçekliğin illüzyonuna kapılarak, uçup gidiyor. Görseli iç dünyamızı bile aydınlatan, kristal bir albeni. Katıksız bir illüzyon.

Borges, günahkar ve masum, işkenceci ve mahkum, köle ve efendi gerçekte aynı kişidir diyor. Anlamak oldukça zor ama doğru gibi, insan tinsel bir yaratık, tacı tahtı da bırakıp gidebilir bir gün, evrenin gizine erdiğinde ona kavuşmuş olmak sanısı, sanrısıyla, ondan kaçınıp, uzak durabilir de...

Borges'in bir öyküsünde evrenin bütün gizine sahip olan mahkum, hücresinden kaçmaya yeltenmiyor bile, gerekçesi, bu olağanüstü giz, ben buradan kaçayım diye, yüz kızartıcı bir gerekçe uğruna bana bağışlanmış olamaz diyor. Bunları düşünmemizin nedeni, aldatan ve aldanan, varsıl ve yoksul, iyi ve kötü gerçekte tektir, birdir, roller değişseydi, yaprak bile kıpırdamayacaktı evrende, asıl anlaşılması gereken töz budur bizim.

Başka bir öyküsünde, şair yazdığı şiiri, sürgit bir öze indirgemenin, sonsuzluğa ulaşma çabası ve kibri olduğunu düşünerek intihar ediyor, yine başka bir öyküsünde, birbirini yaşarken gammazlayıp ölümüne yol açan iki papaz, tanrının karşısına çıktıklarında, onun indinde, aynı kişi olduklarını dehşetle görüyorlar. Her şey bir sanı, bir illüzyon, bu kanı elbette size pek inandırıcı gelmeyecektir, çünkü formatlarınız ve mantık silsileniz, kendince bir bağımlılık yaratıyor ve kendinize iman eden sonsuz sayıda başkaları oluyorsunuz artık, bir tür paradoks ve şaşırtıcı bir dogma, inak...

Şunu demek istiyorum, sözgelimi bir arı olsaydık ve aynı derecede yetenek sahibi birer varlıklar olarak, uzayda cirit atsaydık, hiç birimiz dünya küre biçimindedir demeyecektik, arı gözünün algıladığı geometrik kurgu neyse onu ileri sürecektik. Örneğin eliptik beysbol topu ya da meteorit biçimsellik veya kuyruklu yıldızımsı ya da kamçılı zigot görünümünde bir geoit, dahası eğretisel tokmak veyahut yamuk diyebilecektik. Dünyanın yuvarlak olduğunu öne sürmek, resmi tarih gibidir, ölenler suçlu ya da asi, krallar bağdaşıksız birer yarı tanrı / lar ve kulları da uyumlu birer tebaadır orada, hiçte sevindirici değil, yalnızca olması gerektiği gibi!..

Ölümsüzlük nedir ve neden ararız dedik... Mitolojide bile var bu kavram, onu arayan taçsız kral ve asalılar, Sybile gibi sonsuza dek yaşamakla cezalandırılan ama bir şişeye sığacak kadar küçüldüğü için, sesi bir cırcır böceği gibi kısılan insancıklar, alabildiğine dipsiz, derin kuyular, Cumae ve Hades, Tantalos ve Ereboslar... Avernus ve Aiaslar ölümsüzlüğün iç burkucu, filosofik masallarıdır.

Dünyadan ayrılmak elem veriyor insana, dizginsiz kederlerin boğuntusunda çırpınıyor, inilmez kuyulara iniyor, dalıp gidiyorsunuz, kimselerde bilmiyor!.. Ama bir nostalji duygusu bu, yurtsama, bir daha yurduna dönemeyecek bir insanın kaçınılmaz hüznü, insanı hazan bahçelerine sürükleyen, elemli güzelliğin, acıların gazelinin avuntusu!..

Celladına alışkanlıkla türküler çağırma ve kaçınılmazlıkla uyum göstermenin, şakacıkdan bir isyana da dönüşebilen serenadı... Ölümsüzlüğe kavuşsak ötenazi yaygınlaşır mıydı acaba, kavuşamadığımız için onu bilemiyor ve kabullenemiyoruz ve soruya tepki gösterme aşamasını geçemiyoruz. Kültürel bağlarımız var oluşumuzun gerekçesidir bizim...

Ölümden kurtulamayacağımızı bildiğimizden hep bir umar arıyoruz, bir kümbet yaptırmak, bir kuleden uçmak, boğazı geçmek, bir risalenin içine girip saklanmaya çalışmak, sergüzeştler yaşamak, poligam olmak, karıncalar gibi üremek, hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşüncedir kuralı uyarınca tutumlar sergilemek, tümü gizençli birer ölümsüzlük arayışıdır, sonsuz olanakları var ölümsüzlüğe kavuşmanın, tıpkı kendisi gibi!..

Karbon karanlığında, kulak salyangozunu doldurma, Corti hücrelerinin titreşmesi, cüce gezegenlerin korunaklı olması, Pithovirus sibericum, deniz anası(Turritopsis dohrnii), omurgasız minik Bdelloid rotiferler (tekerlekliler) ve bireyin kişiliğini beyinde barındıracak hologram bir 'avatar' ya da cıva içerek ölümsüzlüğe kavuşacağını sanan Qin Shi Huang gibi olmak ya da okyanuslarda, sazlıklarda, çayırlarda otlamak, deniz inekleri gibi yaşamak veya yaban arıları gibi zaman kavramından uzakta olmak, hepsi gizlenmiş bir ölümsüzlük arayışı, doğada ve kıpırdayan her şeyde kaçınılmazlıkla var bu içgüdü...

Işığın karanlıkta giderek büyümesi, ruhsal bütünlüğün tümden olanaksızlığı, bir ev kadını, saçları punk bir pop yıldızı, dilin tutuşturan işlevi şiir, annelik duygusu, parçaların birleştiği bir puzzle, ateşli bir öpücük, köklerinden ayrılmış güller, ufuklara doğru yükselen göz, heplik ve yokluk, açlık ve tokluk, jelatinsel saydamlık, suyun görünürlüğü, kederin biteviyeliği, ölü bir kraliçe, bozuk bir kilit, tenin heyecan vericiliği, hayati sütün güvenilmezliği hepsi ölümsüzlük duygusuyla bağdaşıyor, olumlu ya da olumsuz, her şey sonuçta algı kapılarının bir rüzgârıdır.

Örneğin şu yazı neden, katıksız bir yarım kalmışlık duygusu veriyor, alabildiğine bir yetersizlik argümanının sırıttığı... Ölümsüzlük peşindeyiz ve ona hiç bir şeyle kavuşulmadığını, kavuşulamayacağını (yarım kalmayan hiç bir şeyin olmadığını, yarım kalmışlık duygusunun temel olduğunu, gerçeklikte bizi sarıp sarmalayan tek şeyin bitmemişlik, tamamlanmamışlık duygusu olduğunu) yazık ki biliyoruz, onun için... Bir gün ölümsüzlüğe biyolojik anlamda kavuşsak, bu duyguyu üzerimizden gene atamayacağımızı biliyoruz, çünkü ruhların ölümlü olduğu yerde, beden ölümsüzdür gerçeklikte, bizi kahreden şey ruhlarımızın yitiyor / ölüyor olmasıdır, beden biçim değiştiriyordur sadece... Anıdır insan. Gelecek diye bir şeyde yoktur ve olamaz, gelecek tümüyle soyut bir kavram olup, bir düşünsemedir, yarınsa bir şakadır saltıklıkla ve o kesinlikle ve tamda bugündür ne yazık ki...

Bir nötrino dalgası geçer organlarımızdan, genizleri yakar saçlarının kokusu, balık ağzı gibi açılan vulvalar, elektrik direğini kıskandıran penisler, manyetik dalgalar, tanrının kovulmuş melekleri gibisin, yüreğini söküp eline verecekler, ciğerini deşerek kardiyana girecekler, bütün boşluklarına altınsı saman doldurup, uyutacaklar sonunda, ölümsüzlük de her şey gibi, bir şeydir / hiç bir şeydir işte...

Şöyle düşünelim, bir yer var ve sürekli ölüşüp, doğuşuyorsunuz, her şeyin ayrımındalar ve en büyük kederleri de bu, evrenin sınırlı / sınırsızlığını biliyor ama algılayamıyorlar bütünsellikle ve bu bir tür illüzyona yol açtığı için acılar içinde kıvranıyor ve kendi içlerine saplanıyorlar kaçınılmazlıkla, sezilmez biçimde yineliyorlar kendilerini...

Oysa, geniş bir otlak düşünün, içinde minicik, göz ucu kadar bir tepecik olsun, o tepecikte bir karınca yuvası... Karıncalar otlaklara egemen olmanın düşlerini kursunlar, ne hikmetle demeyelim, kurgu yalnızca buna elveriyor, bu nedenle birbirlerini yesinler, ölsünler, öldürsünler ve gülsün güldürsün ve bilsinler ki uzaklarda sayısız otlaklar var, düşlere bile sığmayan, us kıran, düş kıran sonsuz otlaklar ve bu düşlemlere bile sığmayan fanteziler, yerler, gökler, kentler, şimdi bu karıncaların, o minicik, küçücük yerde tüm bu olan bitene egemen olmaya kalkışmaları, olayın tüm ayrıntılarına, gizlerine sahip olmaya çalışmaları ne kadar gerçek ve ne kadar olanaklı ve ne kadar yerindedir, bu doğrudur evet, ama bunu tam bilemeyiz işte, doğrudur ama doğrudan emin değiliz diye düşünebiliriz.

