24 Ağustos 2019 Cumartesi

AYNA





Gördüm...
Orada, Şam yolunda gözleri kör olan Saul'ü gördüm.
Karşı koymanın işbirliği olduğunu.
Orada Dede Korkut mezarlığını
Orada, Orhun'un anıtlarını gördüm.
Su sıçanı çığlık attı, İblis kuşu gene çınladı işte
Orada Vatikan'ı, Kudüs'te ağlayanı
Orada Filist denizini
En büyük günahkâr hiç bir şey yapmayandır diyeni
Yuşa'yı gördüm.
Orada putperest heykelimiz Kabe'yi gördüm.
Orada geçip giden zamanları, yinelemeyi gördüm.
Orada akıp giden tarihi gördüm
İnsan mezarlarını, sararmış kemikleri ve bin bir çeşit kemirgeni
Çıyanları, kurtları, kırk ayakları ve solucanı
Orada kafataslarının içindeki, ceylanı gördüm
Orada çalılıklar arasında çiftleşenleri, ölümden iğrenenleri
Bebek eti yiyenleri ve gözleri görmeyenleri gördüm.
Orada katıksız soyutlama, linç ve illüzyon, sonsuz manipülasyonları gördüm
Orada, merkantif cehennemin basamaklarını, Zirkon gezegenini
Mormonların dilini, Silikon vadisini gördüm.
Orada Kezban'ın sol göğsünü eriten kanseri gördüm
Meşhed çobanlarını gördüm orada, Nagazaki kurbanlarını,
Hiroşima mutantlarını...
Barış için savaş çığlığı atanları, boşluğa bakanları
Yalvarılar içindeki şeytanla, meleklerin melekutunu gördüm.
Orada imansız dindarları, cinsiyetsiz yurtları,
Sevgi Bakanlığı'nı gördüm.
Orada Anti Dühring okuyanları
Hitayları, Akatları, Peru'yu,
Orada Quetzalcoatl'ı gördüm.
Orada Chomsky'yi, Harari'yi, Che'yi
Babasız İsa'yla, Meryem'i gördüm.
Orada Adorno'nun 'Söz Ne İşe Yarar'ını gördüm.
Orada Puvatya'yı, orada Katharlar'ı, Isfahan'ı
Orada Tanrı bolluktur, yaşam boşluktur diyenleri,
Orada Mevlana sevenleri, Yemen'e gidenleri gördüm.
Orada Gazali'yi orada Suhreverdi'yi, Kum kentinden dönenleri gördüm.
Gökyüzünde uçanları, Halep'e inenleri,
Mollaları, papayı, zangoçlar ve havraları
Orada alevle tutuşan medreseleri gördüm.
Orada hatim indiren, çölü geçeni, bataklıkta yüzenler ve borç içinde gezeni gördüm.
Orada Şiraz'ı, orada Hafız'ı, ikonoplastları, palimsestleri, direkçi Simonları gördüm.
Orada topalı gördüm, inmeliyi gördüm.
Orada vebayı, sarayı, sarı humma ve kuduzu gördüm
Orada şirk soyundan gelenleri; bir peçeyi beğenenleri
Orada cihat yolunda kazananları, haçlılardan ağlayanları, 'Ağlama Duvarı'nda yas tutanları
Orada öbür dünyayı bekleyenleri, kederle, kahırla gelip geçenleri gördüm.
Orada O'nu, konuşan hayvanı,
Orada insanı,
Orada kendimi gördüm.


***


FÜRUĞZAD
(Parodi)
Şiir nedir diyorsun?..
Mavi kanatlarınla gözlerime bakarken...
Şiir nedir diye soracak mıydın sen?..
Canımın canı içindeyken.
Ey gecelerin yasemeni, aşk bahçelerinin gülü
Şiir nedir biliyor musun?..
Yalnız ve yalnızca sen...






















15 Ağustos 2019 Perşembe

MEHMET SİYAHKALEM

ADI MEÇHUL
‘Siyah Kalem’
Che Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık Rozinante’ın sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı geldi’ gibi bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı zamanda ona özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa bende İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde Guevara denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani sağa sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar çoğalarak yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden tinsel doyum gereksinirliği,‘ekinsel açlığın’ ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki; Galatasaray’ı geçer geçmez Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde, Barthelmy Diaz kulağıma, sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar bulunmuş gibi ‘kara göründü’ diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel açlığımın son sınırına gelip doyum sürecinin başladığını anladım!..
Söz konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve (11 Eylül-20 Ekim 2004 arasında) ‘Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir minyatür (resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline gelmiş, kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah Kalem’e ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz ancak... Bir kere galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi söyleyebilirim, çünkü izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı ki insan yolunu yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında ürküntüyle yol alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları aydınlatan karanlığında başına bir şey gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde, ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin karaltısında ortaya çıkan cellâdımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’ gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek istiyorsunuz ama devasa minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin anlayışınız arasındaki tinsel bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti bunu sizden alıkoyuyor. Üst bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler (digital kopyalar) sizi sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan koparırken, asılmış levhalar bir o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle doğuda (bizde); Bozkırların Asyası’nda da, olağanüstü biçimde sanatın yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini asal saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal bir yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schliemann Anadolu’nun yurdunu savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı yapıyor, yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi Almanya’ya taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha gözden geçirmek zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir sorunu var doğunun, bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi, egemen güçlerin tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam felsefesinin, dinsel fatalizmin yeryüzü yaşamını göz ardı eden ilkeleri (mantalitesi) ve en küçük ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma, toplumdan topluma; ve kişiye yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla birlikte ekin olgusunu da sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve değerlendirememe gibi belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus Sunağı Berlin’de (ya Kersepteles’in tacı!), Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük Birader’ Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta müzeyi yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz, çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu söylenegelmektedir.
Gene de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın sonlarında yaşayan Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah Kalem’den sonra yaşadığını, yaşamış olabileceğini (minyatürlerde şamanist, budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin -belki- Fatih’le ancak çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum. (Tarih uyumlar yasasını kurgulamaktır bir ölçüde!.. Bunu egemen-emperyal olanın tavrında açıkça görebiliriz).
Çünkü Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler gösteriyordu (farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in özellikle biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel veya çok sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı. Öyle olsa da olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem olmalıydı.
Sergide büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek boyutlarıyla karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa bile kitaplarda neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf kadarmış. Ne ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin yükseldiği’ gibi belki de gizlenmiş bir kural vardır.
Siyah Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara özgü karabasan, ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde sürüp giden bir yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı diyebiliriz, sosyal güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği, site (şehir) devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan geçilmediği, kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği, bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, hinlerin, cinlerin (Hindu ve Çini) icat edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin, toprağa gittiği, herkesin ve her şeyin eni sonu hiçlendiği bir yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve tanrının kılıcının -yalnız- hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son derece gerçekçi ve dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir anlayışla rulolara geçirmiş.
Toplumcu sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak ve onu herkesin anlayacağı bir dille göstermek olduğunda ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi bir örnek olur. Olağan dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir bakış açısıdır, ama bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü toplumculuktan uzak saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu nedenle Siyah Kalem çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir aydını ve zamanına ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı sanırım...
“Şamanın büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen kanatları, Aryanın dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana vadisi, zorlu coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle kötünün karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni, tutsak olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan, kör kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki açıklayıcı metin diyor ki;
“Güneşin doğduğu topraklarda yaşadım. Asya haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar ve cinlerle aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını. Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu boyunca. Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini hatırlatacaklardır.”
Bir kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün tam bir görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin kesiştiği, Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul ediliyormuş. Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar Fatih ve Yavuz Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği, çağı ve yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı karşıyayız. Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden çıkmıştır. Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla dost olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki onun kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! / Orada; / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde bekliyor…

*
ATLANTİS / Ulus Fatih / CİNİUS YAYINLARI / Eleştiri / 919 Sahife

23 Temmuz 2019 Salı

TANRILARIN OSMANLISI



Osmanlı kültür ihraç ediyordu, bir sürü batılı yazar payitahta geliyor, gezi, roman, şiir veya doğu izlenimlerini yazarak gidiyordu. İstanbul bugünkü gibi bir gökdelenler şehri değil, boğazın iki yanında sülün gibi dizilen yalılar, gökleri kırmızıya boyamış erguvanlar, begonviller, pembe beyaz badem çiçekleri, sırtlarda bir düş, bir bahar meleği gibi parıldayan papatyalar ve şırıldayan sularıyla Binbirgece masallarından çıkma bir cennet bahçesiydi.

Gün geldi onun her imparatorluk gibi yıkılışına kin duyan evlatları, tarihte görülmemiş bir kindarlıkla ona saldırdılar, dilini değiştirdiler, camilerini yıktılar, çeşmelerini kurnalarına varıncaya kadar talan ettiler, yalılarını yaktılar, padişahlarını mütecaviz ilan ettiler, kadınlarını köle, cariye ya da yosma yaptılar, dünyanın en güzel şehrinin içinde Vatan Caddesi, Tarlabaşı, Topkapı gibi cetvelle çizilmiş, ahşap cumbaların, güvercin evlerinin içinde bulunduğu selatin camilerinin, yatırların, göz kırpan dilberlerin canına okuyarak, yakıp yıkıp yağma ederek yollar açtılar. Öyle bir talan edildi ki şehir, ona yedi kocadan arta kalmış İstanbul diye şairler şiirler yazdılar.

Batının maceraperestleri, Montesqio, Mozart, Goethe, Chenier, Pierre Loti, Baron de Tott, Marko Polo, Cervantes ve niceleri ondan bir rüya gibi söz ettiler, onu kıskandılar, ona aşık oldular, onu öldürmek istediler ve emellerine kavuştular. Heyhat şimdi biz oralara gidiyoruz, felç olmuş zihinlerimiz, unutulmuş geçmişimiz, kör sağır ve dilsiz şairlerimiz, boyunlarında tasmaları, aşağılanmayı işbirliği sanan zadeganlarımız, oraların kölesi olmuş amelelerimiz (Amilu ki bir tanrının adıydı!) münevverlerimizle!..

Evliya Çelebi onu kutsadı, Fuzuliler, Nedimler, ölürken bile şu parçamı bitireyim diye, göz yaşı döken neyzen Selimler ona sevdalıydı ama o içerden ve dışardan, zamanın ve küfr ve harama bulanmış bir dünyanın acılarına dayanamadı ve gün geldi, tanrının bile hayal edemediği bir ütopya, tüm zamanların bile düşleyemediği bir masal, bir Atlantis gibi yıkıldı ve kendi okyanusunun için de, diplere doğru gömüldü, yıkıntılar arasında, göklere yükselen dalgalar, içler acısı feryatlar ve canhıraş haykırışlar arasında yitip gitti.

Onun günahı neydi?..

Ne zaman ki artık İstanbul, başşehir değildi, göç alan, bar ve pavyonlarda eskici insanların, derbederlerin, ayyaşların, mazisiyle ölmeye yemin etmiş sazendelerin ve modası geçmiş beyzadelerin can çekiştiği, inlediği ve her şeyinin yağmalandığı ve bitip tükenmez biçimde, bir türlü yıkılmayan bir cangıla, dehşetengiz bir metropole ve eski zamanların hala kıyısından köşesinden fırladığı bir cehennemin topraklarına dönüştü, bir ecinni masalının viranesi, bir harabe ve yıkıntılar arasında ilahi gibi son nefesini verdi. Tarih ve insanlık bir kez daha tekerrür etti ve eşsiz bir cennet öbür dünyaya yolcu edildi.

Onun sütunlarına kulağınızı dayayın, hala iç çeken halayıkların, bahtsız şehzadelerin, muzaffer ve dumanlı bakışlarıyla imparatorluğunun uçsuz bucaksız sınırlarını gözleyen padişahların ve geride her şeye kadir Kösem Sultanların, Turhan Sultanların, günde beş vakit secdeye duran Despinaların, kafes arkasından, cumbalardan aşıklarını süzen halayıkların inleyişlerini, sonsuzluğu bile delip geçen çığlıklarını ve tanrının bile bir umar yaratmaktan aciz olduğu, son iç çekişlerini ve bir güzelliğin acılarına katlanmakla ömrünü geçiren bir dünyanın ve gamzeli gülüşlerini meleklerin bile kıskandığı nedimelerin göz yaşlarını görürsünüz.

Onun yerine gelen minyatür oyuncağın adı Cumhuriyet, yedi kocadan arta kalmış bahtsız İstanbulun da, artık akasyalar yerine yollardan süzülen Renaultlar, Bmwler, Mersedesler ve görgüsüz, dinden imandan yoksun, İstanbul deyince, ha eski bir şarkının adı değil miydi o diye salyaları akan ve Ferrarileri ile sömürge olmuş bir şehrin sokaklarında sidiklerini yarıştıran, adını sanını unutmuş, kişiliğini kimliğini yitirmiş, robotlar, mutantlar, hayaletler ve gecelerinde oyuncaklarının jantları parıldadığı hortlaklar var.

Dilleri bırakın Osmanlıcayı, Türkçe bile değil artık, arabaları sömürge evlatları olmakla, sözde kurtuluş savaşı verdikleri, yedi düvel adındaki diyarların oyuncakları, hiç bir şey onların değil, içinde yaşadıkları kibrit kutusunun içinde, aydınları yedi düvelin tasmalı köpekleri, onun dillerini, onun mallarını, onun kültürlerini öğrendiğimiz, içselleştirdiğimiz takdirde kurtulacağımızı savlayan bir zamanın prangalı evlatları, forsaları, lejyonerleri, paralı uşakları...

Çağımızın öyle bir masalı ki bu, ne kitaplar yazabiliyor, ne nineler anlatabiliyor, ne bilenler söyleyebiliyor!.. Onun adından söz etmek dilleri yakıyor, bir hummanın, bir salgının, bir kuduzun bulaşmasına yol açıyor, nereden geldiği bellisiz bir ölüm şuasının evlerin içlerine, odaların diplerine kadar sirayet ederek, üç çatallı şeytanın işini bitirmesine -kahkahalarla gülümseyerek-, cesetleri sürükleyip götürmesine yarıyor.

Bir dünya, bir kültür, bir rüyanın nasıl yok edilebileceğine ve insanlığın henüz insan olma noktasında nasıl da korkunç arazlar gösterebileceğine; tanrının işaret edip, yıkıntılar arasında bir ilahi, bir ağıta dönüştürebileceği, ağlayıp, göz yaşı dökebileceği ne başka bir felaket var, ne başkaca bir trajedi...

Surlarda hala ağlayan, inleyen hanendelerin sesini duyabilirsiniz, sesi kesilmiş, artık şırıltısı bile düşleri süsleyemeyen çeşmelerin göz yaşlarını görebilirsiniz, Binbir gece masallarına ram olmuş padişahlarının kederini, Sarayburnu'nda çürümeye durmuş kafes arkalarından elemle izleyebilirsiniz...

20. Yüzyıl Osmanlı Türk İmparatorluğunun yıkılışıyla, eski dünyanın bittiği, barbarlık ve ceset tüccarlığının görkemi ve kan içici kapitalizmle, imansızlığın biricik göstergesi kanibalizmin kol kola yükseldiği bir yangın, bir soykırım çağıdır.