Sırf olurluğundan, olmazlığından da değil, gerekirciliğinin hangi sonuçlara yarayıp / doğuracağından, bir şeyi değiştirip, değiştiremeyeceğinden dolayı da sorabiliyoruz bunları, bizlerin açısından bakınca, son derece gülünç ve gereksizlik sınırlarını aşan bir fantezi gibi durabilir belki de ama onlar düşlerinin güzelliğiyle kalmayı bilmeliler ve her şeyi bilseler bile bilmenin başka bilinmeyenlere yol açacağını öğrenmeliler, görecelilik ve bizim literatürümüze göre, sonsuzun sonsuzu sonsuzdur mottosu uyarınca ve üstelik her şeye egemen olup, sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe kavuşsalar bile, sırf mutlu olmak istedikleri için mutlu olamayacaklardır artık edimlerinde...

Gizlere kavuşmayı arzuladıkları için, onu bir türlü ele geçiremeyeceklerdir, çünkü arzu, arzular doğurur ve bu bir tür sanrıya dönüşerek sizi ele geçirir, mutsuzluk üretir, mutluluk amaç mıdır, belki değildir, belki korkaklığımızdan söyleyemediğimiz için, belki de tek amacımız budur bizim, başkaca neyin tam olarak bir illüzyonik değeri olabilir ki diye de sorabiliriz... Yerimizde saymak mıdır doğru olan diye de sorabilirsiniz, hayır, doğru olan ne yapmak gerektiğini bilmektir, onu ölçüp biçmeli, ona karar vermeli ve deneyebilmeliyiz ama biz ne yapmak gerektiğini bile bilmiyoruz, deneme yanılma yöntemiyle ilerliyoruz ve güvensizliğimizin, kederlenişimizin kaçınılmaz dayanağı ve nedenselliği ne yazık ki bu... İnsan sonsuz bir zaman tünelinin içinde, henüz kendini geride bırakamamanın acılarıyla boğuşuyor. İşte, günah bu...

Çünkü onlar, ölümün ölümsüzlük olduğunu anlayacak bir dünyaya, bir düşünceye bile sahip olamadılar. İkircik ve paradoks içindeler. Sınırlı dünyaları ve görünen, algılanan dünyaları minik bir evrenin parçalarıdır. Sonsuzluk, öbür dünya ile, ölümden sonrasında başlıyordur, cennet ve cehennem bu dünyanın bir kopyasıdır, kısır bir düşlemdir ve yenilikçi olmak şöyle dursun utanç vericidir, yinelemenin hoyratça bir karşılığının, acı ve armağanı olan bir dünya kafesinde ürettiğimiz, basmakalıp bir dört işlemdir ne yazık ki o... İnsan buna layık olamaz, olmamalı, ayrıca bu varsayım, bir düştür ve bir soyutlama olup, yoktur, her varsayım gibi yoklukla butlan olup, densizliğimizin, dengesizliğimizin, kendimizi aşamıyor olmamızın kahreden bir benmerkezciliği / egoistik yanılsama ve yinelemesi, zamanlar boyu süren bir avuntusudur. Cennet ve cehennem, kargaşa ve kıyımın cirit attığı bir dünyanın, us dışı bir aldatının dolambaçlarında, bir yürek ezimi, can düşmanı bir kurgunun acımasızlığında, açıkça ve alaysılıkla sürüp gitmesidir. Sözde yaşamak korkusu orada da sürecek ve orada da suçlarımızın kefaretini ödeyeceğiz, buradan hiç bir farkı olmayan yere gideceksek burada kalsaydık, sonrası mutluluk, dinginlik ve can sıkıntısı! Sizce bu inandırıcı mı... Biz buna layık olmamalıydık ve layıkta değiliz.

Bu dünyanın yarattığı düşünce biçimiyle, ölümsüzlük ve sonsuzluğu algılayıp kavrayamayız. Her iki kavramda algılanır ve görünür evrenin dışındadır, ölüm bir başlangıçtır. Minik manik bir evrenin canlılarıyız biz. Henüz... Bilinen ya da bilinmeyen bir yerden geliyor, su yüzüne çıkarak yüzüyor ve gidiyoruz, neden şu yaşadığımız anın ve bu dünyanın dışında aramıyoruz sonsuzluğu, sınırlı, doğallıkla kısıtlanmış bir ortamın içinde sonsuzluk ve ölümsüzlük var olabilir mi... Ölümsüzlük için ölmemiz gerekiyor, sonsuzluk ve sınırsızlık duygusunun olanaksı ya da olanaksızlığı içinde, bu dünyadan ayrılmamız gerekiyor.

Ölümün var olduğu bir kıstırılmışlığın, birim değerin içinde sonsuzluk ve ölümsüzlük nasıl olasıdır, bu boyutun dışına çıkmadan ne sonsuzluk ne de ölümsüzlüğün varlığı düşünülebilir, Platon'un mağarasında yaşayanların ölümsüzlük arayışı, mağaranın içinde dönüp duran kalıcı bir edimden öteye geçemez. Sonsuzluk yok oluşun başlangıcında bir eşik olmalıdır, yok oluşunuzun düşlemini kuracak ve onu aşacak olan da sizlersiniz. Ölüm severlik değil bu!..

Birbirinizi öldürmeyin, sabredin bir süre sonra zaten öleceksiniz, öyleyse bekleyin, diyetinizi ödeyin ve öbür yakaya sonsuzluğa geçin, evrenselliğin tozanıyla, tözüyle kozmikleşerek basitçe ölümsüzleşin, varsınız ve tanrı sizsiniz artık ve yokluğunuz bir sorunsal üretmeyecek / üretemeyecek kadar dingin ve kutsanmıştır artık ama şu yazımlar bizi kaotik bir uçuruma sürüklenmekten kurtaramıyor, çünkü sınırların içinde sınırsızlık aramak sürgit gülünç ve yalnızca keder üretiyordur artık.

Güzelliğin acılarıyla mutlu olmak istediğimiz için, bir kaplanın elinden et çalmanın telaş dolu heyecanı var bizde... Ölümsüzlük ve sonsuzluk sınırlı ve algılanır evrenimizin çözümleyebileceği bir varsayım değil, varsayımı var sayarak elde edeceğimiz sonuç tüm bilitlerimiz gibi varsayımı var saymanın acılarına katlanmamıza yol açmaktan başka bir işe yaramıyor ne yazık ki...

Her iki kavramda, bu evrene yabancı ve uzak bir düşselliktedir. Bu evren sınırlıdır ve ölümlüdür. Bu evrende, bu iki kavramın dışına çıkılabilseydi, burada değil başka bir evrende var oluyor olmalıydık. Varlık sınırdır, sınırlılıktır, yaşam ölümü zorunlu kılar. Öyleyse bu evrenin dışına çıkmadan, ölümsüzlük ve sonsuzluk olanaklı değildir. Bu evren bize salt çelişkiler üretmekte olup, çözüm ileridedir, evrenin çok ötelerindedir.

Her ikisine kavuşsanız bile sınırlı evreniniz sizi sınırlarının içine hapsedecek, sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü düşleyemeyecek, algılayamayacaksınız. Zaman efendimizdir bizim. Ölüm, bu evrenden kurtulmanın biricik yoludur ve sonsuzluğun başlangıcı, ölümsüzlüğünde adıdır. Korkulanında sonu...

Yaşadığımız dünyada, algılanır evrenimizde sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü arayan, ölümü de bir çözünürlük olarak önüne koyabilmelidir ki, onun dışına çıkabilme varyantlarında gezinebilsin, ölüm ölümsüzlüğün öteki yüzüdür ve gerçekte birdir. Algılanır evrenimiz açısından bu böyledir ve bu nedensellikle ölümde bizim içimizdedir. Ondan korkuyor oluşumuz bizim aczimizdir ve zamanı uzatarak onu yenemeyiz. Başkalaşarak, ölümün çemberleri dışına çıkarak onunla alay edebilir ya da onu üzebilir yahut sevindirebiliriz.

Sonuç, sınırlı bir evrende sınırsızlık, ölümlü bir evrende ölümsüzlük aranamaz. Görecelilik yasası bize şunu söylüyordur; Görüşlerinize çokça da bel bağlamadan kulaçlarınızı atmalısınız. Nasıl, arının bilinç yapısıyla, dünyanın biçimine karar vermek önümüze petek sorunsalını sürmenaje eden bir algıyla mantığımızı örüntüleyip, örtecek, yargı ve vargılarımızı biçimleyecek idiyse, yuvarlaklıkta, petek gibi, o çembersideki çokgenliliğin kovanları ve arılarıyla başka tür bir görlemi sürdürüp gidecektir artık.

Yuvarlaklık bu denli asal bir gerçekliğin kavramsallığında yer edinemeyecekti öyleyse... Arının gözünde yuvarlak diye bir kavram oluşmamıştır bu güne dek... İlgisizce ve elbette her şey bir dönüşümdür belki de... Acaba ölümsüzlük, sınırsızlık ve sonsuzluk duyulanımı ve arayışı, bizim sürüp giden aczimizin ve zayıflığımızın, her şeyde olduğu ve görünebildiği üzere kronik depresif bir aşaması veya dışavurumu mudur...


Bilmemek, bilememek, biliyor olmaktan her zaman çok daha olağanüstüdür!.. Anlaşılır gibi değil ama, çünkü Platon'un mağarasındayız biz. Çıksak gördüğümüz daha büyük bir mağara, Sınırlı olan evren değil, biz sınırlıyız, ortamımızda... Bu yüzden bilmek, durmakla eş değer bizim için. Umut etmek yazgımız!..






                                      &



Andaç

Bir ressam arkadaşla, Vedat Türkali'nin Cihangir'deki evine gitmiştik, Cihangir'i iyi bilirim ama yeni dünyanın insanları kırk yıllık komşularının kim olduğunu bilmedikleri gibi, onun evinin nerede olduğunu bilmiyordum. Türkali'nin evine çıktık. O bir dostunu görecek bende bir klişe olarak kitabımı verecektim. Eşi onu çağırdı, ziyaretçilerin var diye, biraz sonra geldi, oturdu masasına, işte anlatmak istediğim bundan sonra başlıyor, önünde bir sürü kurabiye, poğaça, açma türünden şeyler, ben yedim mi hatırlamıyorum, Vedat Türkali ha bire yiyor, içimden amacı şu bu gösterinin dedim, bakın yaşlıyım ama yaşlılara yasak olan şeyleri nasıl da yiyorum görün. O günden beri ölümün hiç bir şeyle ilgisi olmadığını düşünürüm, obez biri uzun süre yaşıyor, vegetaryan biri ise genç yaşta ölüyor örneğin. Vedat Türkali uzun süre yaşadı. İyi bir insandı ve hayatın anlamına yorumlar katabilmeyi başardı sanırım yaşamında...

Onun kitaplarını okumadım, bir kaç satır belki, anlatıları, egzantrik olmayan metinleri okuyamıyorum, bunun gerekçesi şu, geçin birinin önüne hayatını anlat deyin, inanın çok görkünç ya da hedonizm dolu şeyler anlatacaktır. Deneyin hak vereceksiniz.

İnandığım bir şey daha var, o da benim kitabı okumadı, kitap verirseniz kitabınızı okumazlar, onun için kitabınızın aranması ve öyle okunması olasıdır ancak genellikle. Bir şairin kitabını masada unutan insanlar biliyorum ben, çünkü zahmetsizce elde edilen şeyin ne değeri vardır, ne de önemi...

Çok yazara kitap verdim, kimse okumadı biliyorum, bende onlarınkini okumamışımdır, normal. Her kitabı okuyacak ömrümüz olsaydı yazın sanatı bu denli özel ve gerilim dolu bir şey olamazdı. Sanat heyecan veren bir avın peşinde koşmak gibidir. Ölü bir ceylan ise heyecan veremez!.. Onun için kitap vermek, ölü bir ceylanı görmeye benzer!..

Gerçekte Vedat Türkali'nin doksanlı yaşlarda bile trans yağla dolu şeyler atıştırdığını anmak istedim burada, bir de kitap vermenin anlamsız olduğunu... Bu öyle bir konudur ki, Borges bana bir kitabını verseydi, onu bu kadar sevemezdim belki de, onu Amazon ormanlarında dolaşırken, bizzat kurduğum düzene, ökseye takılmıştı o, diyesim avlamıştım onu ben, vahşiyane, korku dolu bir macerayı yaşarken!.. İşte Amazon'un anakondası diye önüme bıraksalardı onu sevemezdim sanırım.

Buradan bazı şeyler okunmaz, okunamaz anlamı çıkarılmamalıdır, 'İnsana ilişkin her şey kabulüm' veya 'Günahlardan arınabilmemiz için günaha girmemiz gerekir'. Yaşamım boyunca elden geldiğince okumaya çalıştım, yönseme, bir kolhoz gibi ayrışma ve içselleştirmeye varıyorsa her şey, okumalara dayanıyor. Düşünelim ki, yetmişli yıllara kadar kandil ışığında aydınlanıyorduk biz!.. Bir yazarın, bir idenin kendisi ya da türevlerini okumadan ayrışmaya varma olasılığı yoktur. Okuyamam diyebilmek için o şeyi okumak gerekir kısacası!.. Sonuçları nedenlerden önce yazma çağına gireli epey oluyor ama!.. Kısacası okumadan bir şeyin okunup, okunamayacağı konusunda, kumdan kaleler yapma olasılığı yoktur, bir paradokstur bu, ama yazma konusunda insan prospektüsleri, diyelim bazı yapıtlardan daha çok okumaya varabilir veya kozmolojik metinlere, hatta istemeden de olsa astrolojik metinlere ilgi duyabilir, bu düşündüğünü gerçekleştirme yolunda olması gereken harç ya da naçizane tuğlalarıdır onun, yazgısını gittiği yol belirleyecektir sonuçta, hiçliğin dolambaçlarında gezinirken de, canlılarla karşılaşma olasılığı her zaman vardır kısacası... Varlık için hiçlik, kendisinin bir türevidir -kesinleyemediğimiz- bir kesinlikle!..

Sevmek de, gizemli bir bileşen, tuhaf bir soyutlama ve eşi olmayan öznel bir akıştır. Onun yönü sizin iradeniz dışında değiştirilirse, yargıcı yargılayacak yargıç ararlar ve sevginin yerinde yeller esebilir!..




II

Geçmiş zamanda, Bostancı'da edebiyat toplantıları olurdu. Hatay Restaurant, Çağlayan Kafe, İstasyon Kafe gibi yerlerde. Sık sık yer değiştirilirdi, çünkü iş yerleri henüz sanat erlerini (er olgun ol anlamında, ermiş olgun demek!) ağırlamanın onurunu işyerinin skalasını yükseltip, bir nitelik kazandırmasına önem vermek şöyle dursun, onlara göre atıl kalabalıklar, cüzdan sarhoşları kadar önem arz etmesi olanaksız kitleler, hatta belki habis diye düşünüyorlardır kim bilir, doğu artık ipini koparmış, onu ya bir titan duvarı ya da Akheron türü bir uçurum bekliyor ki dünya ahvaline hakkıyla dönÜp, ayak uydurabilsin, sığmıyor uzandığı yorgana diye Procrus gibi ayağını kesmek cehaletinden bıkıp usansın ve tanrısının layık gördüğü Sisifus işkencesi bitsin ki Adem'den doğma değil, adamdan olma biri olduğunu anlayabilsin!..

Doğunun yaklaşım sorunu var, belki palangası, boyunduruğu zorluyordur buna, ama -gerçekte- eşitler arasındaki mücadelede alta düşen bir türlü kalkamıyorsa, tanrıda biliyor ki bu ilahi bir tecelli değil, alttakinin sürgit basiretsizliğidir!..

Toplantılar Salı ve Perşembe günleri olurdu, Perşembe toplantılarını Salah Birsel forse ederdi, daha iyi bir takım ve daha sessizce ve günahkar olduklarını bilen bir gruptu onlar, yani daha ermiştiler. Salı günleri ise çaylaklar gelirdi, hayatı bile henüz tanımamış ama şiir yazmış, roman kucaklamış, öyküsü beğenilmeyince durum öyküsü bu diye icatlarda bulunabilen acemiler mangası, ama daha ilginç bilin ki...

Salah Birsel'in toplantısına giderdim ben, zorlu olan tüm az konuşulurluğuna karşın onunkisiydi, zorluğu severim ben, çünkü başka zorluklarla tanışınca onlar bu yeni zorbayı aralarına almak istemezler bile, bu yüzden hoş ve stresli müsabakalara tanık olur izleyiciler elverdiğince... Salah Birsel aramızdan ayrılınca toplantı tarihe karıştı, işverenler sanatın değerini bilemediği için veya bu tür toplantıları Arkadialı çoban ölünce bitiren toplumlar, yeni bir öncü ya da yol gösterici aralarından çıkaramıyorsa, doğunun sanatında da bir problem vardır doğallıkla, hiç bir gerileyimin kusuru, toplumun bir kesimine yüklenemez, aydınınız da geridir doğallıkla, geri bir unsurun, diğer materyallerinin de geri olması ya da kalması doğa yasasıdır, hiç boş yere böbürlenmeyin, kalburun dışında peşrev çekip durmanın hazzıyla.... Kusurun temelinde, bilim adamınız, sanatçınız veya teknolojist kağnıcınız vardır gerçekte bunu bilin!.. Koparma ve silkmede de değil, meşruten toplamdadır kusur. Düşünün ki burjuvası fason bir toplumda afra tafralarla büyük annesinin veya babasının görkemli kamçısının becerilerini anlatmaya kalkan züğürtler gırla gidiyor aranızda!..