Osmanlı ile bir barış ve sükunet çağları sona erdi ve tüm insanlığın kanını içen, nükleer kışların, cehennemi uygarlıkların, napalm ve dev gibi elektronik mantarların, zehirli, kıyameti öncelleyen dünyasında, insanlığın songüne doğru koşuşturmasını alkışlamak kaldı bize...

Kibrit kutusu gibi, Hasanali oğlu serkeşlikten başka bir umar bulamamış Can'ın dediği gibi, 'g.t içi kadar bir yerde' , elimiz kolumuz bağlı, kendi cehennemimizi ve tüm insanlığın öbür dünyaya doğru, hırsla, hırsızlıkla, kinle, kindarlıkla, kanla, kansızlıkla, tanrının salhanesine, sıratın ipine doğru koşanları seyretmek kaldı!..

İnsanlık öldü!..

Derler ki, Osmanlı Sarayı entrika, ölüm, boğma, kesme ve her dakikası bilinmeyenle dolu bir gayya kuyusuydu.

Alın size ahlaksızca, kendi toplumunu ve geçmişini aşağılamaya yönelik bir toplumun entelijansiyasının şu ya da bu nedenle ürettiği bir safsata, ahlaksızlık daha doğrusu...

Osmanlı kadına yönetim imkanı vermedi diyelim, oysa yönetimi gayri resmi anlamda hep paylaşan bir kuruluştu. Bu batının geliştirdiği, onların öncülüğünde demokratik bir gelişme değildir üstelik, Mısır da ki firavunlar kadın oluyordu örneğin, 7 adet Kleopatra vardır tahta geçen, Kleopatra'nın bir firavun olduğunu bilmeyen var mı... Bitmedi tarihin tek kadın imparatorluğu, yani kadınların tüm alanlarda yönetici olduğu tekbir ülke vardır, bir Türk boyudur bu; İskitler (Savaşırken yay titremesin, ok hedefini şaşırmasın diye sağ göğüslerini keserlerdi, görüyorsunuz barbar tanrılarımız ve erkek egemen uygarlıkların oluşturduğu hazin sonuçları). Oğuz boylarında da hatun önder anlayışları olmuştur. Bu bilitler insanlık tarihinde neden öne çıkmaz, çünkü sömürüye dayalı, et ve kan uygarlığında henüz o aşamalara gelemedik biz, tüm insanlık. Öyleyse uygarlığın beşiği batı diyenlerin bu manipüle ve tasmalı köpekliğe nereden bulaştıklarını anlamamız gerekir!..

Sorun şu, Osmanlıda resmi anlamda, siyasi nedenlerle öldürülen ve meydanlarda asılan, şimdi dikkat edin, giyotinle başı kesilen kadın yoktur. Alın size anne kökenli, anaerkil bir dünyanın merhameti ve bu konudaki ahlaki anlayışı...

Batı, daha dün, meydanlarda Mari Antuvanet'i bizzat papaz aracılığıyla külotunu çekip çıkararak, giyotine gönderdi, bunun nedeni bekaret kemeri anlayışına dayanan bir ritueldi, Tanrının yanına her kulu çıplak giderdi, öyle çünkü Hristiyanlık inancına göre de insan tanrının kuludur, bu da üzerinde durulmayan başka bir yanlış bilgidir, tek tanrılı dinlerin tümünde insan tanrının kuludur ve tanrının karşısına, kefen gibi bir giysiye sarınarak ama yalnız ve çıplak gidilir.

(Ayrıca tek tanrıcılığın kaynağı Mısır'dır, firavun putataparlığa son vermek ve totemist anlayışın bağımsız ruhunu, ulusalcı bir kapsama alanına dönüştürebilmek için, bir çözüm aramış ve kendini tanrı ilan etmiştir, -puta taparlık çok uzun zaman varlığını Arap, Kuzey, Latin Amerika ve iç Asya'da varlığını sürdürmüş, ortaçağdan sonra tümüyle yok olmaya yüz tutmuş bir ritüeldir- piramitler tanrı mezarlarıdır, ama bu yaygın ve egemen kültürden ziyade bir klik biçiminde de kendini gösterir, bir düşüncenin tebaaya egemen olabilmesi zaman alır, bugün bile öyledir. Musa Mısır'da ortaya çıkan tek tanrı anlayışına gökselliği ekleyerek, daha bulutsu bir belirsizliği seçmiştir, Yehova bir gök tanrısıdır, o da üstelik çok önceleri İbrahim ve İshak'ın, Davut'un ürettiği bir kavramdır. Musa döneminde Mısır uygarlığının sömürgesi ve iş gücü diye niteleyebileceğimiz ırkı için, köle ve yazgısı ezilen bir sınıf diye nitelenebilecek bir sınıf için, kesin ve çözüm üretebilen tanrı kavramının onlar için geçersiz olacağını biliyordu, ırkının umutlarını yaygınlaştırabilmek için, tanrıyı belirsizleştirip, kesinlikten uzaklaştırarak zamana yaymış ve düşüncelerinin, kesin çözüm üretemeyeceği tehlikesine karşı, toplumu ayakta tutmak adına, kuramsal yanına ağırlık vermek zorunda kalmıştır. Umuttur insanlığı hayata bağlayan. Gerçekte, ruhani alanda kesin çözüm vaat eden hiç bir şey düşünce sayılamaz insanlık tarihinde, o bir reçetedir ve güncelliğe hizmet etmeyi amaçlayan genel geçer bir şeydir. Bu yüzden tanrı kavramı belirsizlikle, iyilik ve kötülüğü içermekte, her şeye kadir olmasını da seçimlik bir tutumla geçiştirebilmektedir, onun gücünün yetmediği, istemediğidir örneğin, sonsuz bir alegoriye de yol açar bu, iyilik ve kötülüğün sonsuz meşruiyetine yol açılır doğallıkla, bir tür illüzyon, her şey olasıdır ve hiç bir şey değişmeyebilir verili dünyamızda artık. Uygarlığımız değişkelerin skolastiğidir bu yüzden. Düşünce de bir olasılıklar yığınıdır ama, somut dünya döner ve olasılıklar onu ele geçirmeye ya da etkinliğini artırmaya çalışır. Zamandır tanrı. Marksizm bile bir açınlamadır, reçete değil. Hristiyanlık ve İslamiyet tek tanrı kavramını, Mısır'ın bir firavunundan veya Davut mezmurlarından kaparak bugünlere ulaştırmıştır. Göğün altında yeni bir şey yoktur bu yüzden. Günün birinde bütün bunlar da değişip, evrilecektir insanlık tarihinde, değişmeyen tek şey değişimdir, kozmosta, tanrı kavramı da abartılı bir şey değildir bu yüzden, ailenin tanrısı baba figürüdür, devletin tanrısı monarktır, şu ya da bu biçimde tanrılarımız cirit atar içimizde, bu yüzden tanrı kavramının yüceltilmesi gerçekte ona yüklenen anlamların yüceltilmesidir ve yücelen tek şey düşüncelerimizdir gerçekte, tanrı düşüncenin bir ürünüdür. Düşünsel yapımız, eril yapıntıların egemen olduğu düşselliğin ekseni kökten değiştiğinde tanrı kavramının yerinde yeller esebilir, tam anlamıyla gelişmiş bir dünyada tanrı kavramı bir eğlence ya da yerel bir fantezi olarak da varlığını sürdürebilir ama bugün uygarlığımızın ana figürlerinden birisi, çünkü her uygarlık varlığını sürdürebilmek için ruhani tözlere gereksinim duyar. Düşünce soyuttur, somut olan bedendir, kürevi dünyamızdır, soyut düşünce yapımız onu algılayamadığında dünya ve biz yok oluruz. Varlığın varlığı düşüncenin varlığıdır, yoksa onun bizim dışımızda var olmasının bir değeri olamaz, varlık bu yüzden salt töz, ruh, tin diye nitelendirebileceğimiz her şeydir, taş ve yıldızların dünyasında, bir düşünce barınmadığında, bu tür var oluş biçimi ne denli versiyonlara ve çeşitlemlere bölünürse bölünsün, yok hükmündedir, tanrı kavramı bizim varlığımızın biricik kanıtlarından biridir bu yüzden, onu aşan bir düşünce yapısına kadar, taş ve yıldızlar birer materyaldir kanıt değil, kanıtlar somut değil soyut bir şeydir bu yüzden, taş ve yıldız düşüncelerimizin süsleri, estet parçalarıdır, onu var eden soyut bir varlık olan düşüncedir, var sayabileceğimiz tek varlık düşüncedir bu yüzden, onun dışında var olan şey, gelecekte belirebilecek, olası bir düşüncenin görüngüleri olmakla, bir varlık değil, hiçliğin ta kendisidir. Yalnız düşünce insana özgü bir şey de değildir, bunu anlayabilmek gerekir. Düşünce evrene dağılmış bir ortak bilinçtir. Hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşüncedir. Düşüncenin ilkel kordalı biçimi kıvılcım, çatışkı, devinimdir belki, ama düşünsel ufkumuzda, usumuzda beliren ve örneğin Dna gibi, bellek oluşumu gibi bir zincirleme reaksiyona yönelebilen her kabarcık, devinime yol açan her varsama düşüncedir. Bir tür madde, dalga boyu ya da tanrı parçacığı. Somut ve soyut sonsuzlukta tek bir parça, bir bütündür. Somut sonsuz bir soyutluğun ürünü, soyutta sonsuz bir somutluğun ürünüdür. İç içe... Tanrı dediğimizde, salt 'Ateş ve toprak, rüzgâr ve yağmur' içeren bir bileşke, bir evren tasımlayabiliyoruz yine de, şiddet barındırıyor içinde, çok büyük bir başarı değildir belki de, günah ve sevap, iyilik ve kötülük, negatif ve pozitif kutuplar birlikte, tanrının, var oluşun tözünün elinde gelen budur belki de...)