Salah Birsel yine de Öztürkçeci, olmakla ve denemeyi edebiyatımıza kazandırmakla bir şövalyeydi elbette bu yolda... Mizah ve humoura ilgi duymam ben, her şeyi seven hiç bir şeyi sevemiyor demektir. Dolayısıyla yazarın inceliğine, dil cambazlığına, yenilikçi yaklaşımına ve dili evirip çevirmekteki hüner ve inceliğine hayrandım.

Dil bir tür orgazm aracıdır gerçekte, Salah Birsel'de bu ultra'izm vardı.

Anlatmak istediğime gelince, bir gün kendisine dedim ki, hiç alıntı yapar mısınız, başka metinlerden yararlanır veya metinler arası geçiş için köprü olsunlar diye kaydırmada bulunur musunuz minval bir şey sordum. Çalıyor musunuz demenin Arapçasıdır bu!..

Sanatçılar bir şehir efsanesi değilse de, toplumdan ayrık birer kimesne değildirler ne yazık ki, tam anlamıyla onlar da toplumun birer parçasıdır. Bu yüzden kibirli, egosunu dışa vurabilen veya içgüdüsel olarak savunma ağırlıklı bir yaşam peyzajının müridi olabilirler, doğaldır bu.

Soruma ben asla başkalarından yararlanmadım, alıntı bile yapmam biçiminde yorumlanabilecek bir yanıt buyurdu sanatçımız. Günahı benim olsun...

Ama tanrı o gün bana bir pusu kurmuş demek ki, küçükte olsa bir kaosa neden olmak için düş evimde ya da bilinç dünyamda...

Eve geldiğimde, Zekeriyazade'nin Ferah Cerbe Savaşı adlı kitabını karıştıracağım tuttu, nedeni şu, tarihi mecelle ya da menkıbelere bağımlıyımdır, hoş görüm ve tutkum vardır. Babamdan kaldı bu zehri bağımlılık, lambanın gölgesine sığınarak, fürudan kalan tarih kitaplarını kör noktaların içinde, yarı karanlıkta sinip, heceleyerek okuduğunu bilirim. Ne trajik bir olay gerçekte, gözüm yaşarıyor işte. Olayın gizi şu, inanın sanata merak salıp Roma'nın arenasında boy göstermeye ant içmişsem naçizane bir dünyalı druit olarak, o elim manzaranın ve okumayı bizim kitaplardan otopyatik biçimde öğrenen Aşık Ömer'in -annem böyle derdi ona- bunda payı vardır.

İşte onun özlemlerine son vermek ve dinmeyen, ilahi alışkanlığını sürdürmek için yola çıktım ben. Açıkça söylemek densizlik mi bilemem ama bu benim içimdeki tümördür ve yaşamımı şu ya da bu biçimde ona adamış ya da klişe deyimle bu kavgaya gözü kapalı atılmışsam kimse yadırgamasın olan biteni, olayın geçmişi altmışlı yıllardan kalan, filmatik ama elem dolu bir sahneye dayanıyor, yarı karanlık bir oda, lambanın gölgesinde harfler heceleyen bir Kilikyalı ve dibinde şaşkınlık ve ürküyle onu izleyen minicik bir satir.

Kimseyle dalaşmak istemedim ben, boynumun borcunu ödüyorum ve o borç hala sürüyor, borç ödeyen birini herkes hoş görür ve anlayışla karşılar benim bildiğim!..

Zekeriyazade'nin kitabını karıştırırken, başlangıçta bir yerde şöyle bir giriş vardı, tam anımsamıyorum şimdi, girizgah şu; Dara heybetli, İskender ayarlı diye bir estet, süsleme, tersi de olabilir, Dara ayarlı gibi...

Salah Birsel'i ilk görüşümde, bu konuyu ortaya sürerdim artık, edebiyat bu tür çekişme, hoşgörü, İncinatus'u ya da kahkaha tufanını çağırmak değil mi... Dedim ki sizin bir denemenizde şöyle bir tümce var giriş levhasının önünde ama o tümcecik Cerbe Savaşı'nda da kullanılmış, açıklamalı söyledim tabi, ben bir kusur olarak değil, bir merak ya da anlayamadığım bir şey mi var amacıyla sordum, ses tonu bu tür mecralarda olayın belgesidir, hiç ses çıkarmadı, büyük bir kusur veya bir sorunsala dayanmıyordu zaten diyaloğumuz.

Bir muziplikte değildi yaptığım, olay aydınlanmış gibiydi sonuç olarak, binlerce sayfa kazandırmış bir yazarın olgun yaklaşımı olaya, benimde ağrılarımı çok daha sakin ve derinden kavramam için, kuleden gelen bir çan sesi gibi uyarıcı olmuştu işte!..

Yüzlerce anı var oralarda, Trabzonlu şair Subutay Karsan vardı örneğin, adını çok severdim, aramızdan ayrılalı yılarca yıllar kadar yıl oluyor ve bir şairdir ki o kimsecikler bilmiyor. Tanrıdan başka...

Tanrının bildiğini kul bilmiyorsa; Kulun bildiğini tanrının bilmemesinden, yeğdir ama!...

Salah Birsel edebiyatımıza katkısı olan zarif, saygın ve motorize bir yazarımızdı. Deyim uygun olmadı ama gerçekliği dışa vuruyor acımasızca... O didaktik bir şey anlatmak isteyen bastonlular gibi hecelemezdi sözcükleri, Hint kirazı derdi ama sizinde düşlerinize, Hint kırları düşerdi karşılığında ve sıkı durun, 'Bu ne kadar çok Nemrut, ne kadar az Yunus Emre' derdi.

Bir espri parçacığı bu anı, bir sanatçı geçmişten, çağdaşlarından, hatta gelecekten elbette yararlanır ve yararlanmalıdır, o sanat dışı, günü birlik, emprovize bir yanıtta verebilir ama örneğin şu gün ya da gelecekte biz ondan yararlanamıyorsak bu bizim edebiyatımızın hala primitif bir çoban değneği -yol gösterici- olduğunun kanıtı olabilir!..







III

Bir yazın yapıtı neden ilgimizi çeker hiç düşündünüz mü, görünür dünyamızda iki nedeni vardır bunun, ilki, bize yakın oluşudur... İnce Memed tüm Anadolu halkına yakındır sonuçta, ilgimizi çekmesi orada anlatılanların şu ya da bu biçimde bize anlatılan masal, efsane, kıssa gibi şeylere yakın oluşundandır. Biz onlarla büyüdük, Yaşar Kemal'i kentli olduğunu savlayanlar pek sevmez, doğma büyüme İstanbulluyum diye yaklaşımları bir yaşam kozuna çeviren ninjalarda pek sevmez onu, sonuç bize yakın olan şeyi içgüdüsel olarak sevme zorunluluğumuz vardır, bir genelleme olarak. Bunun ayrıksı yanı bu konularda derin araştırmalara dalanlar için geçerli olamaz bu mottolar, gerçek bir aydın bu sırat köprülerinin müdavimi olamaz.

İkincisi yapıtın bize uzak oluşudur, bilinmeyen dünyalar, egzotik ana karalar doğallıkla ilgimizi kamçılar, Jules Verne (benim karakoncolosumdur), Llosa, hatta James Joyce -Ulysses- bile ilgimizi çekebilir, biri geçmişin bilim kurguvari bilinmeyenlerinin ustasıdır, ikincisi egzotik tanımlamasına girer, üçüncüsü, yapıtı yeni bir absürtizmin gezegene yayılan tek örneği olduğu için merak uyandırır. Ulysses'in anlattığı şeyler değil, biçemi ilgimizi çeker. Bu bazen her şeyden çok katkı sağlayabilir yazın sayrılığına bulaşmış Son Kişot'lara... Ayrıca Ezra Pound'un Kantoları öyle sarsar ki insanı, uzaklık ortadan kalkar, tam aksine sizin düş evinizi kuşatan bir anomaliye dönüşür. Yazın tehlikeli bir alışkanlıktır.

Uzun yıllar kitapçıları dolaşarak ömrüm geçti benim, orada bir gün Kuzey Defterleri diye bir şiir kitabı gördüm, aldım hemen, nedeni şu, bağışlayın beni, daha ilk bir kaç dizede kitabın iyi olup olmadığını -kendimce- anlarım ben, hiç yanılmadım, hatta ilk gördüğüm dize kitabın en iyi bölümü de çıkabilir bazen, tanrı yardımcımdır benim. O yararlılık kitabın geri kalanı vasat olsa da kariler için yeterli bir katlanmaya yol açabilecek bir fedailer sancağıdır artık. Beyin haznesine bir kaç kıvılcım daha bağışlanmıştır ne de olsa!...

Dil bağnazlığının tuzağına düşecek kadar cühela mangasının lejyonerliğine soyunmayan her sanatçı bir şey kazandırabilir okura, hatta onlarda kazandırır ama onlar eski bir karalama defteri gibidir, şöyle düşünürsünüz, insan bakkal çıraklığı bile yapsa, kendisi için bu kadar acımasız davranmamalıdır, çağdaş hatta daha ötesi bir dil aramayanlar, yazın eri sayılamazlar, bunu anlamak için yargıcı yargılayacak yargıç bulmak gerekir, gerisini bilemem. Kronolojiye bakan belki bir ışık görebilir bu konuda!.. Shakespeare İngilizcesiyle roman yazmaya kalkan her kişi -özel bir tasım olmadıkça- öncelikle meczuptur!.. O çağından geriye düşmüş olmakla, öncelikle bilisiz bir konuma sürüklenmiş bir velidir, ne yazık ki, sanat anomalidir evet, ama skolastizm değil!..