Başı kesildi Antuvanet'in -varlığa bak- hunharca, Osmanlının 600 yıllık geçmişinde böyle bir olay yok, meydanlarda külotu çekip çıkarılarak, başı baltayla kesilen bir kadın yok, İngiltere ise İskoçya kraliçesi, yani kraliyetin, siyaseten bir tür kuzeni, kendisiyle bağımsızlık ya da muhtariyet kavgasına girişti diye, aynı biçimde halka açık meydanda bir buzağı gibi başı kesilerek can verdi, o belki de çırılçıplak bu cezaya çarptırılmıştır kim bilir... Bakmayın ressamların, modernite illüzyonuyla Kraliçe Elizabeth'i çıplak, Stuart'ı giyimli resmetmesine, iktidarlar ve tanrılar her zaman olması gerekeni, olması gerektiği gibi sunarlar halklara!.. Gerçek başka yerlerdedir her zaman...

Öyleyse, kadından firavun olması, imparatorluklarda tahta geçmesi bu denli sorun değildir, çünkü erkek egemen bir dünyanın cellat başı olmaktan öteye yaramıyor, bu tür gelişmeler, görüldüğü gibi... Ama Osmanlı bir kadını halka açık meydanlarda başını kesecek kadar zalimleşmeyen, barbarca bir tutum içine girmeyen bir imparatorluk olarak diğerlerinden çok daha insancıldır, hiç olmazsa göreceli olarak.

Osmanlıya barbar diyenler, kadınların meydanlarda başını kesip, halkın önüne atan, ortaçağda cadı kazanlarında yakan, linç edilen veya firavun yaparak zulmün nemrutluğuna soyunan günahkarlar olmasına gönül indirmeyen, erdemli ve anaerkil düşünceyi özümsemiş bir siyasetin evlatları olarak, Osmanlıyı bağımsız bir düşünsel yapıyla değerlendirmeyi öğrensinler, kendilerine dikte edilen, manipüle bilgilerle, tarihini aşağılayan, mazohist yığınlara dönüşmekten ve tarih karşısında ezik, kompleksli ve edilgen, kölecil duygulardan kaçınsınlar. Birey olmayı başarsınlar artık. Verili bilgiye başkaldırmayı öğrenemeyen tüm toplumlar sömürgedir tarih boyunca...

Bu toprağın çocukları uygarlığın bu topraklardan yükseldiğini, en azından paylaşım sahibi olduklarını bir gün öğrenecek ama bugünkü Cumhuriyet anlayışımız bunun önündeki asıl engel, bu Cumhuriyet'in ilkesi, Darwin kuramlarıyla uğraşmak yerine, kendi varlığının geçmişteki şaşaalı düstur ve uygarlığa katkılarıyla büyüyüp, gelişen ve düşünen bir ulus yaratmakla uğraşmak olmalıdır öncelikle!..

Kendine inanmayan ve güveni olmayan ulus ya da bireyler ya başkalarının kölesi olurlar ya da içlerine kapanarak yıkılır giderler. Hiç bir varlık başkalarının yaratımları ve bilgilerini içselleştirerek var olamaz, kendi olmayan varlık asimile olur, erir ve yok edilir sonuçta... Sen kendin olacaksın, senin özendiğin, sevdayla bağlandığın şey orada var zaten ve onun sana gereksinimi yok, sen sen olmadıkça yoksun ey ruh!..





















13 Temmuz 2019 Cumartesi

(Roman 666 Sahife)

(Öykü 736 Sahife)

(Şiir 813 Sahife)



19 Haziran 2019 Çarşamba

ZÜMRÜDÜANKA

GEMİ GİDİYOR

Gemi gidiyor ve gemi gidiyor,
Üzünçlü bir baharın sonsuz kış uykusunda
Litvanya, Letonya, Estonya,
Ah efendim, havlular çok kirli, kahya pek çalışmıyor,
bahçede eskisi gibi güller açmıyor, arı kovanlarının
bakanı yok, kasımpatılar kurudu, ortancalar
yapraklarını... ha, evet, yapraklarını çabuk döküyor,
borsada iyi gitmiyor, öbür arabayı pek kullanamadık!
evet, evet, kızıma devredeceğim, o köşkte yalnızım;
yaşam solüsyon! ha! ya! evet!..
gemi gidiyor ve gemi gidiyor,

***
ZÜMRÜDÜANKA / Ulus Fatih / CİNİUS YAYINLARI / 813 Sahife.

VLADİMİR BURKONY



VLADİMİR BURKONY / Ulus  Fatih / CİNİUS YAYINLARI / 666 Sahife.

(46. Bölüm)
 Garip bir aşk masalı dersem, fazlasıyla abartmış olurum, tuhaf bir aşk öyküsüydü dediğimde, gerçeği söylememiş olurum, sıradan bir ilişkiydi yaşanılan dediğimdeyse, bayağı küçümsemiş olurum, üçünden de esintiler taşıyabilir olanlar, ama asıl gerçek yaşanmışlığıdır ve masallar yaşananlardan alır gücünü, öyküler gerçeklikten, sıradan duygularsa çökmüş ruhlardan...
 Bu şehirde çalmadığım, çalışmadığım yer kalmadı, kemanım tüm semtlerden geçti, tüm eğlencelere katıldı ve yeri geldi ağladı, yeri geldi güldü, kahkahalar attı ama yine de sıkıştırayım araya öznelliğini, düşünmeye vakti olmadı kemanımın.
 Lüks bir otelde çalıyorduk o gece, anımsadığım kadarıyla Zincirlikuyu taraflarında bir yerdeydi otel, bir düğün vardı sanırım, taşralıların düğünü, gelenlerin tavırlarından anlayabilirsiniz bunu, gece boyunca eğlendiler, bir kadın oturduğu masadan sürekli bana bakıyordu, bu tür yerlerde sık sık olan bir şey bu, alışılmış ve heyecan verici bir yanı olmayan, yine de gecenin ilerleyen saatlerine doğru gülümseyebildim, o kadar...
 Aradan aylar geçti geçmedi, yolumuz güneyde bir şehre düştü, şimdi anımsayamıyorum, çünkü sahil boyunca uğruyorduk her yere, turistik bazı kasabalarda bile çaldığımız oldu, güneyin içlerindeydi şehir ve denizi unutmuştuk bir kere, oradan biliyorum, gece bir eğlencede çalıyorduk, mahur bir yerdi, baktım yine o kadın, benzettim belki de ama bana bakıyordu sanki, dur duraksız ve makus yüzünde -pek üzünçlü bir yüzü vardı- hiç bir anlam taşımadan... Bu kez o gülümsedi ve anladım o olduğunu...
 Çok kalabalık olmadığı için, cüret ederse konuşabileceğimi düşündüm, hatta buluşabileceğimi, gizemli bir olaydı ama, beni asıl meraklandıran bu gizem değildi, aradan zaman geçmiş; özel bir şey olsa, bu karşılaşma böyle mi olurdu... Bar benzeri yerden çıkışta, kadın yanıma doğru geldi, ben de buna elveren bir tutum içindeydim, ortalık sakindi ve kadın yalnızdı sanırım, merhaba dedim, merhaba dedi gülümseyerek, konuşmaya başladık ve beni asıl şaşırtan şeyi çok çabuk söyledi; senin için geldim...
Olamaz dedim şaşkınlıkla, afişteki orkestrayı tanımış ve bu kentte yaşıyormuş, gelmeseydim karşılaşamazdık ama demedim, küçük şehir parklarını andıran, ilerde bir yerde oturduk, sanırım oraya bilerek gelmişti. Garip heyecanımızın yerini sakinlik ve bir güven duygusu almıştı, gülüşürken elini tuttum ve sarıldım ona, öptüm yavaşça, sarhoş sayılırdık...
 Çok derinlerden gelen bir bağımız varmış gibi, seni bir yere götüreceğim ben dedi, o an şöyle düşündüm açıkçası, bazı insanlar anılara dönüşecek bir macera yaşamayı ya da anılarını aramayı pek severler, kadıncağız geçmişin özlemlerini yinelemek isteyen, bir hanende melek gibiydi...
 Anlamıştım onun düşlerini, ama bende; bu kadar halim selim, sakinlikle ve kendinden emin yaşayan bir kadından, hoşlanmıştım doğrusu, bir arabaya bindik ve karanlık sokaklardan geçerek, açık alanlarda bir süre yol aldıktan sonra durduk ve birbirimize bile bakmadan indik. Bir bağ evine gelmiştik, çevrede benzeri evler vardı ama ışıkları yanmıyordu, geç saatte uyumuşlardı sanırım.
 Taşranın insanları, tanrının kendilerine bağışladığı, değişmeyen bir düzeni, titizlikle yineleyen ve gerektiğinde, melek ve şeytanla işbirliği yapabilen, yaşama sıkı sıkıya bağlı, vazgeçilmez bir köşe taşı ve alışkanlıklarına her haliyle yakışır, dirimcil, dünyevi canlılardır...
 Bahçe kapısı gıcırdayarak açıldı. Ürkünç, tatlı bir ürperti yayıldı havaya, böyle zamanlarda duyumsanan, bilinmeyen bir gizem, öngörüsüz bir sevi, dizginlenemeyen arzular ve acımasız zamanın yatıştırıcılığı...
 Ahşap evden içeri girdiğimizde, kır evlerine özgü -alın teri-, kuyunun yanında belki bir akasya ya da kasımpatı, buruk yorgunluğun sindiği, envaı çeşit yemişlerin tadı, çulun, yollukların yarı ıslak, geçirgen perdelerin, toz huzmeleriyle silkinmiş, hırpani, bitkin görmüş geçirmişliğini taşıyan, derin ve genizleri yakan özlemlerle dolu kokuları sardı içimi...
 Kadının, bu dünyanın içlerinden gelen bir ecinni olduğunu düşünmem saygısızlık olurdu, onu anlıyordum artık...
 Loş ışıkta tavandan sarkan şeyler, yerlerdeki süpürge, bakır kova ve ocağın yanı başındaki kapaklı tencereye, çabuk alıştı gözüm, sahanlığın ortasında ellerimiz kavuştu ve ağzından ateşler çıkan bir sfenks, bir ejderha gibi, aniden dudaklarımız birleşti...
 Köşedeki döşeğe doğru gitti ayaklarımız, hiç ayrılmadık ve birbiriyle sarmaş dolaş olmuş iki yılan gibi, savrulduk yere...
 Birbirini tanımayan, bilmeyen, ama nasılsa arzular içinde yanan ve kıskançlıkla seven iki yaratık gibiydik. Bilinmezliğin ve öngörülmezliğin gizemi, bir kılıç kadar keskin, tene dokunur bir ipek kadar kışkırtıcı ve yaban, cennetten arta kalmış kokuları, bir ırmağın şırıltısı kadar uyuşturucu, bedene sarhoşluk veren bir tanen gibi de ferahlatıcıydı...
 Hava soğuktu ve ürperiyorduk, çırılçıplak kaldığımızda, kıvranarak birbirimize dolandığımızda, söylencelerde adı geçen ateş hırsızları gibi, tutuşmuş alevlerimizi alıp veriyor, bedenimizin en kuytu köşeleri, bir yangın yerine döner dönmez evrilip, yerini değiştiriyor ve karanlıkta bir günahı bile örtmeye yetmeyen perdelerin aralığından, derin ay ışığı bizi gözetliyor ve sakin, tuhaf bir yaratık gibi de gülümsüyordu...
 Ayakta duruyor, garip biçimler alıyor, uzanıyor, kıvrılıp bükülüyor ve gölgelerin oynaştığı yarık tahtalarda, masallardan çıkmış birer cin ve nedense tam da düşündüğüm gibi, Kuğu Gölü'nden bir balet ve balerin gibi düşlüyordum kendimizi ve çılgınca sergiliyorduk hünerlerimizi. Bir bağ evi, ay ışığı, iki çılgın varlık ve Kuğu Gölü balesi... Yaşam her şeye kadir demek ki...
 Ne yalan söyleyeyim, bir keman gibi inlemeye özen gösterirdim ben, içimden geldiği gibiydi belki ama, kemanın inleyişleriyle karıştırıyordum sesleri, o kadar yükseliyordu ki bazen, o kadar yabansı bir dünyanın iniltisiydi ki onlar, gecenin sarhoşluğunda sanrılara kapılıyor ve kapılara vuruluyor sanıyordum artık...
 Dışarda köpekler havlıyordu, bir gece kuşu uzun, tuhaf ötüşlerle eşlik ediyordu onlara, gece kelebekleri ay ışığında titrer gibiydi, pencereden biri gözetliyor ve sonra yürüyüp gidiyordu belki de, kuyudan öyle sesler geliyordu ki, biri ölmüş de, hiç tanımadık, duyulmadık biçimde inliyordu sanki, belki de bizden yardım istiyordu, hafif bir yel esiyor, dışarda kap kacağı, yaprağı ve çalı çırpıyı sürüklüyor, ağaçların sayısız dallarından geçerek, bir uğultuyla kuyunun iniltisine eşlik ediyor, yas tutuyor ve karşılıklar veriyordu birlikte...
 Bu daracık yerde, sıradan bağ evinde, nasıl oluyor da bunca dünyalar vardı... Bambaşka bir yaşam sürüyordu buralarda ve aralarında sürgit konuşuyorlardı...
 Gecenin yalnızlığı tükenecek gibi değildi, her şey birbirinden ayrı, eşsiz bir gezegene kucak açıyor ve sabah olunca ortalıktan çekilerek, gündüzün terörü ve karabasanına terk ediyordu sanki yeryüzünü...
 Odalarda gölgeler bizi ziyaret ediyor, ay ışığı üstümüzden süzülerek geçiyor ve sevişmenin sonsuz hazzı, yerini bir dinginliğe, bir uyuşukluğa terk ederek, salınarak uzaklaşırken, yitip gidiyordu...
 Sabah olunca ayak izleri bizimkiydi eminim, ama garip bir varlığın bizi gözetleyip, kulak verdiği sanısına kapılmaktan, kendimi alamadım...
 Kadınla ilk ve son karşılaşmamız oldu o gece, bir daha göremedim, yaşama arzusuyla kıvrandığımız bir şeyi gerçekleştirmiş, iki ayrı bir ruh gibiydik bence...
 Bir daha karşılaşmamız, sözler alıp vermemiz büyüyü bozar. O gece, içtiğimiz iksirin eşliğinde, uzandığımız döşeği, bir günah keçisi kılardı belki de. Sıradanlığın beşiği. Onun adını unutmuştum, o benimkini sormamıştı bile, ama bir şey var ki, o günün anısı, bir anlamın çırpınışı, arayışı, acısı, bugünkü gibi gözlerimin önündeydi...
 Mitik, gökten düşmüş ve otantik bir geceydi sanki bizimki ve gece bir yırtıcının uluyuşlarıyla çökmüş ve sevda sureleri, meleksi, ipekten bir kanatla üzerlerimizi örtmüştü. Kutsal organlar ne yapacağını şaşırmış, bir coşkuya kapılmış ve bağışlanmış bir varlığın, sonsuzca bekler bir taşın gözü gibi parlayan gece, dur duraksız yanıp sönerek; dizginsizce kendinden geçerek, solup gitmişti...
 Ay ışıltı saçıyor, ürkütücü bir varlık gibi, hızla bize yaklaşıyordu, bir kurt dikilir gibi oldu başımıza, taşın gözü, onun gözleriymiş demek ki. Hiçlik sıfırın değeri değil miydi, her şeyi büyüten sıfırın. Oysa onun, var edici hiçliğin değerini bilemeden, ölüp gideceğiz belki de, hiçlik var kılıyordu her şeyi, bizi, onsuz olmuyordu ve onunla var oluyorduk geceleri...
 Bir ara, gizemli kadın, durup dururken Kitz okuduğunu (Kuran, İncil, Tevrat, Zebur) söylemişti, güneş hastalığı varmış kendisinde ve bir gizi açınlar gibi karanlıkta, kasık memesinin, susuzluktan kavrulmuş bir dil gibi sarkmasından alınıyorum ve sevişmek bedeni değil, yalnızca ruhları doyuruyor demişti.
Ruhun Gemisi'yle dünyayı terk ederek, Atlantis'i bile geçerek, su zerrecikleri, ışık simgecikleri arasında, sonsuz bir yolculuğa çıkmıştık onunla, fena yokluk demekmiş gerçeklikte, fenalaşmış, yok olmuştuk artık bizde...
 Bağ evinde güvenlik dansıyla, köçekçe oynarlar demiştim ona, bir yabancı olamayacağımı düşündü sanırım o an, ama kuşkusunu belli etmedi, kiliseler insan resmiyle, bizim mabetler soyutlamayla dolu dedi, işte ondan da  duymuştum bu özgülüğü...
 Bedenlerimiz tersinir biçimde; ay uzaklaşırken, uykuya dalmıştık, onun bedeni bir kelebek gibi titreşiyor ve benim ruhum onu, seğirmeler içinde sarıp sarmalıyordu...
 Bir aşk ve erotizm masalıydı bu belki de, atalarım Zagros dağlarından gelmişler demişti, teni esmerceydi, gece renginde ve ikimizde kördük ilerleyen saatlerde, sarhoştuk ve el yordamıyla bulabiliyorduk yolumuzu, erojen bölgelerin yamaçlarında, tek kılavuzumuz ay ışığıydı ve kimselerin bilmediği iki kişi, o gece...
 Sonsuzluğun yolcusuydu...