Sanat sanat değildir, ama çokta zorlamayın mutfak masallarını, Nietzsche, beygirin boynuna sarıldı ağlayarak, Torino Atı adlı filmin ondan yola çıkarak, bambaşka bir şeye vardığını görürsünüz. Bela Tarr yalnızca yetenekli bir sanatçıdır, esinlenme işin varyetik yanı. Picasso, Görecelilik Kuramı'nı tuvale taşıdı, esinlenme değil, popülist gizemlerin kar zarar cetvelini borsadan çalmayı başaran, Venedik Taciri'dir o... Böyle söylenir mi, savaşlarda milyonlarca mujiği cepheye sürenleri sorgulamayıp, gerçeğin çekinmeden ucundan tutmaya çalışanları günahkar değil, cani ilan eden bir dünyada yaşadığımızı biliyorum aziz kardeşlerim. Onların içinde ne Picassolar vardı, size hanutçu olanı kaldı!.. Kadın düşmanıdır diyen kadınların tanrısı o!.. Hayranım ama, çünkü hepimiz yıldız tozuyuz... Akrabayız yani!..

Sanat içimizde bir şeydir, olağanüstülüğü tanrıda bile bulamazsınız gerçekte, çarpım cetveliniz beklenen sonuçları vermeseydi, anında terk ederdiniz. Bu yüzden sanat bekleneni veren bir dünya ahvali olmak zorundadır. Anlak İçi. Gerçek sanat uygarlığımızın top yekun değiştiği bir ütopyanın topraklarında yatıyor!.. Sanat, sanılanın aksine uygarlığın arkasından gelir, önünden gitmez!.. Cambazı asla padişah yapmazlar, bu nedenle illüzyon alabildiğine serbesttir ama!..

Kuzey Defterleri Lale Müldür'ün kitabı, bana katkısı oldu, onun için onu bir gün tanıdım, bir kokteylde, Gülseli İnal'da katkısı olan bir şairdir ama, çok hem de, sonraları evine gitmeye başladım Lale Müldür'ün, evi herkese açıktır ve dünya iyisidir gerçekte... Hırçındır ama sever bizi gerçekte, rönesans döneminin dünyasını masala çevirip anlatırdım saatlerce ona, gözü açık dinlerdi, kendisi pek konuşmaz, konuşturmayı sever. Kitaplarında bana yazılmış iki şiiri de vardır, belgesi var yani sevme güdüsünün!.. Ama borçlu kalmam ben, eleştiri yazdım ona, şiir yazdım, yayınladım da, Sanat sanat değildir dedim ya, işte onunla ilgisi kurulamayacak bir şiirdir o...

(HAN GEZEGENİ / Müldürgrat / Nerede, yazıyor bu eski sağrakta, gizil bir göktaşı, / erkil bir kaya, orada kıstakta, ıssız ağaçlar altında. / Siborglar geçiyor dağ köylerinden, kırmızı demon kolonileri, / Lâlelim Dor işlemeleri, Pessoa dizeleri, zülüflü baltacılar. / İnci salip atlaslar, zaman zaman içinde, hunhardı büyük ataları. / Han soyundan, kuğu kanı içer bir Moğol, gezegen irisi atları. / Aşıkâne bir kuark, safkan kirpikler, öyle soyluydu ki onlar; / Atomdan ayaklarla, kutuplar aşmışlardı, / Narodnik budunlar, kitap çiftlikleri, nalları ters voyvodalarla, / Mars’a ulaşmışlardı!..)

Lale Müldür'le düşlerimin ülkesi İtalya'ya gittik, onun bana yaptığı iyilikler, benim ona yaptığımın yanında hiç kalır, gene de insanoğlunun naturasında ya da kozmik dünyamızın coğrafyasında unutmaktan kötü alışkanlıklar vardır. 13 havari varsa biri Judas'tır kesinlikle bu dünyada, onun için kendisi de anlaşılmaz tavırlar içine girmek zorunluğu duyabiliyor, çünkü Mefistofeles'te var, Frankşeytan'da var, tövbesi kanla yıkanmış Drakula'da var bu dünyada...

Günahkarların dünyasında masumiyete inanmak olanaksız ne yazık ki, öyleyse yaşamı boyunca şiirin peşine düşmüş bir Madonna'yı saygı ve sevgiyle anmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor!..

***

AYNA
Gördüm...
Orada, Şam yolunda gözleri kör olan Saul'ü gördüm.
Karşı koymanın işbirliği olduğunu.
Orada Dede Korkut mezarlığını
Orada, Orhun'un anıtlarını gördüm.
*
Su sıçanı çığlık attı, İblis kuşu gene çınladı işte
Orada Vatikan'ı, Kudüs'te ağlayanı
Orada Filist denizini
En büyük günahkâr hiç bir şey yapmayandır diyeni
Yuşa'yı gördüm.
*
Orada putperest heykelimiz Kabe'yi gördüm.
Orada geçip giden zamanları, yinelemeyi gördüm.
Orada akıp giden tarihi gördüm
İnsan mezarlarını, sararmış kemikleri ve bin bir çeşit kemirgeni
*
Çıyanları, kurtları, kırk ayakları ve solucanı
Orada kafataslarının içindeki, ceylanı gördüm
Orada çalılıklar arasında çiftleşenleri, ölümden iğrenenleri
Bebek eti yiyenleri ve gözleri görmeyenleri gördüm.
*
Orada katıksız soyutlama, linç ve illüzyon, sonsuz manipülasyonları gördüm
Orada, merkantif cehennemin basamaklarını, Zirkon gezegenini
Mormonların dilini, Silikon vadisini gördüm.
*
Orada Kezban'ın sol göğsünü eriten kanseri gördüm
Meşhed çobanlarını gördüm orada, Nagazaki kurbanlarını,
Hiroşima mutantlarını...
*
Barış için savaş çığlığı atanları, boşluğa bakanları
Yalvarılar içindeki şeytanla, meleklerin melekutunu gördüm.
*
Orada imansız dindarları, cinsiyetsiz yurtları,
Sevgi Bakanlığı'nı gördüm.
*
Orada Anti Dühring okuyanları
Hitayları, Akatları, Peru'yu,
Orada Quetzalcoatl'ı gördüm.
*
Orada Chomsky'yi, Harari'yi, Che'yi
Babasız İsa'yla, Meryem'i gördüm.
Orada Adorno'nun 'Söz Ne İşe Yarar'ını gördüm.
*
Orada Puvatya'yı, orada Katharlar'ı, Isfahan'ı
Orada Tanrı bolluktur, yaşam boşluktur diyenleri,
Orada Mevlana sevenleri, Yemen'e gidenleri gördüm.
*
Orada Gazali'yi orada Suhreverdi'yi, Kum kentinden dönenleri gördüm.
Gökyüzünde uçanları, Halep'e inenleri,
Mollaları, papayı, zangoçlar ve havraları
Orada alevle tutuşan medreseleri gördüm.
*
Orada hatim indiren, çölü geçeni, bataklıkta yüzenler ve borç içinde gezeni gördüm.
Orada Şiraz'ı, orada Hafız'ı, ikonoplastları, palimsestleri, direkçi Simonları gördüm.
*
Orada topalı gördüm, inmeliyi gördüm.
Orada vebayı, sarayı, sarı humma ve kuduzu gördüm
*
Orada şirk soyundan gelenleri; bir peçeyi beğenenleri
Orada cihat yolunda kazananları, haçlılardan ağlayanları, 'Ağlama Duvarı'nda yas tutanları
Orada öbür dünyayı bekleyenleri, kederle, kahırla gelip geçenleri gördüm.
*
Orada O'nu, konuşan hayvanı,
Orada insanı,
Orada kendimi gördüm.