16 Nisan 2019 Salı

KISA BİR ÖYKÜ





(Kısa Bir Öykü  / Ulus  Fatih / Cinius Yayınları / 736 Sahife)
( 22 Büyükada Öyküsü / 66 Öykü.)
*
TROÇKİ
Zaman zaman adayı, kimselerin olmadığı gece yarılarında, ay ışığının ıssızlığında, nice çıldırtılar arasında dolaşırım. Geceleyin beyaz bir at çıkar karşıma, mitolojik çağlardan kalma bir yarı tanrı gibi az ilerde durur, bir yılkı atı olduğunu anlayana dek sessizce süzülür ve geriye dönerek, bulutların arasında yükselir, ayın içlerine doğru, ışık okyanuslarının içine karışarak, yiter gider. Özgürlüğün tanımı budur işte derim...

Yollar tanrının yarattığı, uzayıp giden bir yılan gibi kıvrılır, evler sizi gözetleyen canavarlar gibi gözlerini kırpıştırır, sokak lambaları solgun ışıklarını üzerinize çevirerek, gecenin bir Frankenstein'ı, talihsiz ve yazgısına küsmüş bir insanı gibi sorgularcasına, sürgit sizi izleyerek gölgenize eşlik eder. İşte o gecelerden birinde, uzaklarda, sanki yolun ortasında bir bankta, tuhaf bir yaratığa benzer, biri oturuyordu sanki ve belki de yalnızca ben görüyordum artık onu... Yolumu değiştirmek gibi bir ürküye kapılamazdım, gururum bir kez bile incindiğinde, sürgit öyle olabilirmiş gibi bir duygu vardı içimde, giderek yaklaştım o şeye ve bir dönemeçte yol kenarında duran bir bankta oturduğunu anladım tuhaf yaratığın...

Yaratık diyorum, çünkü çul çaput içinde, sanki içine kıvrılıp kalmış, ufacık tefecik ve çaresiz, kimsesizlikten emekli, içine doğru sinmiş ve neredeyse eriyip gitmiş bir canlı gibiydi... Sanrılar ve illüzyon çağlarında, bir insandan başka şey olamayacağı belliydi. İçimden şimdi bu gecenin boşandığı, karanlığın siyah bir zehir gibi aktığı saatte, hiç bir anlamı olamayacağı halde, para isteyecektir bu meczup diye düşündüm. Hiç bir zaman bozuk metaller taşımam, ağırlıktan nefret ederim, kolye, saat, bileklik gibi barbariyan alışkanlıklardan hoşlanmam, başıboş yaşamayı severim, bu durumda dedim kendime, işim zor, şimdi adam kesin bir şeyler ister ama vermeyince, veremeyince sözü gümüşleyecek her zamanki gibi, ilgisizlere ilgisiz tüm evren gibi, bende duymazlıktan geleceğim ve öbür dünyaya kadar bir daha görüşmemek üzere yanından geçip gideceğim.