24 Ağustos 2019 Cumartesi

AYNA





Gördüm...
Orada, Şam yolunda gözleri kör olan Saul'ü gördüm.
Karşı koymanın işbirliği olduğunu.
Orada Dede Korkut mezarlığını
Orada, Orhun'un anıtlarını gördüm.
Su sıçanı çığlık attı, İblis kuşu gene çınladı işte
Orada Vatikan'ı, Kudüs'te ağlayanı
Orada Filist denizini
En büyük günahkâr hiç bir şey yapmayandır diyeni
Yuşa'yı gördüm.
Orada putperest heykelimiz Kabe'yi gördüm.
Orada geçip giden zamanları, yinelemeyi gördüm.
Orada akıp giden tarihi gördüm
İnsan mezarlarını, sararmış kemikleri ve bin bir çeşit kemirgeni
Çıyanları, kurtları, kırk ayakları ve solucanı
Orada kafataslarının içindeki, ceylanı gördüm
Orada çalılıklar arasında çiftleşenleri, ölümden iğrenenleri
Bebek eti yiyenleri ve gözleri görmeyenleri gördüm.
Orada katıksız soyutlama, linç ve illüzyon, sonsuz manipülasyonları gördüm
Orada, merkantif cehennemin basamaklarını, Zirkon gezegenini
Mormonların dilini, Silikon vadisini gördüm.
Orada Kezban'ın sol göğsünü eriten kanseri gördüm
Meşhed çobanlarını gördüm orada, Nagazaki kurbanlarını,
Hiroşima mutantlarını...
Barış için savaş çığlığı atanları, boşluğa bakanları
Yalvarılar içindeki şeytanla, meleklerin melekutunu gördüm.
Orada imansız dindarları, cinsiyetsiz yurtları,
Sevgi Bakanlığı'nı gördüm.
Orada Anti Dühring okuyanları
Hitayları, Akatları, Peru'yu,
Orada Quetzalcoatl'ı gördüm.
Orada Chomsky'yi, Harari'yi, Che'yi
Babasız İsa'yla, Meryem'i gördüm.
Orada Adorno'nun 'Söz Ne İşe Yarar'ını gördüm.
Orada Puvatya'yı, orada Katharlar'ı, Isfahan'ı
Orada Tanrı bolluktur, yaşam boşluktur diyenleri,
Orada Mevlana sevenleri, Yemen'e gidenleri gördüm.
Orada Gazali'yi orada Suhreverdi'yi, Kum kentinden dönenleri gördüm.
Gökyüzünde uçanları, Halep'e inenleri,
Mollaları, papayı, zangoçlar ve havraları
Orada alevle tutuşan medreseleri gördüm.
Orada hatim indiren, çölü geçeni, bataklıkta yüzenler ve borç içinde gezeni gördüm.
Orada Şiraz'ı, orada Hafız'ı, ikonoplastları, palimsestleri, direkçi Simonları gördüm.
Orada topalı gördüm, inmeliyi gördüm.
Orada vebayı, sarayı, sarı humma ve kuduzu gördüm
Orada şirk soyundan gelenleri; bir peçeyi beğenenleri
Orada cihat yolunda kazananları, haçlılardan ağlayanları, 'Ağlama Duvarı'nda yas tutanları
Orada öbür dünyayı bekleyenleri, kederle, kahırla gelip geçenleri gördüm.
Orada O'nu, konuşan hayvanı,
Orada insanı,
Orada kendimi gördüm.


***


FÜRUĞZAD
(Parodi)
Şiir nedir diyorsun?..
Mavi kanatlarınla gözlerime bakarken...
Şiir nedir diye soracak mıydın sen?..
Canımın canı içindeyken.
Ey gecelerin yasemeni, aşk bahçelerinin gülü
Şiir nedir biliyor musun?..
Yalnız ve yalnızca sen...






















15 Ağustos 2019 Perşembe

MEHMET SİYAHKALEM

ADI MEÇHUL
‘Siyah Kalem’
Che Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık Rozinante’ın sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı geldi’ gibi bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı zamanda ona özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa bende İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde Guevara denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani sağa sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar çoğalarak yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden tinsel doyum gereksinirliği,‘ekinsel açlığın’ ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki; Galatasaray’ı geçer geçmez Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde, Barthelmy Diaz kulağıma, sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar bulunmuş gibi ‘kara göründü’ diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel açlığımın son sınırına gelip doyum sürecinin başladığını anladım!..
Söz konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve (11 Eylül-20 Ekim 2004 arasında) ‘Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir minyatür (resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline gelmiş, kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah Kalem’e ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz ancak... Bir kere galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi söyleyebilirim, çünkü izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı ki insan yolunu yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında ürküntüyle yol alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları aydınlatan karanlığında başına bir şey gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde, ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin karaltısında ortaya çıkan cellâdımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’ gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek istiyorsunuz ama devasa minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin anlayışınız arasındaki tinsel bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti bunu sizden alıkoyuyor. Üst bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler (digital kopyalar) sizi sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan koparırken, asılmış levhalar bir o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle doğuda (bizde); Bozkırların Asyası’nda da, olağanüstü biçimde sanatın yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini asal saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal bir yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schliemann Anadolu’nun yurdunu savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı yapıyor, yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi Almanya’ya taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha gözden geçirmek zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir sorunu var doğunun, bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi, egemen güçlerin tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam felsefesinin, dinsel fatalizmin yeryüzü yaşamını göz ardı eden ilkeleri (mantalitesi) ve en küçük ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma, toplumdan topluma; ve kişiye yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla birlikte ekin olgusunu da sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve değerlendirememe gibi belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus Sunağı Berlin’de (ya Kersepteles’in tacı!), Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük Birader’ Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta müzeyi yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz, çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu söylenegelmektedir.
Gene de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın sonlarında yaşayan Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah Kalem’den sonra yaşadığını, yaşamış olabileceğini (minyatürlerde şamanist, budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin -belki- Fatih’le ancak çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum. (Tarih uyumlar yasasını kurgulamaktır bir ölçüde!.. Bunu egemen-emperyal olanın tavrında açıkça görebiliriz).
Çünkü Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler gösteriyordu (farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in özellikle biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel veya çok sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı. Öyle olsa da olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem olmalıydı.
Sergide büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek boyutlarıyla karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa bile kitaplarda neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf kadarmış. Ne ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin yükseldiği’ gibi belki de gizlenmiş bir kural vardır.
Siyah Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara özgü karabasan, ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde sürüp giden bir yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı diyebiliriz, sosyal güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği, site (şehir) devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan geçilmediği, kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği, bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, hinlerin, cinlerin (Hindu ve Çini) icat edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin, toprağa gittiği, herkesin ve her şeyin eni sonu hiçlendiği bir yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve tanrının kılıcının -yalnız- hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son derece gerçekçi ve dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir anlayışla rulolara geçirmiş.
Toplumcu sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak ve onu herkesin anlayacağı bir dille göstermek olduğunda ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi bir örnek olur. Olağan dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir bakış açısıdır, ama bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü toplumculuktan uzak saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu nedenle Siyah Kalem çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir aydını ve zamanına ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı sanırım...
“Şamanın büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen kanatları, Aryanın dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana vadisi, zorlu coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle kötünün karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni, tutsak olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan, kör kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki açıklayıcı metin diyor ki;
“Güneşin doğduğu topraklarda yaşadım. Asya haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar ve cinlerle aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını. Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu boyunca. Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini hatırlatacaklardır.”
Bir kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün tam bir görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin kesiştiği, Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul ediliyormuş. Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar Fatih ve Yavuz Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği, çağı ve yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı karşıyayız. Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden çıkmıştır. Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla dost olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki onun kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! / Orada; / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde bekliyor…

*
ATLANTİS / Ulus Fatih / CİNİUS YAYINLARI / Eleştiri / 919 Sahife

23 Temmuz 2019 Salı

TANRILARIN OSMANLISI



Osmanlı kültür ihraç ediyordu, bir sürü batılı yazar payitahta geliyor, gezi, roman, şiir veya doğu izlenimlerini yazarak gidiyordu. İstanbul bugünkü gibi bir gökdelenler şehri değil, boğazın iki yanında sülün gibi dizilen yalılar, gökleri kırmızıya boyamış erguvanlar, begonviller, pembe beyaz badem çiçekleri, sırtlarda bir düş, bir bahar meleği gibi parıldayan papatyalar ve şırıldayan sularıyla Binbirgece masallarından çıkma bir cennet bahçesiydi.

Gün geldi onun her imparatorluk gibi yıkılışına kin duyan evlatları, tarihte görülmemiş bir kindarlıkla ona saldırdılar, dilini değiştirdiler, camilerini yıktılar, çeşmelerini kurnalarına varıncaya kadar talan ettiler, yalılarını yaktılar, padişahlarını mütecaviz ilan ettiler, kadınlarını köle, cariye ya da yosma yaptılar, dünyanın en güzel şehrinin içinde Vatan Caddesi, Tarlabaşı, Topkapı gibi cetvelle çizilmiş, ahşap cumbaların, güvercin evlerinin içinde bulunduğu selatin camilerinin, yatırların, göz kırpan dilberlerin canına okuyarak, yakıp yıkıp yağma ederek yollar açtılar. Öyle bir talan edildi ki şehir, ona yedi kocadan arta kalmış İstanbul diye şairler şiirler yazdılar.

Batının maceraperestleri, Montesqio, Mozart, Goethe, Chenier, Pierre Loti, Baron de Tott, Marko Polo, Cervantes ve niceleri ondan bir rüya gibi söz ettiler, onu kıskandılar, ona aşık oldular, onu öldürmek istediler ve emellerine kavuştular. Heyhat şimdi biz oralara gidiyoruz, felç olmuş zihinlerimiz, unutulmuş geçmişimiz, kör sağır ve dilsiz şairlerimiz, boyunlarında tasmaları, aşağılanmayı işbirliği sanan zadeganlarımız, oraların kölesi olmuş amelelerimiz (Amilu ki bir tanrının adıydı!) münevverlerimizle!..

Evliya Çelebi onu kutsadı, Fuzuliler, Nedimler, ölürken bile şu parçamı bitireyim diye, göz yaşı döken neyzen Selimler ona sevdalıydı ama o içerden ve dışardan, zamanın ve küfr ve harama bulanmış bir dünyanın acılarına dayanamadı ve gün geldi, tanrının bile hayal edemediği bir ütopya, tüm zamanların bile düşleyemediği bir masal, bir Atlantis gibi yıkıldı ve kendi okyanusunun için de, diplere doğru gömüldü, yıkıntılar arasında, göklere yükselen dalgalar, içler acısı feryatlar ve canhıraş haykırışlar arasında yitip gitti.

Onun günahı neydi?..

Ne zaman ki artık İstanbul, başşehir değildi, göç alan, bar ve pavyonlarda eskici insanların, derbederlerin, ayyaşların, mazisiyle ölmeye yemin etmiş sazendelerin ve modası geçmiş beyzadelerin can çekiştiği, inlediği ve her şeyinin yağmalandığı ve bitip tükenmez biçimde, bir türlü yıkılmayan bir cangıla, dehşetengiz bir metropole ve eski zamanların hala kıyısından köşesinden fırladığı bir cehennemin topraklarına dönüştü, bir ecinni masalının viranesi, bir harabe ve yıkıntılar arasında ilahi gibi son nefesini verdi. Tarih ve insanlık bir kez daha tekerrür etti ve eşsiz bir cennet öbür dünyaya yolcu edildi.

Onun sütunlarına kulağınızı dayayın, hala iç çeken halayıkların, bahtsız şehzadelerin, muzaffer ve dumanlı bakışlarıyla imparatorluğunun uçsuz bucaksız sınırlarını gözleyen padişahların ve geride her şeye kadir Kösem Sultanların, Turhan Sultanların, günde beş vakit secdeye duran Despinaların, kafes arkasından, cumbalardan aşıklarını süzen halayıkların inleyişlerini, sonsuzluğu bile delip geçen çığlıklarını ve tanrının bile bir umar yaratmaktan aciz olduğu, son iç çekişlerini ve bir güzelliğin acılarına katlanmakla ömrünü geçiren bir dünyanın ve gamzeli gülüşlerini meleklerin bile kıskandığı nedimelerin göz yaşlarını görürsünüz.

Onun yerine gelen minyatür oyuncağın adı Cumhuriyet, yedi kocadan arta kalmış bahtsız İstanbulun da, artık akasyalar yerine yollardan süzülen Renaultlar, Bmwler, Mersedesler ve görgüsüz, dinden imandan yoksun, İstanbul deyince, ha eski bir şarkının adı değil miydi o diye salyaları akan ve Ferrarileri ile sömürge olmuş bir şehrin sokaklarında sidiklerini yarıştıran, adını sanını unutmuş, kişiliğini kimliğini yitirmiş, robotlar, mutantlar, hayaletler ve gecelerinde oyuncaklarının jantları parıldadığı hortlaklar var.

Dilleri bırakın Osmanlıcayı, Türkçe bile değil artık, arabaları sömürge evlatları olmakla, sözde kurtuluş savaşı verdikleri, yedi düvel adındaki diyarların oyuncakları, hiç bir şey onların değil, içinde yaşadıkları kibrit kutusunun içinde, aydınları yedi düvelin tasmalı köpekleri, onun dillerini, onun mallarını, onun kültürlerini öğrendiğimiz, içselleştirdiğimiz takdirde kurtulacağımızı savlayan bir zamanın prangalı evlatları, forsaları, lejyonerleri, paralı uşakları...

Çağımızın öyle bir masalı ki bu, ne kitaplar yazabiliyor, ne nineler anlatabiliyor, ne bilenler söyleyebiliyor!.. Onun adından söz etmek dilleri yakıyor, bir hummanın, bir salgının, bir kuduzun bulaşmasına yol açıyor, nereden geldiği bellisiz bir ölüm şuasının evlerin içlerine, odaların diplerine kadar sirayet ederek, üç çatallı şeytanın işini bitirmesine -kahkahalarla gülümseyerek-, cesetleri sürükleyip götürmesine yarıyor.

Bir dünya, bir kültür, bir rüyanın nasıl yok edilebileceğine ve insanlığın henüz insan olma noktasında nasıl da korkunç arazlar gösterebileceğine; tanrının işaret edip, yıkıntılar arasında bir ilahi, bir ağıta dönüştürebileceği, ağlayıp, göz yaşı dökebileceği ne başka bir felaket var, ne başkaca bir trajedi...

Surlarda hala ağlayan, inleyen hanendelerin sesini duyabilirsiniz, sesi kesilmiş, artık şırıltısı bile düşleri süsleyemeyen çeşmelerin göz yaşlarını görebilirsiniz, Binbir gece masallarına ram olmuş padişahlarının kederini, Sarayburnu'nda çürümeye durmuş kafes arkalarından elemle izleyebilirsiniz...

20. Yüzyıl Osmanlı Türk İmparatorluğunun yıkılışıyla, eski dünyanın bittiği, barbarlık ve ceset tüccarlığının görkemi ve kan içici kapitalizmle, imansızlığın biricik göstergesi kanibalizmin kol kola yükseldiği bir yangın, bir soykırım çağıdır.

Osmanlı ile bir barış ve sükunet çağları sona erdi ve tüm insanlığın kanını içen, nükleer kışların, cehennemi uygarlıkların, napalm ve dev gibi elektronik mantarların, zehirli, kıyameti öncelleyen dünyasında, insanlığın songüne doğru koşuşturmasını alkışlamak kaldı bize...

Kibrit kutusu gibi, Hasanali oğlu serkeşlikten başka bir umar bulamamış Can'ın dediği gibi, 'g.t içi kadar bir yerde' , elimiz kolumuz bağlı, kendi cehennemimizi ve tüm insanlığın öbür dünyaya doğru, hırsla, hırsızlıkla, kinle, kindarlıkla, kanla, kansızlıkla, tanrının salhanesine, sıratın ipine doğru koşanları seyretmek kaldı!..

İnsanlık öldü!..

Derler ki, Osmanlı Sarayı entrika, ölüm, boğma, kesme ve her dakikası bilinmeyenle dolu bir gayya kuyusuydu.

Alın size ahlaksızca, kendi toplumunu ve geçmişini aşağılamaya yönelik bir toplumun entelijansiyasının şu ya da bu nedenle ürettiği bir safsata, ahlaksızlık daha doğrusu...

Osmanlı kadına yönetim imkanı vermedi diyelim, oysa yönetimi gayri resmi anlamda hep paylaşan bir kuruluştu. Bu batının geliştirdiği, onların öncülüğünde demokratik bir gelişme değildir üstelik, Mısır da ki firavunlar kadın oluyordu örneğin, 7 adet Kleopatra vardır tahta geçen, Kleopatra'nın bir firavun olduğunu bilmeyen var mı... Bitmedi tarihin tek kadın imparatorluğu, yani kadınların tüm alanlarda yönetici olduğu tekbir ülke vardır, bir Türk boyudur bu; İskitler (Savaşırken yay titremesin, ok hedefini şaşırmasın diye sağ göğüslerini keserlerdi, görüyorsunuz barbar tanrılarımız ve erkek egemen uygarlıkların oluşturduğu hazin sonuçları). Oğuz boylarında da hatun önder anlayışları olmuştur. Bu bilitler insanlık tarihinde neden öne çıkmaz, çünkü sömürüye dayalı, et ve kan uygarlığında henüz o aşamalara gelemedik biz, tüm insanlık. Öyleyse uygarlığın beşiği batı diyenlerin bu manipüle ve tasmalı köpekliğe nereden bulaştıklarını anlamamız gerekir!..

Sorun şu, Osmanlıda resmi anlamda, siyasi nedenlerle öldürülen ve meydanlarda asılan, şimdi dikkat edin, giyotinle başı kesilen kadın yoktur. Alın size anne kökenli, anaerkil bir dünyanın merhameti ve bu konudaki ahlaki anlayışı...

Batı, daha dün, meydanlarda Mari Antuvanet'i bizzat papaz aracılığıyla külotunu çekip çıkararak, giyotine gönderdi, bunun nedeni bekaret kemeri anlayışına dayanan bir ritueldi, Tanrının yanına her kulu çıplak giderdi, öyle çünkü Hristiyanlık inancına göre de insan tanrının kuludur, bu da üzerinde durulmayan başka bir yanlış bilgidir, tek tanrılı dinlerin tümünde insan tanrının kuludur ve tanrının karşısına, kefen gibi bir giysiye sarınarak ama yalnız ve çıplak gidilir.