İçimden böyle geçiriyordum ama eceline susamış bir yaratık gibi, ya içgüdüsel korkularımı yenemeyerek, ya beni yok edecek canavara naz çekip, gönlünü almayı umut ederek ya da insafına sığınıp, kadirden, beladan uzak durma düşüncesiyle veya hiç birimizin henüz bilmek istemediği, bilemeyeceği kozmik dürtülerden, evrenin her şeylere yayılmış, ortakçıl genetiğinden süzülüp gelen nedenlerden ötürü, geçerken elimde olmaksızın adama merhaba diyerek, görünürde insanlık özlemiyle, candaşlık, kardeşlik düşüncesiyle bir selam verdim, sessizce başımı eğdim. Dönemeçte olduğum için kör noktada sayılırdım ve doğrucası da Adem'in borcunu ödeyip geçip gitmekti niyetim. İki köşeyi birleştiren dik açının kırılgan noktasında yan yana geldiğimiz anda, fırsatı kaçırmadı adam ve elem ve coşkunun soyutlanabilen tinselliğinde, ateşin var mı dedi ve büyük savaş, varlıkların çarpışması başlamıştı işte, saniyelerle, saliselerin boğuşması bakalım nasıl sonuçlanacaktı...

Bende, bu tip insanlara yarayacak hiç bir şey olamazdı öteden beri, belki de güneşin ilk gününden bu yana, yok deseydim adama, hiç bir işe yaramaz, gün yüzü bile görmemiş biri yaftasıyla kendimi mahkum edeceğimi biliyordum, ayrıca adamın tepkime sessiz kalışı, beni bir ezikliğin içine bulayarak yürüyüşümün dengesiyle dozajını bozacak, gecem artık haram ve harap olacaktı, üstelik adamın daha ağırdan bir tepkisi de olabilirdi belki... Karşımdaki, sanki daha sözünü bitirmeden, hiçte yeri olmadığı halde, sırf lafa tutuşurum, ortamı kaydırıp, yumuşatarak, konudan uzaklaştırırım tasası ve umarıyla; Ne yapacaksın dedim. Çünkü duruşu o kadar içe kapanık ve bir yorgana sarılarak uyukluyor gibiydi ki, ne tütün içebileceğini düşündüm o an adamın, ne de yapabileceği başka bir şeyi...

Ateş istemesi, varlığın temas alanına olanaklar sağlayan, tanrısal bir Prometheus öngörüsüydü kanımca, tutuşturan birliğin ortak meşalesi... Adam iyi biriymiş, duymasam da olurmuş gibi usulca, tenekeyi tutuşturacaktım dedi, o zaman anladım bacaklarının arasında duran bir teneke olduğunu, yarı karanlıkta, yarı gölge konisinin içinde, hiç bir şey tam olarak görünüp seçilmiyor ki, teneke kurumuş bir ağaç gövdesi gibiydi, adamın uzun boyu, sanki biricik dalın devamını andırıyor, yanına koyduğu çar çaputun içindeki yumru, uyuklayan bir kediymiş gibi düşlere kapılıyordu insan, sabah olunca bu adamın yerinde yeller esebilirdi inanın, dünya değil, dünyalarımız vardır bizim...

Adamcağızın zararsız biri olduğunu anlar anlamaz, dengeyi daha bir korumak adına, özveride bulunmaya karar verdim ve bankın bir ucuna anında ilişerek, hava o kadar soğuk değil ama dedim. Ateşle bir ilişiğinin olduğunu hemen anladı sözümün. Böylesi bayağı keyifli olurda ondan dedi. Söylediği şey o kadar mutlu etti ki beni, gerçekten gecenin bu saatlerinde yanan bir ateşin çevresinde oturmak, düşlere dalarak bir söyleşiye kapılmanın sonsuz ve eşsiz hazzında zaman geçirmenin, unutulmaz bir zevk olduğunu, bu denli iyi anımsayamazdım. Çocukluğumda yaşlıların ateşin önünde uyuklayıp düşlere daldığını bilirim ben. Ateşin içine düşerek yanıp tutuşan, küllerinden doğanın olduğunu da söylerlerdi şakayla karışık. Ateş geldiğimiz ve gittiğimiz yerdir, cennet diye bir yerde yoktur, olsa olsa salt dünyamızdadır o tür şeyler ne yazık ki...

Cüretim arttı ve inisiyatifi ele geçirir gibi, sohbetin ateşi tenekeden daha iyi ısıtır geceyi dedim, doğruluğunu ya da eğriliğini pek düşünmeden, adam güldü sessizce, boşluğun içinden, konuşmak için can atan, kendisinden daha garip biri geldi diye düşündüğünü var saydım artık ve son kozumu oynayarak dedim ki ona, buralarda Troçki'nin kaldığı köşk varmış, hangisi o dedim... Adam hafifçe ciddileşti ve ilk kez yüzüme bakarak, gece orasını görmek ne işine yarar ki dedi, ürperdim birden, adamın karanlıkta yüzü yok gibiydi neredeyse, yine de konuşmamızın akışına güvenerek, tamam ama herkes bir yeri gösteriyor ne yazık ki dedim, daha önce şurada kalmış, sonra şuraya geçmiş, o ilk geldiği yermiş, burası son kaldığı yer, sanki Troçki hiç yaşamamış da, bir masal, bir efsane uydurulmuş gibi... Adam bana doğru daha bir ciddi baktı artık ve sohbeti karıştıracak, düşünsel çatışmaları başlatacak ilk vaazı verir gibi inlercesine bir ses çıkardı; Bu dünya uydurmadır dostum!.. Gerçekler düştür ne yazık ki diyerek, konuyu saptırmak istemedim.

Dedim ki ona, Troçki kaotik düşlemlerden, ikicil varsayımlardan arınamamış biri, sırf kendi doğrularına inanmış olsaydı bulunduğu noktada, daha başarılı olurdu, ama kitlelere, daha doğrusu tüm bir insanlığa kulak verdi o ve yenildi. Doğrunun doğruluğu değil, doğrunun kitlesel karşılığı öncel sayılmalıdır yaşamda, çok karışık bir konu ama tüme varım, tümden gelime zaman zaman hükmedebilir, tersi de olabilir belki, basıncın değerlerini iyi hesaplayan ve göstergelerin tümünü gözlemleyip, sonuçlarını öngörebilenler, doğruluğun doğruluğuna da hükmedebilirler artık dedim. Teori deniz gibidir ama dedi, pratikse ağa takılan balıklar...

Güldüm hafifçe, politize pratikleri bu denli peyzaja dönüştürmenin cezasını o da çekti, bizde aynı şeyleri yapıyoruzdur belki, ama karşımızda tepki verecek bir kitlesel dalgalanma, bir sayıklama olmadığı için Diderot'dan daha vurdum duymazız. Sözlerimi anlamazlıktan gelmiş gibiydi, insan düşüncesini kendisi belirleyemez dedi, bir yenilgi, bir sürgün, bir zafer, bir beraberlik, bir rüzgar, bir gün batımı, bir kavga, bir ziyafet ve bir arkadaşın toplamıdır düşünce... Okumak, gözlem, yaşananlar, düş gücü filanda var diye ekledim. Troçki'nin yitirdiği düşünceleri değildir, verimlerin dünyevi karşılığının pratikte gerçekleşme olasılığına oranla yetersizliğidir bizi kederlendiren dedi. Burjuvalar onun yanında yer almış ama, oyun içinde oyunun içinden çıkmak zor olsa gerek...

Düşünce ele geçmez gerçekte, lunapark oyuncakları gibidir diye sürdürdü, kaygan, akışkan, bir çukurda biriken, bir tümsekte dağılan; sonra düşünce öyle sonsuzdur ki, bizim düşünce sandığımız şey bir gölgeye bakarak ürettiğimiz çırpıntıyla, kırıntılardır, Platon'un mağarasında sözü edilir açınlar gibi... Kırıntının kırıntısıdır belki de diye sözünü tamamladım... Troçki dedim, böyle günah çıkartıyor mudur artık bilinmez... Troçki onun gerçek adı bile değildi, momentumdur bunlar dedi. Yaşam, tinsel eylenimler, düşüncelerimiz, konkav dünya, bezdirici eylem ve saltık evrenin som varlığı, sonsuz bir çatışma ve uyum içinde dalgalanan töz yığınlarıdır gerçeklikte, var oluşumuzun anlamını arayıp, bulmak için çabalarız sonuçta, tekillikse burada düğümlenir, yenilgilerin ve zaferlerin bir değeri yoktur zamanın akışında, sonsuzlukta her şey başladığı noktaya dönecektir, bu zorunlulukta tüm kutuplar birleşerek, bütün ayrılıkların ve bir olmaklığımızın; tanrının enstrümanları, varoluşumuzu hükme bağlayan organları ve sürgit genleşen tinselliğimizin kaotik yansımaları, göksel sayılabilecek bir geotizmin türevleri olduğu anlaşılacaktır.

Tanrıyız biz gerçekte ve onun sonsuzluğa uzanan uzuvları, yürek atışlarıyla, kıpırdanışlarımızın kanıtıdır dedi. Bambaşka iki kişiyiz biz yine de dedim gülerek, enternasyonal birleştirecek bizi dedi bir kahkaha atarak, sesi havada çınlayarak sanki geri gelmişti. Troçki, tüm insanlık için çözüm aramıştı, bir bütünün parçası, sağlıklı bir yapı izlenimi verdiğinde, bir domino etkisi yaratıp ya da Şanghay rüzgarı gibi bütün dolayımları sürklase edemeyecekse eğer, parça başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalacaktır diye sürdürdü. Gerçekliğin bütüne karşı düşünülebilecek kapsantısı uğruna, parçanın sağlıklı ve tümsel bir yapıya bürünmesinin genel geçerliği öngörüldüğünde, sızmalar oluyorsa ortaya konulanın bir deney safhasında kalacağı bellidir, yarı cennet, yarı cehennem ara duraklardır, bütünsellik söz konusu değilse, tamlık sağlanamadığında hiç bir edimimizin pratik yansımasından söz edemeyiz. İlkeliz biz, bir yapıntı bile değiliz, oluşmaktayız ve bir otomat sayılmalıyız, aşamalar bütününde ilerlemeliyiz belki de, evet ama bir paradokstur bu ne yazık ki, bizi daha vulgerize edebilecek bir gelişme ya olduğu yerde kalmalı ya da tümümüzü kapsayan bir dönüşüme varmalı, öylece sonuçlanmalıdır.

Doğrunun ne olduğuna tanrı karar verecektir. Sonuçta, uzuvlarımızın tüm bir bedeni yüklenemeyen, sürükleyemeyen davranışları, hükümsüzdür, geçersiz sayılmalıdır, türün öbür bireylerini kapsamayan her restorasyon, bir canlandırmadır, hiç olmamış gibi bir eylemle sonuçlanabildiğinde edimlerimiz, görü neyi gerektiriyorsa o olacaktır ve artık bizi bir düş kırıklığı bekliyordur kaçınılmazlıkla... Öyle olduğu, bırak geçmişin devinimlerini, senin varlığından bile belli diyecektim ki, belagata düşmekten korktum, su yollarının belirsizliğinde, günoğulculuğa sapmaktansa, adamın sakınmasızca dile getirdiği düşüncelerinin, geceyi aydınlatmaya kalkışmasının, saygıdeğer olması gerektiği kanısıyla, sessiz kalmayı yeğledim.

Bir boşluğun süzülerek aramızdan geçip gitmesiyle, düşünceleri, sonsuzluğun hükümranlık yayan görkemine yenilmiş gibi, derin bir iç çekti adam ve gel sana Troçki'nin kaldığı köşkü göstereyim dedi; gözüme giderek dev gibi görünen adamın, çar çaputun içinden çıkınca, çelimsiz, ufak tefek biri olduğunu gördüğümde, sürüp giden düşünsel atışmalarımızdan utanır gibi oldum, keşke dedim yalnızca adam konuşsaydı da salt dinleseydim, kim bilir neler söyleyecekti, doyunca içini dökecekti belki de, pek fırsat vermedim adama çünkü, karşılıklı diyalog, ne de olsa yarım kalmış hamlelerin yığınından, bir eksiklikten doğan şeyler, keşke sessiz kalarak, adamın sırf kendi düşüncelerini aktarmasını sağlayıp, dikkatle dinleseydim, şimdiki zaman diye bir şey yok ki, evrenin 'kozmik karmaşasında', çelişkiler içinde hepsi yiterek, geçip gitti işte... Karanlıkta geniş yolda yalpalayan iki sarhoş gibi yürümeye başladık.

İnsanın biri dedi, bir gün bütün dertlerinden arınmış, ağrısız sızısız bir güne uyanmış, meğer birde bakmış ki öbür dünyadaymış...

Düşüncelerimiz sonsuza dek bir azlık içinde barınacak, yetersizliğini koruyacaktır, maddenin sakınımı dediğimiz budur işte, düşünce kendisini üreten bağlaşıklıktan, çoğaltıcı, yayılmacı varlıktan hiç bir zaman kendini kurtaramaz, o bir hiçliktir eşya için, bu yüzden varlık kendisine inanmak zorunluğu duyar. Düşünün ki, en usa sığmaz başkalaşım bile, kendisinin bir türevi olmak zorundadır sonuçta, o kendisini yadsımış olduğunu, yoksamış olduğunu, hiçlediğini var saymış, öylece düşünmüş olsa bile...

Gecede kızıla boyalı bir köşke vardık, ay ışığının, uzaktaki denizi aydınlatan, suyun üzerinde inip çıkan parıltısında; yakamozlar kızıl ordu gibi dalgalanıyordu. Burayı gelip geçerken görüyordum ama sessizlikte ürkütücü ve göz alıcı bir yapının dibinde durduğumuzu anlamıştım. Adam beni çekerek aşağılara sürükledi, köşkün içlerine dek sokulmuştuk, orada dalgalanıp duran bir denizle, bir sandal vardı, bin dedi, 'carpe diem' nasıl olsa, Horace dedim, Horace'ın dizesi bu, bir çırpıda şiiri okudu...

''Günahtır alınyazısını kurcalamak, Yıldızlardan geleceği okumak, Lekenoe; Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi. İşte kayaları kemiriyor Tiren denizi; Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız, Belki de yaşanacak yıllar vardır önümüzde; Bilgeliği elden koymamaktır, en iyisi. Madem ki sonumuz ölüm, şarabını süz, Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez;  Konuşurken bile zaman geçip gidiyor, İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.'' 

Koltuğunun altından bir şarap şişesi çıkardı ve denizin ortasında içerek kutsadık üzüm kanını, sonra bir şeyler fısıldayarak ağzını kapattı şişenin, denize bıraktı. Belki bir gün Odessa'da bizimkilerin, mujiklerin eline geçerde dünya yeniden kurulur dedi. Kuşkuya yer veremezdim kendimde, olanaksızdı bu ve Odessa konusunda ağzımı bile açmadım!.. Deniz dalgalanıyordu, ay ışığı sanki suyun içine bıçak gibi giriyor, sonra şıpırtılarla, balıkları uykusundan uyandırıyormuş gibi, küçücük şeyler çırpınarak, çevremizde dönüyordu, köşkün karanlığı içinde kayığı kolonlara bağladığımızda adam, sana güle güle dedi... Şaşırdımsa da belli etmedim, yalnızca gene görüşürüz iyi günler sana da diyebildim.

Alacakaranlıkta, yol neredeyse aydınlanmıştı... Ada'nın zararsız köpeklerinden biri hızla yanımdan geçti, garip bir mutlulukla dönüyordum ki, bu adamın Troçki'nin kendisi olabileceğini anladım birden ve ıssızlıkta omuzuma biri dokunur gibi oldu, döndüğümde, kapkara, dev gibi bir gölge karşımda duruyordu...

Bu dünyada ölülere salıncak kurulamayacağına göre, yaşananlar bir düş müydü, gerçek miydi o günden beri anlayabilmiş değilim!..