(Ayrıca tek tanrıcılığın kaynağı Mısır'dır, firavun putataparlığa son vermek ve totemist anlayışın bağımsız ruhunu, ulusalcı bir kapsama alanına dönüştürebilmek için, bir çözüm aramış ve kendini tanrı ilan etmiştir, -puta taparlık çok uzun zaman varlığını Arap, Kuzey, Latin Amerika ve iç Asya'da varlığını sürdürmüş, ortaçağdan sonra tümüyle yok olmaya yüz tutmuş bir ritüeldir- piramitler tanrı mezarlarıdır, ama bu yaygın ve egemen kültürden ziyade bir klik biçiminde de kendini gösterir, bir düşüncenin tebaaya egemen olabilmesi zaman alır, bugün bile öyledir. Musa Mısır'da ortaya çıkan tek tanrı anlayışına gökselliği ekleyerek, daha bulutsu bir belirsizliği seçmiştir, Yehova bir gök tanrısıdır, o da üstelik çok önceleri İbrahim ve İshak'ın, Davut'un ürettiği bir kavramdır. Musa döneminde Mısır uygarlığının sömürgesi ve iş gücü diye niteleyebileceğimiz ırkı için, köle ve yazgısı ezilen bir sınıf diye nitelenebilecek bir sınıf için, kesin ve çözüm üretebilen tanrı kavramının onlar için geçersiz olacağını biliyordu, ırkının umutlarını yaygınlaştırabilmek için, tanrıyı belirsizleştirip, kesinlikten uzaklaştırarak zamana yaymış ve düşüncelerinin, kesin çözüm üretemeyeceği tehlikesine karşı, toplumu ayakta tutmak adına, kuramsal yanına ağırlık vermek zorunda kalmıştır. Umuttur insanlığı hayata bağlayan. Gerçekte, ruhani alanda kesin çözüm vaat eden hiç bir şey düşünce sayılamaz insanlık tarihinde, o bir reçetedir ve güncelliğe hizmet etmeyi amaçlayan genel geçer bir şeydir. Bu yüzden tanrı kavramı belirsizlikle, iyilik ve kötülüğü içermekte, her şeye kadir olmasını da seçimlik bir tutumla geçiştirebilmektedir, onun gücünün yetmediği, istemediğidir örneğin, sonsuz bir alegoriye de yol açar bu, iyilik ve kötülüğün sonsuz meşruiyetine yol açılır doğallıkla, bir tür illüzyon, her şey olasıdır ve hiç bir şey değişmeyebilir verili dünyamızda artık. Uygarlığımız değişkelerin skolastiğidir bu yüzden. Düşünce de bir olasılıklar yığınıdır ama, somut dünya döner ve olasılıklar onu ele geçirmeye ya da etkinliğini artırmaya çalışır. Zamandır tanrı. Marksizm bile bir açınlamadır, reçete değil. Hristiyanlık ve İslamiyet tek tanrı kavramını, Mısır'ın bir firavunundan veya Davut mezmurlarından kaparak bugünlere ulaştırmıştır. Göğün altında yeni bir şey yoktur bu yüzden. Günün birinde bütün bunlar da değişip, evrilecektir insanlık tarihinde, değişmeyen tek şey değişimdir, kozmosta, tanrı kavramı da abartılı bir şey değildir bu yüzden, ailenin tanrısı baba figürüdür, devletin tanrısı monarktır, şu ya da bu biçimde tanrılarımız cirit atar içimizde, bu yüzden tanrı kavramının yüceltilmesi gerçekte ona yüklenen anlamların yüceltilmesidir ve yücelen tek şey düşüncelerimizdir gerçekte, tanrı düşüncenin bir ürünüdür. Düşünsel yapımız, eril yapıntıların egemen olduğu düşselliğin ekseni kökten değiştiğinde tanrı kavramının yerinde yeller esebilir, tam anlamıyla gelişmiş bir dünyada tanrı kavramı bir eğlence ya da yerel bir fantezi olarak da varlığını sürdürebilir ama bugün uygarlığımızın ana figürlerinden birisi, çünkü her uygarlık varlığını sürdürebilmek için ruhani tözlere gereksinim duyar. Düşünce soyuttur, somut olan bedendir, kürevi dünyamızdır, soyut düşünce yapımız onu algılayamadığında dünya ve biz yok oluruz. Varlığın varlığı düşüncenin varlığıdır, yoksa onun bizim dışımızda var olmasının bir değeri olamaz, varlık bu yüzden salt töz, ruh, tin diye nitelendirebileceğimiz her şeydir, taş ve yıldızların dünyasında, bir düşünce barınmadığında, bu tür var oluş biçimi ne denli versiyonlara ve çeşitlemlere bölünürse bölünsün, yok hükmündedir, tanrı kavramı bizim varlığımızın biricik kanıtlarından biridir bu yüzden, onu aşan bir düşünce yapısına kadar, taş ve yıldızlar birer materyaldir kanıt değil, kanıtlar somut değil soyut bir şeydir bu yüzden, taş ve yıldız düşüncelerimizin süsleri, estet parçalarıdır, onu var eden soyut bir varlık olan düşüncedir, var sayabileceğimiz tek varlık düşüncedir bu yüzden, onun dışında var olan şey, gelecekte belirebilecek, olası bir düşüncenin görüngüleri olmakla, bir varlık değil, hiçliğin ta kendisidir. Yalnız düşünce insana özgü bir şey de değildir, bunu anlayabilmek gerekir. Düşünce evrene dağılmış bir ortak bilinçtir. Hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşüncedir. Düşüncenin ilkel kordalı biçimi kıvılcım, çatışkı, devinimdir belki, ama düşünsel ufkumuzda, usumuzda beliren ve örneğin Dna gibi, bellek oluşumu gibi bir zincirleme reaksiyona yönelebilen her kabarcık, devinime yol açan her varsama düşüncedir. Bir tür madde, dalga boyu ya da tanrı parçacığı. Somut ve soyut sonsuzlukta tek bir parça, bir bütündür. Somut sonsuz bir soyutluğun ürünü, soyutta sonsuz bir somutluğun ürünüdür. İç içe... Tanrı dediğimizde, salt 'Ateş ve toprak, rüzgâr ve yağmur' içeren bir bileşke, bir evren tasımlayabiliyoruz yine de, şiddet barındırıyor içinde, çok büyük bir başarı değildir belki de, günah ve sevap, iyilik ve kötülük, negatif ve pozitif kutuplar birlikte, tanrının, var oluşun tözünün elinde gelen budur belki de...)

Başı kesildi Antuvanet'in -varlığa bak- hunharca, Osmanlının 600 yıllık geçmişinde böyle bir olay yok, meydanlarda külotu çekip çıkarılarak, başı baltayla kesilen bir kadın yok, İngiltere ise İskoçya kraliçesi, yani kraliyetin, siyaseten bir tür kuzeni, kendisiyle bağımsızlık ya da muhtariyet kavgasına girişti diye, aynı biçimde halka açık meydanda bir buzağı gibi başı kesilerek can verdi, o belki de çırılçıplak bu cezaya çarptırılmıştır kim bilir... Bakmayın ressamların, modernite illüzyonuyla Kraliçe Elizabeth'i çıplak, Stuart'ı giyimli resmetmesine, iktidarlar ve tanrılar her zaman olması gerekeni, olması gerektiği gibi sunarlar halklara!.. Gerçek başka yerlerdedir her zaman...

Öyleyse, kadından firavun olması, imparatorluklarda tahta geçmesi bu denli sorun değildir, çünkü erkek egemen bir dünyanın cellat başı olmaktan öteye yaramıyor, bu tür gelişmeler, görüldüğü gibi... Ama Osmanlı bir kadını halka açık meydanlarda başını kesecek kadar zalimleşmeyen, barbarca bir tutum içine girmeyen bir imparatorluk olarak diğerlerinden çok daha insancıldır, hiç olmazsa göreceli olarak.

Osmanlıya barbar diyenler, kadınların meydanlarda başını kesip, halkın önüne atan, ortaçağda cadı kazanlarında yakan, linç edilen veya firavun yaparak zulmün nemrutluğuna soyunan günahkarlar olmasına gönül indirmeyen, erdemli ve anaerkil düşünceyi özümsemiş bir siyasetin evlatları olarak, Osmanlıyı bağımsız bir düşünsel yapıyla değerlendirmeyi öğrensinler, kendilerine dikte edilen, manipüle bilgilerle, tarihini aşağılayan, mazohist yığınlara dönüşmekten ve tarih karşısında ezik, kompleksli ve edilgen, kölecil duygulardan kaçınsınlar. Birey olmayı başarsınlar artık. Verili bilgiye başkaldırmayı öğrenemeyen tüm toplumlar sömürgedir tarih boyunca...

Bu toprağın çocukları uygarlığın bu topraklardan yükseldiğini, en azından paylaşım sahibi olduklarını bir gün öğrenecek ama bugünkü Cumhuriyet anlayışımız bunun önündeki asıl engel, bu Cumhuriyet'in ilkesi, Darwin kuramlarıyla uğraşmak yerine, kendi varlığının geçmişteki şaşaalı düstur ve uygarlığa katkılarıyla büyüyüp, gelişen ve düşünen bir ulus yaratmakla uğraşmak olmalıdır öncelikle!..

Kendine inanmayan ve güveni olmayan ulus ya da bireyler ya başkalarının kölesi olurlar ya da içlerine kapanarak yıkılır giderler. Hiç bir varlık başkalarının yaratımları ve bilgilerini içselleştirerek var olamaz, kendi olmayan varlık asimile olur, erir ve yok edilir sonuçta... Sen kendin olacaksın, senin özendiğin, sevdayla bağlandığın şey orada var zaten ve onun sana gereksinimi yok, sen sen olmadıkça yoksun ey ruh!..





















13 Temmuz 2019 Cumartesi

(Roman 666 Sahife)

(Öykü 736 Sahife)

(Şiir 813 Sahife)